Makale

Alperen MANİSALIGİL: “Bizi insanlıktan uzaklaştıran kötülüklerin üstesinden merhametin dönüştürücü etkisiyle gelebiliriz.”

SÖYLEŞİ

Alperen MANİSALIGİL:
“Bizi insanlıktan uzaklaştıran kötülüklerin üstesinden merhametin dönüştürücü etkisiyle gelebiliriz.”

Söyleşi: Dr. Lamia Levent ABUL

İnsanların birbirinden gittikçe uzaklaştığı, nefret ve şiddet söyleminin yaygınlaştığı bir dönemde “Merhamet Devrimi” gibi iddialı bir söylemde bulunuyorsunuz, neden?
Davetimizi tam da bu ve benzeri olumsuzluklardan ötürü duyduğumuz iç sızısı ve onlara karşı mücadele azmiyle yapıyoruz. Kötülük bataklığını kurutmak ve iyilik çiçeklerini yeşertmek için kapsamlı bir dönüşüme ihtiyacımız var. Merhamet, bir diğeri için hissettiğimiz acıma duygusunu ona yardım edecek eyleme taşıyan bir köprü kurar. Bir diğerine yardım yolculuğu hem merhamet edeni, hem merhamet göreni, hem de buna şahit olanı daha iyiye dönüştürür.
Büyük sorular insanları harekete geçirir. Kendimize şu büyük soruları soralım: Rabbimizin huzuruna dünya hayatında hangi gayeye hizmet etmiş olarak çıkmayı umarız? Gelecek nesillerin bizim neslimizi nasıl adlandırmasını isteriz? Gelecek nesillerin bizi merhamet nesli olarak hayırla anması için hâlâ fırsatımız var. Bu fırsatı bir merhamet devrimi ile değerlendirebiliriz.
Tarihin her döneminde hem iyilikler hem kötülükler yaşanmıştır. Örneğin, Safiyyur Rahman Mübarek Furi, Peygamber Efendimiz’in Hayatı ve Daveti adlı kitabında o dönemki Arap toplumunda kötü yönler olmakla beraber bazı alışkanların İslamiyetin kabulü ve yayılması için ne kadar elverişli olduğunu açıklar. Bugün de aslında bir merhamet devrimi için elverişli; ancak önce gözlerimizi umutla o yöne çevirmeliyiz. Bütün insanlık tarihinin bize miras bıraktığı tecrübeleri devrimizin imkânları ile harmanlayıp, şimdiyi ve geleceği daha iyi, daha doğru ve daha güzel inşa edebiliriz. Umudumuz, “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışır ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110.) ayet-i kerimesini takip edebilmek. Bu umutla, birey, grup, kurum ve sistem boyutlarında merhameti nasıl kucaklayabileceğimizin, merhamet yorgunluğu gibi engelleri aşarak merhameti nasıl sürekli hâle getirebileceğimizin, hayata etki eden bütün yapı, ilişki ve uygulamaları merhamet odağıyla nasıl dönüştürebileceğimizin cevaplarını vermeye gayret ediyoruz. Genele hitap edebilecek biçimde, bu doğrultuda hem kuramsal açıklamalar hem de pratik öneriler sunuyoruz.
Kutsal kitapların ve peygamberlerin davet ettiği merhamete insanlık neden sağır ve dilsiz kaldı?
Eğer merhamet tarih boyunca bütün kutsal kitapların ve peygamberlerin davetinde yer edindiyse bundan iki çıkarım yapabiliriz: 1) Merhamet hayatımızın merkezindedir ve 2) İnsanlar çeşitli sebeplerle merhametten uzaklaşabilmektedir; o yüzden bizi merhamete sadık kılacak manevi, psikolojik ve sosyal mekanizmalara ihtiyacımız var.
Bilgiye erişimin bütün bir tarihe kıyasla en kolay olduğu devrimizde neden merhamet davetine icabet aynı oranda artmıyor? Bu soruyu cevaplayabilmek için, günümüzde ilahî davetin ne kadar etkili nakledildiğini değerlendirmeliyiz. Tarihteki faziletli şahsiyetlerin merhamet örnekleri hikâye edilirken, bu nakil onların içinde bulundukları koşulları da aktararak yapılmalı. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) en etkileyici yönlerinden birisi, peygamberliğini yaşamın tam ortasında, insanların arasında, bir ömre sığabilecek pek çok sevinç ve hüznü deneyimleyerek yerine getirmesidir. Merhametini örnek alabileceğimiz bütün tarihî şahsiyetler de insan olma tecrübesinin içinden geçerek, nefislerini yene yene merhamet gösterdiler. Onların merhamet hikâyelerini dinleyen kişiler, bu gerçekliği idrak ederlerse “Benim sevdiğim, örnek aldığım kimseler meşakkatsiz değil insan olma tecrübesinin beraberinde getirdiği sıkıntılara rağmen bu iyilikleri yaptılar. Öyleyse gayret edersem ben de yapabilirim.” hissine kavuşur. Yani rol modellerimizin deneyimlerini abartısız olarak, gerçeğe sadakatle aktaralım. Böylece merhamet etmenin ne kadar erişilebilir olduğunu göstererek iyilikleri kolaylaştıralım.
