Makale

Milli Kültür ve ÇAĞDAŞLIK

Milli Kültür
ve
ÇAĞDAŞLIK

Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız
Hacettepe Univ. Tarih Bölümü

Kültür, insanın doğaya katkılarıdır. Doğa ya da tabiat, insandan bağımsız olan varlık dünyası olduğu hâlde; kültür, insanın ürettiği, insanın eseri olan varlık dünyasıdır. Bu anlamda kültüre, tarih, uygarlık veya medeniyet dememiz de mümkündür.
Aynı mefküreyi, aynı coğrafyayı, aynı tarihi ve aynı kaderi paylaşan top- lumların kültürüne millî kültür denir. Bir millî kültürün çağdaşlığı, bu kültürün mensuplarının, barış, huzur ve refah açısından, diğer kültürlere özenti içinde bulunmayacak bir gelişmişlik seviyesinde bulunması, dinamik ve yaratıcı olması demektir; millî kültürün tarihî oluşumunun sürekliliği anlamına gelmektedir.
Bu açıdan tarih boyunca toplumla- rın hayat seviyeleri aynı olmamıştır. Son yüzyıllarda, Batı toplumlarında bilimin gelişmesi, batılı toplumları diğerlerinden farklılaştırmıştır. Bugün dünyada birçok toplum, özellikle teknolojik güce sahip toplumlarla nasıl bir denge kurabilecekleri sorunuyla karşı karşıyadırlar.
Batılı olmayan toplumlar, Batı bilimini ödünç alarak ve onun uygulanması sonucunda ortaya çıkmış olan kültürel hayat tarzlarıyla bütünleşerek mi çağdaşlığı yakalayacaklardır; ya da Batılılar gibi özgün bilim yaparak ve kendi ürettikleri bilimlerinin sonuçlarını uygulama alanına sokmak suretiyle, kendilerine özgü yeni hayat tarzları yaratarak mı?
Diğer bir ifadeyle, bu iki yoldan hangisiyle mutlu yaşamanın şartlarını gerçekleştirebileceklerdir?
XX. yüzyıl ortalarına kadar birinci yol, baskın bir görüştür. Bu, Avrupa merkezli bir görüştür. Bu görüşe göre, medeniyet tektir, bu da Avrupa medeniyetidir. AvrupalIlar dışındaki diğer insanlar ilkel, vahşi ve barbar toplumlar- dır. Bunlar medenileşmek, diğer bir ifadeyle çağdaşlaşmak için Avrupalılaşmak zorundadırlar.
XX. Yüzyıl ortalarından itibaren, özellikle antropologların yaptıkları araştırmalar sonucunda bu görüş değişmiştir. Her toplumun kendine özgü bir kültüre sahip olduğu, bu kültürlerden her birinin, kendi içlerinde sistemli ve tutarlı oldukları; dolayısıyla gelişmelerini ya da çağdaşlaşmalarını kendi iç dinamikleriyle ve yaratıcılıklarının sürekliliği sayesinde gerçekleştirebilecekleri görüşü hakim olmaya başlamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk, 1923-1930 yılları arasındaki tecrübesiyle, böyle bir anlayışa ulaşmıştı. O, 1930 yılında kültürü şöyle tanımlıyordu:
"...Medeniyet hars (kültür) tan başka bir şey değildir, ...Hars: a) Bir insan cemiyeti (top- lum)nin devlet hayatında, b) Fikir hayatında, yani ilim (tabiî bilimler) de, içtimaiyat (sosyal ve beşerî bilimler) ta ve güzel sanatlarda; c) İktisadî hayatta yani ziraat (tarım)ta, zanaat (Arapça sanayi1 kelimesinin tekili olan sınâ’at kelimesinin Türkçe söylenişidir, insanların maddeye dayanan ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte tecrübe, beceri ve ustalık gerektiren iş, sanat, meslek, endüstri yani sanayi’ anlamlarına gelmektedir.) ta, ticaret, te, kara, deniz ve hava münâkalatçılığında (taşımacılık) yapabildiği şeylerin muhassalası (elde edilen sonuç. Bileşke) dır. Bir milletin medeniyeti dediği zaman hars namı (adı) altında saydığımız üç nevi faaliyet muhassalasından hariç ve başka bir şey olamıyacağını zannederim. ...Yüksek bir hars, onun sahibi olan millette kalmaz, diğer milletlerde de tesirini gösterir. Büyük kıtalara şâmil olur. Belki bu itibarla olacak bazı milletler yüksek ve şâmil harsa, medeniyet diyorlar. Avrupa medeniyeti, asrı hazır (içinde bulunulan yüzyıl) medeniyeti gibi." (A. Afetinan, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1000 Temel Eser, İstanbul, 1991, s. 43- 45)
Bu anlayışa göre her millî kültür, sadece kendi milletine değil, bütün insanlara hitap edebildiği, onlara barış, huzur ve refah götürebildiği ölçüde kendi sınırları dışına taşabilir, evrensel olabilir. Kültürler, böyle yaratıcı dönemler yaşadıkları gibi, dinamizmlerini kaybettikleri, tıkandıkları dönemler de yaşamışlardır. Onların yeniden diriliş ve dönüşüm dönemlerine de şahit olunmaktadır.
