Makale

Hakikat Tekelciliğinin Ağır Faturası

Hakikat Tekelciliğinin Ağır Faturası

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU
Kopenhag Din Hizmetleri Müşavir V.

Genel manada terörün niçin var olduğu sorusunun cevabını bulmak kolay değildir. Aynı şekilde terörün zuhurunu tek bir sebebe bağlamak da mümkün değildir. Terörün köklerine inebilmek için sosyoloji, psikoloji, tarih, ekonomi, medya ve iletişim, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, kriminoloji, hukuk, din gibi pek çok disiplini devreye sokmak gerekir. Bu bize, terörü tetikleyen sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasi, dinî vb. pek çok unsurun olabileceğini anlatır. Ayrıca terörle başı belada olan devletlerin, üzerinde bulundukları coğrafi bölgenin siyasi (jeopolitik), askerî (jeostratejik) ve ekonomik (jeoekonomik) açıdan taşıdığı önem de terörün sebepleri araştırılırken mutlaka dikkate alınmalıdır.
Din ve şiddet kavramlarının yan yana anılması bilhassa 11 Eylül terör saldırılarından bu yana ivme kazanmış durumdadır. Din motifli terörün tırmanışa geçmesiyle birlikte dünya siyaset terminolojisine dâhil edilen “dinsel şiddet” ifadesi, bugün gelinen süreçte bilinçli bir şekilde özellikle İslam için kullanılmaktadır. Bir din ve bir kültür olarak İslam’ın, şiddet ve terörle birlikte anılması kasıtlı bir modern icattır ve arkasında ekonomik kazanımlar ve siyasi hinlikler barındırır. Din motifli terörün siyasi ve akademik ortamlardaki en hararetli tartışma meselesi, sözde “İslami terörizm” konusudur. Yanlış ve kasıtlı bir adlandırmanın zamanla standart bir kavrama dönüştürülmüş olması oldukça dikkat çekicidir.
Bu durum, İslam dünyasını tek bir blok, İslam dininin mevcut uygulamalarını da yekpare bir inanç kümesi olarak görme yanlışından kaynaklanmaktadır. Bu yanlışa saplanmak, bugün İslam coğrafyasında kol gezen aşırı radikal örgütlerin İslam adına estirdikleri şiddetin gerçek bir tahlilini yapmayı imkânsız kılacaktır. Hakikat tekelciliğine soyunarak kendilerini gerçek İslam’ın vârisleri olarak gören ve başkalarına hayat hakkı tanımayan aşırı şiddet örgütlerinin ortaya çıkış sebeplerini ve nihai hedeflerini yerel veya bölgesel, sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel çekişme ve çatışmalar çerçevesinde anlamak ve değerlendirmek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Bugün stratejik ve ekonomik önemi haiz bazı Müslüman bölgelerindeki şiddetin ardındaki bir başka neden de, bu bölgelerdeki Müslüman toplumlarının kendi aralarındaki yerel ve bölgesel menfaat kapışmaları, iktidar mücadeleleridir.
Malik bin Nebi, “İslam dünyasının sorunu Filistin sorunudur.” diyenlere, “Hayır, Müslümanların temel sorunu geri kalmışlıktır.” der. Malik bin Nebi’nin bu tespiti üzerinde durulması gereken bir sosyolojik olguya işaret eder. Geri kalmışlık sendromunun yarattığı sorunların üstesinden gelememek, çoklu kültürel bağlamlara, küreselleşmeye ve hızlı toplumsal değişime mukabele edememek İslam toplumlarına pahalıya patlamıştır.
