Makale

Dinin KAMU HİZMETİ BOYUTU

Dinin
KAMU HİZMETİ BOYUTU

Prof. Dr. Ali Şafak

Bu Kısa makalede, dinin toplumdaki kamuya dönük sosyal yardım ve dayanışmalar türünden kamu hizmeti nitelikli kurumlan üzerinde değil, din hizmetinin, modern devletteki kamu hizmeti boyutu ve kamu hizmetleri içerisindeki yeri üzerinde durulacaktır. Öncelikle devlet ve din sorununa bakmak gerekmektedir. Devlet; bilindiği gibi kamuya hizmet sunan ve kamu güvenliği ve esenliğini sağlayan ve en geniş anlamda bir kamu tüzel kişiliğidir. Hem mal (patrimuanı) ve hem de insan toplumları varlıklarının birlikte oluşturduğu bir kamu hükmî şahsıdır. Bunu gerçek bir kişi gibi, düşünüp de dinini aramak araştırmak düşünülemez. Onun insan unsuru, değişik ve çeşitli dinlere inananlardan oluşur. Se- mâvî anlamda din ise, insanları mutluluğa ve doğru yola ulaştırmak için, Yüce Yaratan tarafından, peygamberleri aracılığı ile insanlara gönderdiği, duyurulması için onları görevlendirdiği, insanın maddî ve manevî yönlerini kuşatan bir kısım kurallar bütünüdür. Aslında, bilindiği gibi din, yol, sistem, gidişat, hareket tarzları anlamlarına gelir ise de yaygın kullanımında din, az önce belirtilen bir sistemin tümünü ifade eder.
Modern ve lâik devlette, devletin kendisi ve onun yöneticileri, ülkesindeki insanların inançlarına, dinlerine eşit mesafede durmakla yükümlüdürler. Günümüzde toplumlarda, bireyler arası ilişkilerin düzenlenmesinde, hatta bazan bireyle toplum (geniş anlamda devlet) arasındaki ilişkiyi düzenlemede öne çıkarılan belli başlı sosyal düzen kuralları arasında din de sayılmakta ve din kuralları da önemli bir yer tutmaktadır. Ancak lâik pozitif hukukun yaygın ve etkin bir biçimde uygulamada olduğu toplumlarda bu sosyal düzen kuralları, özellikle de yaptırımları, kişilerin vicdanına, Yaratan ile kişiler arasında bırakılmıştır. Şayet maddî yaptırımları var ise bunlar toplumda uygulamasında askıya alınmıştır. O tür konular kişi ile Rabbı arasında, dinî vicdanına bırakılmıştır.
Nitekim bir kısım kamu hukuku bilim adamları Atatürk lâikliğinin amacını açıklarken; "... İslam dinini, toplumsal işlevinden soyutlamak, kişilerin iç dünyalarına, vicdanlarına sokmak, iç dünyalarından dışa yansımalarını önlemek olmuştur. Bir başka anlatımla, Atatürk lâikliğinin özü, İslâm dininin kişiselleştirilmesidir... Ancak Atatürk lâikliğinde, dinsel kurallar devlet ve hukuk düzeninden arındırılırken devletin, dinsel hizmetlere uzak kalmamasına da özen gösterilmiş ve din hizmetleri de bir kamu hizmeti olarak kabul edilerek, merkezî idare içindeki bir kuruluşa, Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir... Dinsel hizmetlerin cemaatlere verilmesi hâlinde, bu cemaatlerin bir güç hâline gelerek kendi aralarında ve devlet ile çatışmalarının kaçınılmaz olacağı ve böylece kişilerin iç dünyalarından, vicdanlarından dışa taşarak yeniden toplumsal işlevine kavuşacağı kabul edilmiştir... İslam dininin gündelik yaşam ve muamelelere ilişkin kuralları dışındaki inanç ve ibadete ilişkin kurallarının yorumlanması ve inanç ve ibadetle ilgili sorunların çözümlenmesi ve din kurumlarımn yönetimi için 03.03.1340(1924)/21 Recep 1342 tarihinde kabul edilen 429 Sayılı Şer’iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Vekâletlerinin İlgâsına Dâir Kanun md. 4 ile Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. (Bu Kanunun Din Hizmetleriyle ilgili hükümleri 22.06.1965 gün ve 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunla kaldırılmıştır. 