Türk toplumu, tarihinde başarıyla tamamladığı köklü ve derin bir kültürel dönüşüm dönemi yaşamıştır; İkincisinin ise sancısını çekmektedir.
Bunlardan birisi, Türklerin-İslamiyet’i kabulleriyle birlikte yaşadıkları kültürel dönüşümdür. Bu dönüşümü Türkler başarılı bir şekilde gerçekleştirmişlerdir. Türklük kimliklerini kaybetmeksizin Müslüman olmuşlar, Müslümanlığı özümlemişler ve İslâm dünyası içinde bin yıl önemli rol oynamış ve İslâm medeniyetine katkılarda bulunmuşlardır.
Türklerin bugün hâlâ sancılarını yaşadıkları kültürel dönüşüm hareketi ise, Batı kültürleriyle temasa geçişleriyle başlamıştır. Türkler, Türklüklerinden ve Müslümanlıklarından vazgeçmeksizin, Batı kültürlerinin ortaya koyduğu evrensel değerleri de özümleyecek olan bu dönüşümü de başarıyla tamamlayacaklardır.
Bu tür kültürel dönüşümlerin, diğer bir ifadeyle, bir milletin tarihî oluşum sürecinin, iç bünyesinde tıkanmalara maruz kalmadan kendi iradesi dışında karşısına çıkacak birtakım âmiller tarafından engellenmeksizin, sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi için aşağıdaki şemada gösterilen bir mekanizmayla hareket etmesi ve yaratıcı olması gerekmektedir.
Her kültürün bir temeli, daha doğrusu tabanı vardır. Meselâ Türk kültürünün tabanı, birkaç bin yıl öncesi Ortaasya’sına kadar uzanır. Türk kültürü, Türklerin İslâm dinine geçişi ile birlikte, az önce de belirtildiği üzere, büyük bir dönüşüme uğramıştır. Üstelik İslâm öncesinde, daha çok da İslâmî dönemde, eski dünyanın bütün kültürleriyle temasa geçmiştir. Bunlarla kültürel etkileşim içinde bulunmuştur; etkilenmiş ve etkilemiştir. Yok olmamış, varlığını korumuştur.
İki yüz yıldan daha fazla bir zamandır da, teknolojik gücüyle dünyaya hâkim olmak isteyen Batı kültürleriyle etkileşim içinde bulunmakta; onlar karşısında yok olmamak için büyük bir direnç göstermekte; aldığı unsurları özümlemeye çalışmakta ve yeni bir dönüşümün sancılarını yaşamaktadır. İç ve dış olumsuz bütün baskılara rağmen bu dönüşümü, kendi istikametinde gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Çünkü Türk kültürü canlı ve dirençli bir kültürdür. Bu dönüşümü daha hızlı gerçekleştirebilmesi, Türk bilim adamlarının bilinçli bir şekilde yapacakları araştırmalara ve geliştirmelere bağlıdır.
Şemada da görüldüğü gibi, öncelikle Türk kültürünün tabanının ve bugününün ciddî bir biçimde tahlilleri yapılarak, bu kültürel tabanın doğru bilgisine ulaşılması gerekir. Bu sadece tarihçilerin ve sosyologların işi değildir. Bilim dallarından her biri, disiplinler arası bir yaklaşım ile Türk kültür tarihi içinde kendi tabanlarını analiz edebilmeli, bu alanın doğru bilgisine ulaşabilmeli ve bu bilgiyi bütün ülke gençliğine ve ilgilenen herkese iyi işlenmiş bir Türkçe ile yayabilmelidir.
Elbette bu yetmiyor. Türk bilim adamlarının ayrıca, yine şemada görüldüğü gibi, bütün çağdaş kültürlerin tabanlarını ve bugünlerini de analiz ederek, bunlar hakkında da doğru bilgi elde etmek için yoğun çalışmalar içine girmesi gerekmektedir. Şüphesiz genel analizler yapılabilir, ancak her bilim dalıyla uğraşan bilim adamları, bütün kültürlerde kendi alanlarının doğru bilgisine ulaşmak mecburiyetindedirler.
