Makale

Mekân, İmkân ve Çoçuk

GÜNDEM

Mekân, İmkân ve Çoçuk

H. Havva ERGÜN

“Her aşkın bir manzarası vardır.
Bu bakımdan,
Mekân sadece biz orda bulunduğumuz zaman değil,
Biz orda değilken de bize sahiptir aslında.”
Rebecca Solnit

“Genele mi gitmek istiyorsun, inebildiğin kadar özele in.” Böyle diyordu Nancy Hale yazarlara tavsiyesinde. Dostoyevski’nin de bu kadar genele dokunabilmesi, özelinde yaptığı kazı çalışmalarına bağlı sanırım.
Özele inmek deyince derinlerde bir yer geliyor aklımıza. Hani sık duyduğumuz bir söz var, çocukluğuna inmek lazım, diye. Sanırım özele indikçe çocukluğumuz çıkacak karşımıza. İnebileceğimiz en özel, en zengin, en şaşırtıcı ve en üzgün coğrafyamız çocukluğumuzdur çünkü. Orada üzülmek de sevinmek de an meselesidir. Sebepler öyle sık değişir ki, bir yetişkinin kafası götürmez buradaki kaos ortamını. Düzen, yetişkinliğin olmazsa olmaz kuralıdır, o bir düzenin adamı olmak, düzen kurmak için büyümüş bir çocuktur çünkü. Temizlik hastası anneler, titiz babalar, her şeyin yerli yerinde olmasını isteyen anneanneler, düzenli fatura ödeyen babalar… Düzen, çocukluğun mekânıdır yalnızca, o düzene uymaz, sadece düzende barınır. Ne güzeldir çifti farklı çorap giyen çocuklar, ne güzeldir düzenin içinde kaos yaratılan misafir odasındaki halının desenleri, ne güzeldir çocuklu ev; çünkü ev halkının içindeki çocuk coşar, dağınıklığa aldırılmaz, düzene uyulmaz, düzen ancak bir anlığına hakim olur evlerde; sonrası kaos, kaos ve kaos...
Düzen çocukluğun mekânıdır, ancak barınır orada, çocuk düzene uymaz. Bu anlamda mekânlar çocukluğun zenginliğidir, çünkü nice hayal türer o mekânlardan, nice oyun, nice bilmece. Ortamın görüntüsü, ışığı, dokusu, kokusu hepsi kazınır hafızamıza.
Mahallemizde bir cami vardı, mahallemizin bahçelerinden sonra dikkatimi en çok çeken yer orasıydı. Biraz soğuktu, çok büyük ve renkliydi. En çok bahçesini severdim onun, oyunun yasak olmadığı her yerini. Diz üstü oturmaktan bacaklarımın uyuşmadığı her anında tadını çıkarmaktan geri kalmadık caminin haylaz çocukları olarak. İmamı delirtecek derecede talepkârdık, o minareye kaç kez çıkıp indiğimizi bilmiyorum ama ne büyük bir maceraydı minareye tırmanmak, hala tadı damağımdadır ve şu yaşımda bile, cami deyince aklıma minareye tırmanmak gelir.
Şimdiki aklım olsa, sokakların oyun mekânı olduğu, henüz apartman dairelerine tıkışmadığımız o günlerde, camilerde daha çok vakit geçirirdim. Hiçbir şey yapmadan sadece duvarlarının ve camlarının renklerini, şekillerini incelemeye vakit ayırırdım. Ne cümbüş olurdu kim bilir, ne kadar genişlerdi hayal dünyam? Ben mekân olurdum, mekân da ben. Bu yüzden olsa gerek hâlâ camilerde bir genişlik bir ferahlık bulurum; ibadet etmeye gittiğim yerde, ibadetten önce mekânı solumakla ilgilenir, hâlâ çocuklar gibi caminin halılarıyla, duvar ve pencereleriyle, desenleri ve ışığıyla konuşmaya başlarım. Tüm bunlar bittikten sonra ibadete verebilirim kendimi, bunu da doymuş çocukluk oranı eksikliğine bağlıyorum.
“Çevresel uyaranların kaynakları yetersiz ve tekrarlayan bir monotonlukta olan ortamlarda bireyler, o mekânı hatırlamakta, öğrenmekte ve yön bulmakta zorlanırlar. Yeterli uyaran veya imge bulunmayan mekânlar, kişinin zihninde yeniden canlandırılamadığı için çabuk unutulurlar.” N. Gül Çanakçıoğlu