Eylem boyutunda ise hem yeni ilişki modellerine hem de günümüzden rol modellere ihtiyaç var. Sosyal dönüşümler ilişki biçimlerinde değişiklikler gerektirir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), hicretten sonra muhacir ve ensarı kardeşleştirmişti. Geleneğimizde ahiret kardeşi seçme uygulaması da vardır. Daha merhametli bir topluma dönüşmek için, bu iki uygulamayı örnek alabiliriz. Merhamet kardeşliği müessesesini kurabiliriz. İnsanlar o samimiyeti ve güveni buldukları kimselere merhamet kardeşi olmayı teklif edip, birbirlerini ortaklaşa merhamet faaliyetlerinde bulunmak üzere teşvik edebilir. Bunun yanı sıra, toplumdaki her demografik gruptan isimli ya da isimsiz kahramanların yaptığı merhamet örneklerini hikayeleştirelim. Topluma hikaye aktaranlar, bu rol modeller aracılığı ile günümüzde de merhametin nasıl da mümkün olduğunu toplumun her demografik grubuna yayabilir.
Merhametsizlik ve zulüm olarak niteleyebileceğimiz olaylara dünyanın tümünde şahit oluyoruz. Bunun kökeninde yatan nedenlerden söz eder misiniz?
Her bir olayın ana sebepleri değişse de tümüne yansıyan çeşitli temel nedenler var. Öncelikle narsisizm ile kol kola giden ve kendinden başka kimliktekileri insan olarak görmeyen bakış açısı bunlara zemin hazırlıyor. Bu bileşim, dizginlerinden boşanmış tüketim arzusu ve bunları tatmin edecek kaynakların kıtlığı endişesi ile tepkimeye girince, kimimiz başkalarını kendi emellerini tatmin etme yolunda bir rakip olarak görüyor. Başkasını insan olarak görmeyen, hatta onları rakip bilen güç sahibi kimseler, zulm etmekte beis görmüyor. Hâlbuki dünya tarihini bir defa okuyan bir kişinin en kolay yakalayacağı derslerden birisi yüzyıllar boyu insanların ne kadar azla bile yaşayabildiğidir. Dünya edebiyatının klasikleri de bize narsisizmin ve başkalarını insan olarak görmemenin kötülüklerinden arındırıp, merhametin altyapısını kurabilir.
Diğer sebepler arasında insanların kendilerini koruyacak bir adalet inancını yitirmesi, karşılıklı güven hissinin azalması ve şehirleşmenin izlediği seyir sebebiyle insanlar arasında sahici ilişki kurulamaması bulunuyor. Bir başkasını sahiden anlayamayan kimse, merhametin ilk adımını atamaz. Farklı insanların bir araya gelip birbirleriyle sağlıklı ve tehdit hissetmeden iletişim kurabilecekleri bir sosyal mimariye ihtiyacımız var.
Günümüzde güçlü olanın ayakta kaldığı zayıfın ezildiği ve “insan insanın kurdudur” şeklinde formüle edilen bir anlayışın egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu anlayışın toplumda yol açtığı merhametsizlik sarmalından söz eder misiniz?
Nörobilim ve psikoloji alanlarında hafıza üzerine onyıllardır yapılan çalışmaların çarpıcı bir ortak bulgusu var: Hafızalarımız isabetlilikten ziyade işlevselliği amaçlıyor. İnsanlar sıklıkla zihinsel zaman yolculuğu yaparak geleceğe hazırlanıyor. Geçmişte yaşadığımız olayları, gelecekteki muhtemel olayları hayal etmek için yapıtaşı olarak kullanıyoruz. Böylece çevreye ve değişen koşullara uyum sağlayabiliyoruz. Kendisini sürekli tehdit altında hisseden, adaletin sağlanacağına güvenini yitiren insanlar, zihinsel zaman yolculuklarında hafızalarını sadece geçmişteki kötü olayları geçiren bir eleğe dönüştürüyor.