Bir bilim adamının onlarca, hatta yüzlerce dil öğrenmesi mümkün değildir. Çünkü en azından zamanı yetmez. İşte burada tercüme büyük rol oynamaktadır. Şemada da görüldüğü gibi, tercüme işinin büyük bir çevirmenler ordusu tarafından üstlenilmesi gerekmektedir. Bu iş devlet tarafından örgütlenebileceği gibi, özel teşebbüs ya da sivil toplum kuruluşları tarafından da yapılabilir. Fakat hangi kesim tarafından ele alınırsa alınsın geçici veya kişilere bağlı kalmamalı, mutlaka kurumsallaştırılmalı- dır. Her kültürden tercüme yapabilecek uzmanlar yetiştirilmeli; her kültürden yapılacak temel eserler tespit edilmelidir ve uzmanlar tarafından bu eserler Türkçe’ye çevrilmeli ve bunlar hakkında elde edilen doğru bilgi, orta öğretim ve üniversite gençliği başta olmak üzere, ilgili herkese duyurulmalı ve yayılmalıdır.
Şemada görüldüğü gibi, her millî kültür, dil, bilim, eğitim-öğretim, sosyal yapı, ekonomi, yönetim, hukuk-adalet, din, sanat, edebiyat, siyaset vb. muhtelif boyutlardan oluşmaktadır. Bu sınırlı bir alan değildir. Bir boyutlar yelpazesi söz konusudur. Her boyut, yukarıda anlatıldığı üzere, kendi kültürünün ve diğer kültürlerin tabanlarının ve bugünlerinin doğru bilgisine ulaştıktan ve ilgili bütün unsurları elde ettikten sonra, kendi diyalektiği içinde yaratıcı hamleye girişerek, kendisini yenileyecek ve geliştirecektir. Bütün bu mekanizma Türk diliyle gerçekleştirilecektir. Böylece, bir taraftan da Türkçe gelişecektir. Türkçe’de özgün bilgi üretileceği için, bu bilgiyi öğrenmek için diğer toplumlar da Türkçe öğrenmeye çalışacak; Türk kültürü sadece alıcı değil, verici olmaya başlayacaktır... Hatta Türkiye dışındaki Türk dünyası, dünya hakkındaki doğru bilgiyi ve dünyadaki bilimsel gelişmenin sonuçlarını, Türkiye Türkçe’sinden çok daha kolay bir biçimde takip etme imkânına kavuşacakları için, Türkiye Türkçe’si, Türk dünyasının ortak dili hâline gelecek ve bu hâliyle de dünya dilleri arasında da saygın bir yer edinmiş olacaktır.
Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur: Söz konusu bütün boyutlar, mümkün mertebe aynı seviyelerde gelişmelidir. Boyutlardan biri C seviyesinde gelişirken, diğeri B veya A seviyesinde kalırsa dengeler bozulur, boyutlar arasında çatışmalar ortaya çıkar ve toplumun huzuru kaçar. Bütün boyutlar aynı seviyede gelişirse, boyutlar arasında uyum ve toplumda huzur gerçekleşir, refah artar... Kültürün yeniden kurulmasının, gelişmesinin ve dönüşmesinin, sağlıklı çağdaşlaşmanın yolu budur...
Dünya tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmiş, bugün ise bilgi toplumu hâline gelmiştir. İslam dünyası ve dolayısıyla da Türk toplumu, sanayi toplumuna dönüşme fırsatını kaçırmıştır. Bilgi toplumu olma noktasında da gerekli hamleyi henüz gösterememiştir ve ara giderek açılmaktadır. Halbuki bu konularda Müslüman toplumların öncelik taşıması gerekir.
Bilim, kadın-erkek her Müslüman üzerine farzdır. İslâm literatüründeki klâsik tasniflere göre, ilim ikiye ayrılır: İlmü’l-Edyân ve ilmü’l- Ebdân. Bunlar eskiden dar anlamda, din bilimleri ve beden bilimleri (tıp) olarak anlaşılmıştır. Halbuki bunlar bilimlerin bugünkü modern tasnifine göre, Beşerî Bilimler ve Tabiî Bilimler olarak değerlendirilebilir. O hâlde işe, bu alanlarda doğru bilgi üretmekle başlanılması gerekmektedir.
O hâlde, çağdaşlığın temeli gerçek üniversitedir. Millî devletin millî üniversitesi, şemada görüldüğü üzere, hem kendi millî kültürünün hem de dünyadaki bütün diğer kültürlerin geçmişinin ve bugününün doğru bilgisini üretecek, bu bilgileri kendi kıymet hükümlerinin süzgecinden geçirerek, insanlığın geleceğine yönelik tasarımlar ve projeler ortaya koyacak ve bunları uygulama alanına aktaracaktır. Hem manevî, hem fikrî, hem de maddî alanda üretecek ve insanlığın mutluluğuna katkıda bulunacaktır.
Öyleyse toplumun her ferdi, her kurum ve kuruluşu, araştırma ve bilim; eğitim ve öğretim alanlarında ne yapabileceğini yeniden düşünmeli ve harekete geçmelidir...