Çocuklar ve çocukluk dokunsaldır, teması sever. Bu yüzden çocukların elini sürmediği bir yer kalmamalı, koklamadığı köşe, görmediği bucak… Çünkü bu dünya dokunabildiğim yerdir. Benim gözümde İsviçre diye bir yer yoktur, o sadece İsviçre diye bir yer olduğuna dair bilgidir. Bu dünya görebildiğim yerdir, Neptün denen şey bir fantezi, bir masal ya da akademik bir bilgidir benim için. Bu dünya kokladığım yerdir; kivinin kokusunu bilmesem, canımın kivi çekmesi nasıl mümkün olabilir? Çocukken girmeli camiler hayallere. Hayal ancak benim dokunabildiğim yerden fışkırır. Hayal, her ne kadar kafamda olup bitse de, o sadece gerçeğe abanarak var olabilir.
Çocukların çizdiği resimlere bir bakın, evler hep aynı, camiler bir kubbe ve minareden oluşur; buna rağmen en farklı ve en ilgi çekici yapı olarak camiler başta geliyor. Yön bulmada deniz ve dağlar kadar camiler de birer nirengi noktası olmasına rağmen “Şu camiyi biliyor musun?” diye başlayan adres tarifleri, “falanca caminin önünde buluşalım” diye biten telefon konuşmaları giderek azalıyor. Gençlerin uğrak yeri kafeler, çocukların zihnini şekillendiren mekânlarsa okullar ve parklarla sınırlı kalıyor. Şehrin en farklı mimari yapısı olan camilerimizi çocukları buluşturmanın önemi, bence bilimsel olarak kanıtlanabilse de, kanıta gerek olduğunu sanmıyorum. Herkesin inebileceği bir çocukluğu varken, başka kanıta ne hacet? Çocuklar için büyüleyici birer mekân olan camilerden çocukları mahrum bırakmamak için camileri çocuk bahçesine çevirelim demiyorum tabi ki, çocuklar nasıl ki annesine farklı, teyzesine farklı davranmayı öğreniyorsa, mekânlarda farklı davranmayı da öğreniyor. Oğlum, fısıltıyla bağırmayı nasıl camide keşfettiyse, camide nasıl davranması gerektiğini de kendisi keşfedebilir. Onlardan bizler gibi davranmalarını bekleyemeyiz ama çocuklar kaoslarını yönetme konusunda ustadırlar ve gerçekten bizleri şaşırtabilirler.
Birbirine benzeyen evler gibi benzemeyelim birbirimize. Cami olalım biraz da. Kütüphane binasına benzesin bazılarımız, bazılarımız park ve bahçe. Nasıl içimizi şekillendiriyorsa mekân, camilerde benzemesin birbirine, evlerimiz gibi. İnsanın hayal dünyasının kısırlaşması cezaevi ranzalarına benzetiyor apartman dairelerini, mekânların birbirine benzemesi de hayallerimizi kısırlaştırıyor.
Şimdilerde bir anne olarak, camilerde çocuk seslerine artan tahammülden oldukça memnunum. Oğlum camilerde sessiz olunması gerektiğini biliyor, fısıldayarak bağırıyor bu yüzden. Bir köşeden öbür köşeye koşarak, başka çocuklarla karşılaşarak, düşerek ve kalkarak temas kuruyor mekânla. O mekân oluyor, mekân da o. O mekân olsun ki ayakları çeksin camiye. Mekân olsun ki oğlum, rahatlıkla çağırabilsin sevdiklerini. Cami olsun oğlum; toplasın güzelliği, estetiği, huzuru ve huşuyu kendinde.
Çocuğun mahallesindeki camiye aidiyet hissedebilmesi için ille Kur’an kursu açmak gerekmiyor, camiyi; bünyesinde çocukların çocuk kulübü kurabileceği, örneğin hayvanları koruma kulübü olarak çocukların orada toplaşabileceği bir çatı olarak düşünmek mümkün. Mekân, imkân demektir aynı zamanda. Yeni mekânlar yeni insanlar, yeni oyunlar, yeni hayaller demektir. Çocuklarımızla camilerimizi ‘mekân’, ‘imkân’ ve ‘mümkün’ kelimeleri ile birlikte düşünüyorum.