Bu iki yolla bir merhametsizlik sarmalına dönüyor. Birincisi, alıntıladığınız türden yüzeysel deyimlerle geçmişteki iyi olayları yok sayan dil, merhametsizliği normalleştirip merhameti marjinalleştiriyor. İkincisi için, Thomas Schelling’in kurduğu ve ampirik araştırmalarla desteklenen ayrımcılık modeline bakabiliriz. Buna göre, insanların aynı mahallede kendisinden farklı kimlikteki kimselere tahammülü %30 düzeyindeyse, zamanla insanlar taşına taşına toplum %70’lere varan oranda ayrışır. Yani bireysel düzeyde %30 farklı kimlikteki kişiye hoşgörü, sistem boyutunda %70 ayrışmayı beraberinde getirebiliyor.
Bu merhametsizlik sarmalını kırmak için, öncelikle hafızalarımızın geleceğini öngörmek için geçmişteki iyi ve kötü olayları dengeli biçimde hatırladığından emin olalım. Tedbiri elden bırakmamakla beraber, dilimizi umuda ve insanların olumlu yönlerini vurgulamaya ve takdir etmeye açalım. Beri yandan, hoşgörü ve merhamet mücadelesinin sonuna kadar sürecek bir yolculuk olduğuna hazırlıklı olalım.
Ortaya çıkan durumun sıklıkla gözden kaçan bir sebebi var: Merhamet ilişkisi nezaket ve ince düşüncelilikle yürütülmeli. Merhamet eden iyiliği başa kakmamalı, nezaket ve merhamet gören de şımarıp merhamet göstereni buyurgan, anlayışsız, kadir-kıymet bilmez davranışlarla bıktırmamalı. Güzelliklere güzellikle mukabele edilmeli. Maalesef merhamet etme adabına ve merhamet görme adabına riayet etmeyenler merhamet sarmalının yayılmasını engelliyor.
İnsan sadece hemcinslerine değil kâinattaki diğer varlıklara karşı da çok acımasız davranabiliyor. Doğaya, hayvanlara, bitkilere karşı hoyrat davranıyor. Kitapta da geçtiği üzere ego sistemden ekosisteme nasıl geçebiliriz?
Sanayi devriminden beri devam eden süreç insanı doğadan ve diğer canlılardan uzaklaştırdı. Halbuki bir ilişki kurabildiğimizle merhamet göstermemiz kolaylaşır. Sosyal bilimlerde bir süredir mekana bağlılık diye çevirebileceğimiz bir kavramı araştıranlar var. Örneğin, doğa ile daha fazla haşır neşir olanların işyerlerindeki geri dönüşüm kutularını daha fazla kullandığı tespit edilmiş. Bizim toprağa daha fazla değebileceğimiz, toprakla, doğayla ve diğer canlılarla daha fazla haşır neşir olabileceğimiz bir yaşantı biçimine ihtiyacımız var. Ecdadımız kışın kuşlar aç kalmasın diye kar üstüne darı serpen vakıflar kurmuştu. Camilere ve yüksek yerlere yapılan kuş evleri sanatkârane bir özenle yapılmıştı. Bunları tasarlayabilmek ancak hayvanların ihtiyaçlarını bilecek kadar onlarla haşır neşir olup gözlemlemekle mümkün. O yüzden diğer canlıların da yaşam seyrine tanıklık edecek faaliyetler yayılmalı. Canlılara eziyet etmeme bilinci ve canlı sevgisi küçük yaştan itibaren aşılanmalı.
Zihinsel boyutta ise, Allah’ın el-Musavvir isminin işaret ettiği gibi sanatkarane yarattığı doğaya, hayvanlara ve diğer canlılara, Rabbimizin bir hediyesi ve emaneti gözüyle bakmamız gerekiyor. Bu nazarla doğaya ve canlılara baktığımızda el-Musavvir ismini hakkıyla tespih edebiliriz.
Anne ve babalar olarak ve toplum olarak merhameti yaygınlaştırmak için neler yapabiliriz?
İletişim teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla çocukların kendilerine sakladıkları bir dünya kurması kolaylaştı. Anne babaların çocuklarının, ağabey ve ablaların kardeşlerinin hayatına yeterince dahil olmaları gerekiyor ki onlardan uzak kaldıkları o dünyadaki davranışlarına olumlu etki edebilsinler. Günde en az on beş dakika aile üyelerimizin gözlerinin içine bakarak konuşabilmeliyiz. Çocuklarla birlikte vakit geçirmek için fırsatlar oluşturmalıyız. Ya kendimiz eğlenceli aktiviteler tasarlayıp onları dahil etmeli ya da onların oyunlarına dahil olmalıyız. Bu süreç içerisinde yapacağımız sohbetler ve sergileyeceğimiz davranışlar çocuklara değer aktarımını sağlayacaktır. Böylece bizden bağımsız yaptıkları seçimlerde bizim bunu nasıl karşılayacağımızı zihinlerinde bir referans noktası olarak tutabilirler. Hele aramızda sevgi ile bağlanma varsa, onlara değer verdiğimizi biliyorlarsa, zaten hayatta yapacakları tercihler bizi mutlu kılacak biçimde olacaktır.