O hâlde, kutsal metinlerin aşırı yorumlarını esas alan, modernliği ve modern olan her şeyi reddeden, zihnen geçmişte bedenen şimdide yaşayan, kendisi gibi inanmayanlara zulüm ve ezayı reva gören bir zihniyeti yalnızca dinî/teolojik düzlemde tartışmak mutlaka eksik bir teşebbüs olacaktır. Radikal Selefi akımlar, kurt puslu havayı sever misali, müsait ortamları buldukları anda mantar gibi türemektedirler. İslam ülkelerini içten içe kemiren sosyal, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık ortamı devam ettiği sürece bu türlü akımların veya grupların çıkması kaçınılmaz olacaktır. Her biri farklı bir siyasi projenin ve dinî anlayışın ürünü olan bu grupların kuyrukları birbirine değmemektedir. Bugün İslam ülkelerinde faaliyet gösteren irili ufaklı, bir kısmı silahlı mücadele içinde olurken bir kısmı pasif kalan örgüt sayısının 60 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Rakamın ürkütücülüğü ortadadır. İslam’ın en hakiki mümessili olarak kendilerini gören bu grupların hakikat tekelciliği iddialarının İslam dünyasına ağır bir fatura ödettikleri malumdur. Şehirler enkaz yığınlarına dönüşürken, kaynaklar heba olmaktadır; masum insanlar ölümle göç arasında bir tercihe zorlanmaktadır. Silaha harcanan milyon dolarların ise haddi hesabı yoktur.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya biraz daha yakından bakarsak, görünen manzaranın hazinliği ortadadır. Bugün bu bölgelerin Müslümanları bir tarafta eleştirel seslere, bağımsız beyinlere ve yaratıcı düşüncelere tahammülsüz otoriter, baskıcı rejimler, bir tarafta İslam’ın katı yorum ve uygulamalarını kurtuluş reçetesi olarak sunan İslamcı muhalefetler ve bir tarafta da demokrasiyi zorla empoze etme sevdasındaki Batılı güçlerin siyasi ve ekonomik şantajları arasında sıkışmış durumdadır. Bütün bunlara radikal selefi akımların sebep olduğu şiddet ortamını eklediğimizde bölgenin önemli bir bölümünün koma halinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bugünkü şiddetin şifreleri geçmişin derinliklerinde gizlidir. İslam dünyasında hâlihazırda ipler kopmuş, dengeler altüst olmuş, ortalık tarumar olmuşsa, bunun görünür sebepleri kadar görünmeyen sebepleri de vardır. Tüm sebepler dikkate alınmadan söz konusu radikal akımların niçin var olduklarını ve hatta gerçekte ne için mücadele ettiklerini anlamak zorlaşacaktır. Hâlihazırdaki manzara güçlü bir sebep-sonuç zinciridir. Zihin karışıklığını önlemek için önemli kilometre taşları kronolojik sırayla hatırlandığında bütün parçalar yerli yerine oturacak, yap-boz tamamlanmış olacaktır.
Dikkat çekmemiz gereken bir başka önemli unsur ise, bugün Ortadoğu’da tohumları yaklaşık iki asır önce atılan radikal Selefi hareketler için yeni bir dinî anlayışın, akidenin dizayn edilmiş olmasıdır. Bu yeni oluşuma biçilen yegâne rol, küreselleşme, modernleşme ve Batı karşıtı bir ideoloji olmaktır. Gerçekte bu, dinin ve bilhassa İslam’ın rolünü medeniyetler arası savaşın kıvılcımlarını atmak şeklinde belirleyen karanlık küresel güçlerin tam da istediği şeydir. Ne yazık ki, Müslümanlar bu tuzağa düşmüşlerdir. Bilhassa modern radikal Selefi akımlar, küreselleşme karşıtlığını ve Batı düşmanlığını kullandıkları semboller, mutlakçı din dili ve şiddet yöntemleri ile uç noktaya taşımışlardır.
”Selefi” etiketi ile şiddet estiren radikal İslamcı gruplar için dizayn edilen akide, özü itibarıyla sert ve tavizsizdir. Bu akide, uğruna kan dökülen siyasi ve ideolojik hedefleri meşru kılacak, eylemci ruhu uyanık tutacak, hak-bâtıl ayrımını netleştirecek, mümin-kâfir karşıtlığını keskinleştirecek özelliktedir. Dili ötekileştiricidir; muhtevası sade ve basittir; teferruata girmez, lafı dolandırmaz. Kur’an ve sünnette geçmeyen her türlü fikir ve uygulamayı bidat kabul eder. Merkezi öneme sahip tevhit, iman, küfür, şirk, irtidat, ibadet, bidat, tağut, hilafet, el-velâ ve’l-bera, cihat gibi kavramlara özel anlamlar ve misyonlar yüklenir. Bu temel kavramların ilk ve zahiri anlamları esastır, tevil edilmeleri mümkün değildir; kaldı ki tevil ve yorumlarla bu kavramlar gerçek anlamlarından saptırılmış, toplum hayatından dışlanmış, işlevsizleştirilmiştir. Gerçek İslam, Hz. Muhammed’in ve sahabilerinin İslam’ıdır; Müslümanlar sonraki asırlarda, ilk üç neslin, yani ”Selef-i Salihin”in yolundan sapmışlardır. Mezhep imamlarının Kur’an ve sünnete aykırı fetva ve görüşlerini taklit ederek yanlış yapmışlar, hatta şirk işlemişlerdir. Hz. Peygamber’in sünnetinde ne sufilik ne de evliya mezarlarının ziyareti vardır, bunlar bidattir. Müslümanların tek rehber kaynağı Kur’an ve sünnettir. Hakikat bu kaynaklarda yalın, sade ve açıktır, dolayısıyla tevil ve yorum yasaktır.