27.10.1988 gün ve 3488 Sayılı Kanunla tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır.) Bu Kanun ile dünyaya ait işleri düzenleme yetkisi ve görevi TBMM’ne verilmiştir. Ve din, toplumsal, kamusal alanı düzenlemekten soyutlanmıştır. Salt inanç ve ibadete ilişkin olan dinsel kuralların yorumlanması, dinle ilgili sorunların çözümlenmesi ve dinî kurumların yönetilmesi işine devletin yabancı kalmaması, tam aksine, bu iş bir kamu hizmeti olarak kabul edilip bu kamu hizmetini yürütmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı kurulmuştur." (Günday, Metin; İdare Hukuku, s. 51-53, 5.baskı, Ankara 2002. Aksi görüş için bak Onar, Sıddık Sami; idare Hukukunun Umumi Esasları, c.1/s. 591-592, 2. baskı, İstanbul 1960. Onar’a göre, "... Diyanet İşleri Başkanlığının idari teşkilat içindeki rolü ve hukuki esaslardan ziyade, siyasî mülâhazalarla açıklamak ve muvakkat ve geçici bir tedbir sayılmak daha doğru olur..." s. 592. Ayrıca bak Gö- zübüyük, A. Şeref-Tan, Turgut; İdare Hukuku, c.l/s. 50-51, 2.baskı, Ankara 2001.) demektedirler.
Anayasa hukukçusu merhum A. F. Başgil, Diyanet’in devlete bağlı olmasını eleştirir ve bu kurumun muhtar olmasını ister. Ona göre, mevcut durumu ile sanki devlet, lâiklik ilkesinden vazgeçmiş görünümündedir. Bu uygulamayla din, zaman zaman politikaya alet edilmiştir. Bir kısım araştırmacılara göre, Türkiye’de oldukça farklı din, mezhep ve inanışı bir arada toplayan mozaik vardır. Dinî konularda birbirinden farklı görüşlerin olması, bunları az-çok devletin kontrolünde tutulmasını gerektirmektedir. Din ve devlet kurumlan arasında denge kurulduğunda, objektivite sağlandığında, birisinin diğerine baskı kurması önerilmiş olur. (Özdemir, Serpil; Ali Fuat Başgil’de Din-Vicdan Hürriyeti ve Lâiklik, basılmamış Master tezi, s. 74-77, Gazi Üniversitesi.)
Anayasanın yürütmeyle ilgili ikinci bölümünde idare ile ilgili kısımda (I) başlığında, md. 1 36 da "Diyanet İşleri Başkanlığı" ile ilgili şu hüküm vardır:
"Genel idare içinde yer alan Diyanet işleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir."
1982 Anayasasının bu hükmü, 1961 Anayasasında da aynen mevcuttu. Ve bu Anayasa hükmü doğrultusunda 22.06.1965 tarihli ve 633 Sayılı "Diyanet işleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun" çıkarılmıştır. (Resmî Gazete, 02.07.1965 gün ve 12038 Sayı.) Kanunun "Görev" le ilgili md. 1 hükmü şöyledir: "Islâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur" denilir.
Maddede hem kurumun kuruluşu ve hem de görevleri, ana hatlarıyla kısaca belirtilmiştir. Başkanlık makamı; Başbakanlığa Bağlı Kuruluşlar arasında yer almaktadır. Kurumun bağlı olduğu Başbakan da öteki bakanlar gibi kamu hizmet faaliyetlerinden sorumludur, işte o hizmetler arasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgi alanı da girmektedir. (Gözübüyük-Tan; a.g.e. c.l/s. 180.) Buradan hareketle şu anda Türkiye’de, kamu hizmetleri arasında yer alan din hizmetlerinin yerine getirilmesinde "Devlete Bağlı Din Sistemi" uygulamadadır.
