Makale

Ağıtlar Evinde Uyumak

Ağıtlar Evinde Uyumak

Abdulbaki İşcan

Merhametini kaybetmiş bir dünyada yaşamaktasınız. Aklın, kalbin, bedenin satılabildiği bir dünya bu… Bir göç tarlası kadar kıyamet, bir sürgün zindanı kadar mahrum. İçinde iyi olan ne varsa yanmış ve yanmaktasınız şimdi farkında olmadan.
Ne çok elem var, ne çok yalnızlık, ne çok kırık dökük hayatlar… Kuyular kazan katı yürekli insanlar gibiyiz, ne çok kin birikmiş içimize. Karanlıklar aydınlığın üzerini nasıl da örtme telaşında. Ve hiçbir şeyimiz yok bir zemheri çığlığın geride bıraktıklarından başka. Merhametsizlik ne kadar da ağır bir yük ne kadar da yakıyor oysa.
Hangi şehri söylesem ki, taun salgını sanki her yer. Tur-i Sina’nın ağaçlarından ağıtlar dökülürken ne desem de kesilse acımız, bir eski hikâye çalınsa kulaklarımıza ve huzurlu sabahlara ulaşsak. Ama ıstırabımız dinmeden sabahın olacağı şüpheli.
Her tarafta acı var ve yağmur yağıyor acıların üstüne, yapabilirsen bir çınar gölgesi bul, yağmura bak ve aklında tut. Çünkü bazen yağmurda yürümek ister insan, yürümek ister acıların üzerine. Kalabalığı seyret; herkesin ayağında bir dünya telaşı, önlerinde yol yol dikenli sığınak. Dedim ya, bu kızıl gök, bu kızıl yer unutulacak gibi değil ve susarak katlandıklarımızı yutkunarak içine atamazsın.
Doyumsuz uykulara azap rüzgârlarının nöbet tuttuğu bir dünya bu. Ne gökyüzüne uçmak var burada ne çiçeklere konmak, acılar yeni acıları doğurmada devamlı. Merhamet bizi terk ettiğinden beri hayatlar yalnızlığa mahkûm. Çöp kutularında bebekler, saçından sürüklenen anneler başka ölümlerle gelirler. Baharı olmayan bahçende yaşlı gözlerini kapatabilirsin ama uyursan tüm bu insanları unutabilirsin.
Hem ağlamak ve unutmak bu kedere kâfi gelmez.
Kendimizden, onurumuzdan çok şey kaybettik çünkü. Anmasınlar bizi bu insanlığımızla. Üstelik dertlerimiz bir yetimin feryadı gibi üst üste çoğalıyor her gece.
Gönlümüzden eksilen neyse işte içimizdeki büyük merhametsizlik de öyle.
Neyleyim ki çöldeki bir ağacın üzerinde asılı duran kuş tüyü gibi kalbimiz, rüzgârlarla her yöne savrulmakta. Bir âmâ gibi görmüyorken gözlerimiz, huzursuz bir vakitte başlayacak bir ince sızı neye yarar. Zaten köşesine çekilmiş ruhumuzla öylesine bir kuyunun içine düştük ki herkes kendi derdine yanar.
Yaşayan ölüler gibiyiz yani, aklımızdan, kalbimizden, bedenimizden ve de uzakken kendimizden, kunduz yuvası evler kurarız ve kendi zindanlarımızda hayat buluruz; sevmekten korkarız, merhametten korktuğumuz gibi.
Oysa korkmak korunmak değildir, üstümüzü örtmez.
Bu yüzdendir ki bitmez tükenmez ahlar sürdüm göğe bakan avuçlarımın içine. Gözlerimin kenarına elem sürdüm olmayacak kadar. Sancılı düşünceleri kıvranmaya bıraktım oyundan kovulan çocuklar gibi. Zamanın her anı içinde bir mazlum yüreği yaslar içindeyken hangi karakış yüreğimizi titretir, hangi yetimce bakan bir çift göz bizi uykusuz bırakır, hangi annenin ağıtları yüreğimizde büyür, belimizi büker. İnsanlığımız hangi coğrafyanın toprağında, kumlarında saklıdır, hangi zalimin katran kazanlarına bulanmıştır vicdanlarımız ve anlamayız nasıl bağlar kendine insanları ve nasıl sorgusuz itaatkâr kulları oluruz dünyanın.
Bir çocuk ağladıysa dünyanın diğer ucunda, sesi yerleştiyse arşın kubbelerine, bilesin merhametsizliğin çaresizliğe beşik olduğundandır. Yırtık bir gürültü yaşlı bir çift kederli gözün bebeklerinde belirdiyse ve bir bebeği dalgalar kucağında getirdiyse, bir martı yükseldi gökyüzüne demektir ve bütün kuşlar merhamete kanat açmasını bilir.
Şiddeti görmediğimiz kuyular kadar bizi korkutan karanlık bir dünya bu. Sabırla gün doğumunu bekleyen duadaki merhamet pınarları şahit buna. Ateş çukurları, yağlı urganlar, keskin kılıçlar, bıçaklar, sürülü mermiler, parça tesirli bombalar bile şahit. Niçin bu kadar öfke bilemeyiz, niçin bu kadar yoksulluk, yoksunluk ve bir türlü bitmeyen bu kadar acı yüreğimizde.
Her güne kaç ölüm düşer, kaç zulüm düşer her güne.
Duvarlara yazılı şiirler ve ezgiler ruhunu kaybetmiş şehirlerin mutluluk arayışıyken bir merhamet bakışlının gözlerinden düşersin yine, uysal yüzlü masumiyetin yavrularıyla taş beşiklerde uyutursun kendini yeniden, bir musalla taşında sahipsizliğe sarılıp dertleşirken, yağmur suyu sızar küflü duvar diplerinden, arka sokakların soğuk kaldırımlarında insanlar perişan yatar yağmura ilgisiz.
Peygamber nefesinden bir ışıltı düşün, ondan bir soluk gibi düşün, merhamet şebnemlerinin saçıldığı bir gece serinliği, susuzluğu giderecek bir şefkat kucağı düşün. Bakamadığımız gözlerin figana dönmüş sayısız gölgesi var üzerimizde, onu bari düşün.
Bir çınar derinliğinde masum bir dünya vardı ve bu gölgelik yerde tüm yollar cennete çıkardı. Her sabah kapılar aralandığında anneler çocuklarının omuzlarına vakitlerin üstünde emanet niyetine dua bırakırlardı ve çocuklar merhamet alırlardı annelerinden.
Aramıza kaç mevsim girdi de baharlar artık ağıtlarla geliyor evlerimize.
Bir bayram sabahında bir ulu cami avlusunda yetimleri ve öksüzleri teselli için bulutlar eğilirken üzerlerine, taş olsa anlardı can çekiştiğini insanlığın.
Yağmurlar dindi acılar dinmedi, sevinçler aldı başını gitti ve bizi yalnız bıraktı eyvahlarımızla.
Merhametini kaybetmiş bir dünyada nasıl mutlu olacaksın ki!…