Makale

MERHAMET EY!

MERHAMET EY!

Dr. Ülfet Görgülü
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Başlarken: Hâl-i pürmelalimizin resmini çekmek
“De ki: Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” (Neml, 27/69.)
İnsanlığı yani kendimizi seyrediyoruz fotoğraf karelerinde. Yaratan tarafından özümüze yerleştirilmiş olan merhametten her geçen gün uzaklaşıyor olmanın ıstırabı yansıyor yüzlerimize.
İnsanlık olarak bugün artan hayat standardına rağmen dünyamızı kuşatan bir hiddet ve şiddet girdabında boğulmaktayız. Gün geçmiyor ki medyada katliam ve cinayet haberleri yer almasın. Anne babasını öldüren evlat, evladını katleden anne babalar, kadına uygulanan şiddet ve bir adım ötesinde cinayetler, toplu katliamlar, yurtsuz, yuvasız bırakılmış insanlar, mülteci mezarlığına dönen denizler, kıyıya vuran minik bedenler maalesef sıradanlaşmış durumda.
Yine bu fotoğrafta; uyuşturucu ve alkolün pençesinde perişan olmuş gençler, meskenleri sokak olan, türlü istismara maruz kalan çocuklar, nefretin, yalnızlık ve terk edilmişliğin mağduru yaşlılar var. Yani biz varız.
Canlı Kur’an olabilecek donanıma sahip kılınmışken canlı bombaya dönüştürülen insanlar görüyoruz bu karede. Merhamet hırsızlarının soygununa uğrayıp insanlığından yoksun bırakılanlar... Felsefesini, “insanı öldürmek” üzere kuran ideolojilerin esir aldığı bilinçler, vicdanlar...
Merhamet ey!
Bütün bu tablolarda vicdan ve insaf sahibi her şahsın alacağı dersler olduğu muhakkaktır. Bu manzara karşısında anlamlı bir algının, bilincin oluşması için merhametle bezenmiş bir gönüle ihtiyaç olduğu da açıktır. Rasulüllah Efendimiz merhametin, insafın, vicdanın hangi gönüllerde mekân tutacağı konusunda bizlere ışık tutup yol gösteriyor.
“Merhamet ancak kalbi katılaşmış, inançsız bedbahtların kalbinden kaldırılmıştır.” (Hakim, Müstedrek, no: 7632.)
Merhametsizliğin sebepleri: Bize ne oldu?
“Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O yine de çoğunu affeder.” (Şura, 42/30.)
İnsan fıtratına kodlanan ve eğitimle gelişip kök salan merhamet duygusu çekilince gönüllerden, insan hem Rabbinden uzaklaşıyor hem insanlığından. Kalbi besleyen merhamet pınarları bir kez kurumaya görsün o zaman ne doğa, ne hayvan ne insan tanıyor vahşetin sınırları.
Yüce Allah’ın; “Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim, 66/6.) uyarısının hikmeti yeniden tazeleniyor vicdanlarda. Zira merhametten yoksunluk şiddeti ve zulmü intaç ediyor. Zulmün ateş olduğu malum. Kendisi ateş olan insan ailesini ve çevresini de yakıyor maalesef.
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır ki, bu parça işe yarayışlı olursa bütün beden yarayışlı olur; bozuk olursa bütün beden bozulur. Dikkat! O da kalptir.” (Müslim, Müsakat, 107.) uyarısıyla Rasulüllah Efendimiz kalbin olumlu ya da olumsuz düşünme ve davranmada ne derece merkezi bir konuma ve fonksiyona sahip olduğuna dikkatimizi çekmektedir.
Modern zamanların insana zerk ettiği egoizm, hedonizm, narsisizm gibi marazi hâller, beraberinde ahlaki kaygıları bertaraf eden rekabeti getiriyor. Oysa şu bir gerçek ki; “Yabanıl doğada hayvanlar arz ve talep kanunu altında rekabet içinde yaşayabilirler, insanların ayrıcalığıdır adaletin ve merhametin kanunları altında yaşamak.” (Kemal Sayar, Merhamet, İst. 2010, s. 146.)