İdarî fonksiyonun amacı, her zaman ve her yerde toplumun gündelik ve ortak gereksinimlerini karşılayarak, kamu yararının gerçekleşmesini sağlamaktır, idare, fonksiyonunu icra ederek bu amacı gerçekleştirebilmek için, çeşitli faaliyetler yürütür. İşte idarenin, toplumun gündelik ve ortak gereksinimlerini karşılamak ve böylece kamu yararını gerçekleştirmek için yürüttüğü faaliyetlerin tümü, idarenin görevlerini oluşturur. (Günday, Metin; a.e., s.18.)
Bununla beraber kamuya servis sunan devletin sunduğu bu servisler (kamu hizmetleri) bakımından "dinin kamu hizmeti boyutu"na bakıldığında mesele biraz farklı biçimde açıklanmaktadır. Şöyle ki, "kamu hizmeti" günümüzde idare hukukunun en önemli kavram ve kurumlarındandır. Öncelikle bu terkip, bir İdarî faaliyetin yalnız hukukî rejimini, boyutunu, görevlilerini ve yargı makamlarını belirlemekle kalmamaktadır. Bunun yanında kamu İdarî faaliyetinin unsurları ile genel ilkelerini düzenlemekte, kamu görevlilerine yön vermektedir. Kamuyu oluşturan bireylerin din ihtiyaçlarını ve hizmetlerini icra ve ifa ile görevlendirilen görevlilerle de ilgilenmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya konulan kurallarda bu grup memurlara (görevlilere) "Hademe-i Hayrât" (Hayır İşleri Hizmetlileri) denilirken, şimdilerde bunlara, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu md. 36/1. fıkrada, "Bu kanuna tâbi kurumlarda çalıştırılan memurların sınıfları aşağıda gösterilmiştir" denildikten sonra vı. bendde;
"Din Hizmetleri Sınıfı: Din hizmetleri sınıfı, özel kanunlarına göre çeşitli derecelerde dinî eğitim görmüş olan ve dinî görev yapan memurları kapsar." denilmektedir. Böylece idare hukuku bakımından (ceza hukukunda değil), din hizmetlilerinin tümü memur sayılmaktadır. Durum böyle olunca bunların sundukları hizmetler ile dinin kamu hizmetleri içerisindeki yeri nasıl değerlendirilecektir?
"Kamu Hizmeti" (Hidemât-ı Âmme) kavramı, devlet ve kamu tüzel kişilerinin emrinde çalışanların genel olarak meslek ve meşgaleleri anlamına geldiği gibi, toplumun kamu kesiminde yapılan hemen bütün faaliyet, iş ve icraat anlamına gelmektedir. Kamu hizmeti, devlet ya da diğer kamu tüzel kişilikleri tarafından veya bunların gözetim ve denetimleri altında, genel, kollektif ihtiyaçları karşılamak, kamu yararını (maslahat-ı âmmeyi) sağlamak için kamuya sunulan sürekli ve düzenli faaliyetlerdir. Nitekim konunun eski ifadesiyle, "Raiyye (vatandaş-teba) üzerinde tasarruf maslahata menuttur (bağlıdır)" (Mecelle md. 58). Bu hizmetler, toplumun gündelik gereksinimlerini karşılamak üzere düzenli olarak sunulan hizmetlerdir.
Her ne kadar lâiklik ilkesinin bir sonucu olarak devletin din iş ve umuruna resmen karışmaması gerekirse de, Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu genç Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarının manevî ve moral alanda iş ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere, böyle bir kurumu anayasal bir kuruluş olarak kabul etmişlerdir. Aksi durumda o günkü ve belki de günümüzdeki ortamda bu üstün değerler, kısır rekabetler yüzünden yaralar alacak, halk parça-bölük olacaktı. Bu sosyal düzen kurumunun ilkelerini, ku- rumlarını ve de törenlerini (ibadet ve menseklerini) öğrenmek halkın bir ihtiyacıdır ve onu da "Eğitim ve öğretimin tek elden yürütülmesi, tevhîdi" ilkesinin bir gereği ve bir kamu hizmeti olarak devlet yerine getirecektir ve getirmektedir de.