Kısaca özetlediğimiz bu akidenin büyüsüne tutulup yeryüzünde Allah’ın kanunlarını geçerli kılmaya, küfür ve şirkin kökünü kazımaya ”yeminli” gruplar ve onların içinde ellerinde silahla şiddet ve yıkımın failleri olan yüzlerce, binlerce genç mevcuttur. Diğer bir ifadeyle, şiddetin hüküm sürdüğü bölgelerde, savaşmaktan mecalsiz düşen bedenler, sürekli kan dökmekten, insan hayatına kastetmekten kaskatı kesilen kalpler, ateş ve barutun kesif dumanından zehirlenen beyinler ordusu vardır. Şiddet beldelerinde tükenmişlik sendromu hakimdir; sevgi, barış, şefkat ve merhamet gitmiş, yerlerini öfke, kin ve nefret almıştır. Sahip olunan tüm güç ve enerji, birbirini yok etmek üzere seferber edilmiş durumdadır.
İslam, İslam dünyası, Müslüman toplumu ile kastedilen şey, etkili ve dönüştürücü bir güç olarak İslam’ın, Müslüman toplumların dinamiklerini, mekanizmalarını, unsurlarını şekillendiren merkezi bir güç olduğudur. Müslüman toplumlarına bir ruh, renk, kimlik ve şekil veren işte bu merkezi güçtür. Bu güç aynı zamanda, insani değerleri gösteren, bir dünya görüşü sunan, onurlu hayatın şifrelerini veren, zorluk ve darlık anlarında ümit aşılayan, mutlu gelecek hayallerini besleyen bir kaynaktır. İslam beldelerinde hüküm süren şiddetin İslam ile alakası yoktur. İslam’ı, kendi şiddet eylemlerinin motor gücü kılanların, gerçekte, kendi emellerini meşrulaştırmak için dini kullandıklarını bilmemiz zaruridir.
Diğer taraftan, bir din ve kültür olarak İslam’ın dönüştüren ve ayağa kaldıran gücünü toplumun âlî menfaatleri için kullanmak varken, tam aksine, kerameti kendinden menkul siyasi projelerini ve despot yönetim tarzlarını meşrulaştırmak için kullanan yönetici elitlerin de Müslüman toplumlara verdikleri zararın faturası çok ağır olmuştur. Bir başka cümleyle, İslam ülkelerinin problemleri ve geri kalmışlık hâlleri yalnızca yabancı güçlerin ve Batı emperyalizminin suçu değildir; bu aynı zamanda bu ülkeleri yönetenlerin tarihsel despotizminin de bir ayıbıdır. Din, özellikle hızlı küreselleşme ve Batı nüfuzu karşısında sosyal dayanışma, güvenlik, ahlaki bütünlük ve kültürel korunma için işlev görmesi gerekirken, fitne, kavga, ayrıştırma, ötekileştirme ve bölmenin aracına dönüştürülmüştür.
Müslümanlar, Moğol saldırılarını ve Birinci Dünya Savaşı’nı bir kenara koyarsak, tarihin hiçbir döneminde bu kadar savrulmamışlar, kendi yerel ve bölgesel sorunlarını çözmede hiç bu kadar çaresiz kalmamışlar, hiç bu kadar karmaşa ve şiddet batağına saplanmamışlardır. Hakikat tekelcilerinin İslam dünyasına hâlihazırda ödettikleri faturalar tarihin hiçbir döneminde bu kadar ağır olmamıştır.