Çağımızda din, dil, ırk, cinsiyet, kültür gibi aidiyet ve farklılıklar zenginliği çağrıştıran birer ayet olmaktan çıkıp ötekileştirmeye evriliyor. Rahmani uyarılar yerine nefsani/negatif uyarıcıların saikiyle insan algıları bozuluyor, insanlık adeta kabuk değiştiriyor. Ahlakilik ve iyilik erozyona uğruyor. Bu hengâmede; “gemisini kurtaran kaptan oluyor”, “merhametten maraz doğuyor.”
Bugün gelinen noktada realite gösteriyor ki; asıl maraz merhametsizlikten neşet ediyor. Heva ve hevesler ilahlaştırılıp, sorumluluk ve fedakârlıklar başkalarına devrediliyor. Merhamet eli uzatmamız gereken bu sorunlar karşısında kendimizi haklı çıkaracak bir mazeretimiz her zaman var. Sosyal devlet olgusu huzur evleri, aş evleri, bakım evleri, çocuk yuvaları ile birilerimizin üstünden attığı yükleri nasılsa yükleniyor. Bu durum yüreğimize su serpiyor.
Şiddet neredeyse insanlığın ortak dili hâline geldi. Fiziksel, duygusal, ekonomik hangi türden olursa olsun şiddet, çoğu defa sorun çözmenin ilk seçeneği ve sıkıntılarla baş etmenin en bilindik yolu olmaya doğru ilerliyor. Merhamet gibi şiddet de öğrenilen bir davranış biçimidir. Şiddet bulaşıcıdır. Şiddet olaylarının görünürlüğü arttıkça, buna meyilli insanlar da şiddeti açığa çıkarma eğilimi göstermekteler. Bugün küçük büyük her yaştan insanımız internet oyunları, çizgi ve dizi filmler, şiddeti seyirlik malzemeye dönüştüren programların kuşatması altında.
Bütün bunlar bireysel ya da toplumsal tehlike olmanın ötesine geçip küresel tehdit hâlini almış durumda. Bu itibarla merhametsizlik âdeta çağın bulaşıcı hastalığı gibi kıtalar geziyor. Dünya, merhametsizlik salgınına karşı topyekûn bir duruş sergilemekten çok uzak. İnsanlıktan sınıfta kalmak üzereyiz. İnsan insanın kurdu oldu maalesef. Melekleri haklı çıkarmak için yarıştı adeta şiddette (Bakara, 2/30.), Yaratanını incitme pahasına. Silahlanmaya ayrılan bütçeler merhamet dağıtmaya ayrılabilseydi keşke...
Çözüme doğru: Merhamet merhemini kullanmak
“Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya işte böyleleridir erdemliliğe erişmiş olanlar.” (Beled, 90/17-1.8)
Bugün kalplerin pasını silmek, şiddet ve zulmün gönüllerde açtığı yaraları tedavi etmek için topyekûn bir yürek terbiyesine ve merhamet seferberliğine ihtiyaç vardır. Geçmişin günahlarını bağışlatmak ve geleceği aydınlık kılmak için ilahî rahmet ve nebevi merhamet gerekli hepimize. Kur’an ve sünneti bir kez daha bu perspektiften okumaya koyulmalıyız. Kur’an-ı Kerim kalbin hastalıklarından bahsederken; kalp gözünün kör olmasına (Hac, 22/46.), kalbin katılaşmasına (Bakara, 2/74.), kilitlenmesine (Muhammed, 47/24.), hastalanmasına (Bakara, 2/10.) ve nihayet mühürlenmesine (Casiye, 45/23.) dikkatlerimizi çeker. Bu manevi hastalıkların tedavisinde en etkili ilaç merhamet olacaktır.