Söz buraya gelmişken gerek Cumhuriyetin ilk yıllarındaki lâikliği, gerekse bugünkü "lâikliği" "dinsizlik" saymak, onu böyle tanıtmak, bu hukuk kurumunu yanlış anlamaktır. Artık hukukçular da bu kelimenin o anlama gelmediğini kabul etmektedirler. Ne var ki, içeriği ve ilgi alanı bakımından yine de aralarında görüş ayrılıkları vardır. İnsan, bir yandan günlük iş hayatında ve birbirleriyle olan ilişkilerinde lâik olur, işlerin ve ilişkilerin devletçe konulan kanunlara göre hareket eder, diğer yandan bireysel ve özel hayatında dindar olarak yaşar. Bir diğer ifadeyle lâiklik, yalnızca devlet faaliyetlerine ve kamu faaliyetleri alanına ait bir prensiptir. Kişinin özel ve manevî hayatı, ailesi ve sevdikleri, muhiti bu ilkenin dışında kalır. Kısacası lâiklik, din hürriyetini ve bundan doğan vatandaş hakkını korumaktır. (Başgil, A. F., a.g.e., s. 158.)
Bir girişimin kamu hizmeti sayılabilmesi, her şeyden önce, demokratik ve siyasi organların bir faaliyeti, kamu hizmeti kabul etmesi şartıyla her İnsanî faaliyet, niteliği ne olursa olsun, kamu hizmeti olmaya elverişlidir. Yeter ki, o hizmeti yerine getirmekte bir kamu yararı bulunsun, işte inanan vatandaşlarının, günlük hayatta inançlarının, ama bireysel ama toplumsal bir yansıması olan gereksinimlerini, ödevlerini yerine getirmekte bireysel veya toplumsal bir yarar varsa ki, öyledir, o zaman ya devlet bunu tesis edeceği kamu kurum ve kuruluşları vasıtasıyla yerine getirecek ya da kendi denetiminde, yerine getirilmesine izin verecektir.
Bu denetim onun, zabıta hizmetleri türünden bir görevi olmaktan öte bir şey de değildir ve bu hizmetten vatandaşlar karşılıksız (meccanen) yararlanırlar. (Onar, S.
Sami; a.g.e., c. 1/s. 1 3-17. Fındıklı, Remzi; İdare Hukuku, s. 199-202. 1.baskı Ankara, 2001.)
Bu bağlamda din hizmetlerinin gereklerini yerine getirme bazan geçici, kesintili bazan da sürekli olabilir. O görevlerin bu durumu, kamu hizmeti niteliğine etki etmez. Ancak ne tür bir kamu hizmetidir? sorusunun cevabında, idare hukukçuları konuya farklı açılardan bakıp değerlendirmektedirler. Bir kısmı İdarî kamu hizmeti derken, diğer bir kısmı bilimsel ve kültürel kamu hizmeti grubuna sokmakta. Yine bir kısım hukukçular zabıta önlemleri türünden bir İdarî kamu hizmeti demektedirler. (Bak. Başgil, A.F.; a.e., s. 158,184 ve değişik yerler. Onar, S.S., a.e. c. 1/s. 591-592. Cünday, M., a.e.,s. 52-54.)