Toplum olarak birbirimizi Rabbimizin emaneti olarak görelim. Her anı merhamet farkındalığı ile yaşayıp, küçük büyük demeden gücümüzün yettiği yardımları yapalım. Adam Grant, biri kendisinden yardım istediğinde anında cevap verdiğini, buna imkânı yoksa hemen onu yardım edebileceğini düşündüğü bir başka kimseye yönlendirdiğini söyler. Ayrıca, merhametle komşusu olan nezaket, ince düşüncelilik, umut gibi değerleri hayatımızın her alanında davranış ölçütü kılalım. Toplum içinde her birimiz bir diğerinin soluklanma ve yaşam dolma durakları olalım.
Bir “Merhamet Devrimi” nasıl gerçekleşir ve o zaman dünyada neler değişir?
Beklentilerimizi benim Mustafa Özel’den öğrendiğim beş mim nazariyesine göre ayarlayalım: mukadder, muhtemel, mevcut, muhayyel ve mümkün. Mevcudun mahkûmu olmayalım. Daha iyi ve daha güzel muhtemel alternatifleri dillendirip değerlendirelim. Dünya hayatına cenneti getiremeyeceğimiz için muhayyele takılıp kendimizi gereksiz yere üzmeyelim. Ardımızda daha iyi, daha emin, daha yaşanabilir bir dünya bırakmak mümkün. Öyleyse, mümkünün dairesi içinde bir devrimin hem ortaya çıkması hem de kazanımlarının sürdürülmesini konuşmalıyız.
İstikrarlı, özgüvenli, kararlı bir azınlık, bir topluluğun kararlarına ve davranışlarına çoğunluktan daha fazla etki edebilir. Peygamberlerin ilahî davayı yayma mücadelesi de böyle değil midir? Sistemler belli yapıların ve rutinlerin üzerinden varlık akışını sürdürür. Örneğin, sistemi ayakta tutan yapılardan birisi olarak kurumların içinde yerleşik bir konuma sahip olanların, merhamet odaklı, istikrarlı, sık ve küçük zaferleri zamanla kurumu dönüştürebilir. Bu ağır gelirse, kendimize bunun daha büyük bir davanın parçası olduğunu hatırlatalım.
Peygamber Efendimizin (s.a.s.) en etkileyici yönlerinden birisi söylem ve eylem birliğidir. Merhametli sosyal yapılara ve rutinlere baktığımızda, güzel ahlaka yönelmiş insanların etkileşimini ve birbirlerini hem sözle hem de eylemle hayra teşvik ettiklerini görürüz. Muhammed Hamidullah, “Büyük ruhlar ancak başka büyük ruhlarla karşılaşmakla yücelir.” der. Gönlü merhamete açık insanların, merhametlerini gösterebilecekleri bir ortam bulduklarında birbirlerinin yaptığı iyiliklerin üzerine koyarak radikal, olumlu değişiklikleri yapabildikleri biliniyor. Herkes kendi gücü nispetinde merhamet göstermeyi alışkanlık hâline getirir, bunu günlük hayatın rutinleri ve uygulamalarının içine katarsa, zaten kendimizi merhametin yaygınlaşmış olduğu bir merhamet devrimi sonrası dönemde buluvereceğiz.
Sistem boyutunda ise takdir edici sorgulamaya ihtiyacımız var. Tarihî birikimimizi daha aktif kullanalım. Hem bütün bir insanlık tarihinin merhamet göstermekteki zirve tecrübelerini hem de günümüzün merhamet örneklerini analiz edelim. Sadece kendi tarihimizden değil, iyiliğin kendini gösterdiği bütün medeniyet havzalarından örnekleri Müslüman zihniyetiyle dönüştürerek hayırlı nice uygulamaları hayata katabiliriz.
Bu mücadele hep devam edecek. Bize sonsuz hayatı kazandıracak bir ömrün içindeysek, ona değecek mücadelemizi seçmeliyiz. Merhamet devrimi, uğrunda yürümeye değecek ve Müslümana yakışır bir mücadeledir.