Merhamet bütün ahlaki erdemleri mündemiç bir gönül serveti, insanlık sermayesidir. Ana kucağı gibidir merhamet, tüm ahlaki ve insani güzellikleri kuşatır. Merhamet sevmektir, paylaşmaktır, affetmektir, hoş görmektir. Ve “rakiku’l-kalp/yufka yürekli” olabilmektir. Yılanı deliğinden çıkaracak kadar tatlı bir dili, sevgi dilini iletişim dili yapabilmektir yeryüzünde. Ehliirfanın; “Eşyayı dahi incitme!” prensibini varlıkla ilişkimizin merkezine koyabilmektir merhamet. Evet, sıradan bir acıma duygusu değildir o. Ancak başkasının acısına dokunamıyorsak ya da o acı bize değmiyorsa merhametten söz edebilir miyiz?
Merhamet için aşk lazım. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görebilecek latif bir görüş lazım. Varlığı, Hakk’ın esma, efal ve sıfatının tecelli aynasından seyreyleyip, O’nun hatırına hoş görüp sarmalayabilmek lazım.
Merhamet dokunduğu yere hayat verir, toprağa, çiçeğe, hayvana ve şüphesiz insana. Girdiği yeri cennete çevirir. Tüm varlığa ama en çok insana yakışır. Kâinat kitabının tezhibidir merhamet. Hiçbir varlığı incitmemek ve hiçbir kimseden incinmemek bilgeliğine erebilmektir.
Merhamete hava kadar, su kadar, ekmek kadar muhtacız. Önce kendimizden başlamalıyız merhamet göstermeye. Gönlümüzü nefsani duygu ve şeytani vesveselerin işgalinden kurtarmalı, öfkeyi, kini, hasedi, intikamı, nefreti lügatimizden ve hayatımızdan çıkarmalıyız. Çocuklarımıza; vurup düşürmenin değil, tutup kaldırmanın, “bana ne” duyarsızlığı yerine “bana düşen ne/ne yapmalıyım” hassasiyetini göstermenin, çok güçlü, çok başarılı olmayı empoze yerine, çok merhametli olmayı öğretebilmenin eğitimiyle uğraşmalıyız. Erdemin ve başarının rekabet ve bencillikte değil, merhamet ve iyilikte gizli olduğunu bilmeli yavrularımız.
“Yerdekilere merhamet eyleyin ki size de merhamet eylesin göktekiler.” (Ebu Davud, Edeb, 58.) buyuran Kutlu Nebi’den asırlar sonra bugün O’na iman etmiş gönüller, közünden yeniden tutuşturmalı merhameti. Şefkat mührü vurmalı yaşadığı yerlere, rahmet izleri bırakmalı ardında. Besmeleyle doğmalı, besmeleyle yaşamalı, besmeleyle veda etmeli hayata.
İslam bizden rahmetle kuşatılmış bir gönül sahibi olmamızı istiyor. (Fetih, 48/29.) Geliniz merhameti, şirazesi dağılmış kitaplarda yazılı bir kelime olmaktan çıkaralım. Yerleri, gökleri, melekleri rahmetimize şahit tutalım. Şehrin duvarlarını merhamet resimleriyle donatalım, çocuklarımızı merhamet öyküleriyle büyütelim, ümitsizlikle kararan kalpleri merhamet güneşiyle aydınlatalım. Üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi, sökelim sahte su borularını, ev ev merhamet şebekesi kuralım.
Okşanmadık yetim, doyurulmadık aç, giydirilmedik çıplak, dokunulmadık dertli yürek bırakmayalım. Gelin âlemlere rahmet Rasulümüzün manevi huzurunda O’nu rahmetiyle yaşatmaya söz verelim ve merhamet duasına “amin” diyelim:
“Allah’ım! Senin katından öyle bir rahmet istiyoruz ki, o rahmet vasıtasıyla kalbimizi doğru yola ilet.” (Tirmizi, Daavat, 31.)