Sonuç olarak, 21. asır demokrasilerinde, yönetimler (devlet), birey merkezli olarak şekillenip kişi-hak ve özgürlükleri öne çıkarılınca, devletin kurum ve kuruluşları ve bu arada halkın inanma ve ibadet eyleme gereksinimlerine cevap verici din hizmetleriyle ilgili kurumlar ve kuruluşlar da ona göre yeni yapılanmalara gitmek zorunda kalmaktadır. Çünkü artık ortalıkta "Hâkim Devlet" değil "Hâdim Devlet" (hizmet eden devlet), bir başka ifadeyle "Sosyal Refah Devleti" oluşup yaygınlaşmaktadır. Halka hizmet sunmayan, halkını mutlu kılmayan devletler uzun vadede tarihten silinmektedir. İşte din ve din hizmetleri de günümüzde ağırlıklı olarak devletin kamuya sunduğu bir "kamu hizmeti", ya da "bilimsel-kültürel türden bir kamu hizmeti" kabul edilmektedir. Pek tabii lâik toplumlarda bu hizmet sunulurken, inanç grupları arasındaki mesafeyi eşit biçimde korumak, özgürlüklere saygı göstermek gerekmektedir. Bunun yanında dinî gruplar da inançlarını öğrenip, öğrenmede ve yaşamada diğer din gruplarıyla çatışmaya girişecek noktaya, eski ifadesiyle fitne ve fesada, gereksiz rekabet ve sürtüşmelere girecek aşama ya da getirmeyecektir. Bu tehlikenin önünü almak, hizmetin sağlıklı ve organize bir şekilde sunulmasını sağlamak için de halkının % 98’i ve belki de daha fazlası Müslüman olan lâik Türkiye Cumhuriyetinde, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Başkanlık merkez ve taşra teşkilâtı ile hem bu hizmeti sunmakla, hem de gruplar arasındaki sürtüşmeyi engellemek için bir tür kamu hizmeti olan zabıta hizmetlerini görmekle de görevli ve yetkili kılınmıştır. Bu arada işin ceza hukuku boyutu bakımından da TCK md. 1 75-1 78 arasında "Din Hürriyeti Aleyhine Cürümler" ve yaptırımlarına yer verilmiştir. (Devlet-Din İlişkileri Açısından Ülke Sistemleri: Devlet ve din ilişkileri siyasi düşünce ve rejime bağlıdır. Ülkedeki siyasi düşünce ve durumun değişmesi, bu ilişkilerde değişikliğe yol açabilir. Devlet-din ilişkileri açısından üç sisteme rastlanmaktadır. Bir sisteme göre Hıristiyanlığa inanmış olanların bağlı olduğu kurum, yani kilise ile devlet bir bütünlük arz etmektedir. Diğer bir sisteme göre, kilise ve devlet birbirinden ayrıdır, birbirine karışmamaktadır. Bugün çağdaş ülkelerde kabul edilen üçüncü bir sisteme göre, devlet ve din kurumlan ayrı olmalarına rağmen, birbirlerine karşı saygı beslemekte ve devlet, dini koruma görevini üstlenmektedir. Devlet toplumdaki dinler arasında ayırım yapmamakta, hepsine eşit davranmaktadır. Dini koruma görevine ağırlık veren bu son görüşün ikinci sistemden farkı, ikinci sistemi benimseyen ülkelerin, anayasalarına uygun olarak, devlet-kilise ve okul ayrılığını mutlak bir şekilde getirmiş olmalarıdır. Ancak dinsizlik propagandasını da koruyan devlet, bu tür propaganda yapma hakkına sahip olanların, bu inançlarına karşı yapılacak saldırıları cezalandırmaktadır. Ayrıntılı açıklama için bak. Artuk, M. Emin ve arkadaşları; Ceza Hukuku Özel Hükümler, s. 2728, 4. baskı, Ankara 2003. Yine aynı yazarlar bu eserlerinin s.64 de şu açıklamalarda da bulunmaktadırlar: Din Hürriyeti Aleyhinde İşlenen Cürümlerde Korunan Hukuki Yarar: Görevini yaptığı sırada veya görevini yapmasından dolayı din görevlisi aleyhine işlenen cürmün cezasının artırılmasının bir nedeni, görevlinin fiil sebebiyle görevini hiç veya gereği gibi yapamamasının, o din veya mezhebe mensup olanların ayin ve ibadet hürriyetlerini ihlâl etmiş olmasındandır. Din görevlisi aleyhine işlenen suç ile onların bu hakkı, ibadet hürriyetleri ihlâl edilmiş olur. Ayrıca dinî ayin ve ibadetin kutsallığı onu idare edene yansıdığından, din veya mezhebin temsilcisi sayılan din görevlisine karşı cürüm, o din veya mezhep mensuplarının dinî duygularını rencide eder. Bu duygular korunmakla dinî inanç hürriyeti de korunmuş olur...(bak s. 64)