Makale

DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULUNDAN

Fıkıh Köşesi

Din İşleri Yüksek Kurulundan

Namazdan sonra camide musafaha yapmak bidat midir?
Musafaha; bir tür hoşgörü, dostluk ve barış ifadesi olarak tokalaşma şeklinde yapılan bir muaşeret şeklidir. Hz. Peygamber bu uygulamaya büyük önem vermiş (Buhari, İsti’zan, 27; Ebu Davud, Edeb, 156.) ve “Birbiriyle karşılaşan iki Müslüman el sıkıştığında, daha oradan ayrılmadan günahları affedilir.” (Ebu Davud, Edeb, 156.) buyurmak suretiyle musafaha etmeye teşvik etmiştir.
Müslümanlar arasında dostluk, hoşgörü ve kaynaşmaya vesile olması hasebiyle namaz sonrasında musafaha yapmakta dinen bir sakınca yoktur. Ancak namazdan sonra cami içinde veya dışında musafaha yapmayı cemaatle namazın ayrılmaz bir unsuru gibi algılayarak topluca yapılan bir merasim hâline getirmek uygun değildir.
İmam kamet getirebilir mi?
Kamet Hz. Peygamber’in sünnetlerdendir. (Tirmizi, Salat, 143; Müslim, Mesacid, 5, H. no: 534.) Dolayısıyla terk edilmesi mekruhtur. Zira o namaza başlamak için bir hazırlık safhasıdır, namaza başlanacağını bildiren bir uygulamadır. Bunu görevli bir kimsenin, cemaatten birinin veya imamın yapması hususunda sınırlama yoktur. Dolayısı ile namaz kıldıran bir imamın aynı zamanda kamet getirmesinde bir sakınca yoktur.
Farz namazların öncesinde veya sonrasında kılınan sünnetlerle farzların arası açılmalı mı yoksa ara vermeden mi kılınmalıdır?
Namaz, farzı ve sünneti ile birlikte bütünlük arz eder. Bu nedenle namazların sünnetleri ile farzı arasının, yemek-içmek ya da lüzumsuz konuşmalarla açılmaması daha uygundur. Ancak namazların sünneti ile farzı arasında tespih, zikir ve Kur’an-ı Kerim tilavetinde bulunmak yahut sünnetin evde kılınması hâlinde mescide gidinceye kadar geçen zaman fasıla (ara verme) sayılmadığı için farzla sünnet arasında bunları yapmakta bir sakınca yoktur. Nitekim farz ile sünnet arasında ‘yemek yemek, çay içmek gibi dünyevi işler’ fasıla sayıldığı için namaz sahih olsa da bütünlük bozulduğu için sevabının azalacağı ifade edilmiştir.
Namazda huşu için nelere dikkat edilmelidir?
Kur’an-ı Kerim’de huşu ile namaz kılmak müminin ayırıcı niteliklerinden biri olarak zikredilir. (Mü’minun, 23/2.) Rasulüllah (s.a.s.), “Namaz gözümün nuru kılındı.” (Malik b. Enes, Muvatta, II, 427; Nesai, Sünen, İşretü’n-nisa, 3878.) buyurarak namazın özel durumuna işaret etmektedir. Namazda huşu; dikkati dağıtacak dış etkenlerden uzak olup kalbin Allah’a bağlanabilmesi ile gerçekleşir. Kişinin iç dünyasında yaşadıkları, düşünceleri namazındaki huşusunu etkiler ve davranışlarına da yansır. Bu sebeple namaz kılarken kişi Allah’ın huzurunda bulunduğunun bilincinde olmalı, zihin ve gönül dünyası ile namaza yönelmeli; sağa sola bakmak, elbisesiyle oynamak ve tadili erkâna riayet etmemek gibi hâl ve hareketlerden kaçınmalıdır.
Dizlerinde rahatsızlığı olanların sandalyede namaz kılması caiz midir?
Dinimizde sorumluluklar, kulun gücüne göre belirlenmiş (Bakara, 2/286.); gücü aşan durumlar için kolaylaştırma ilkesi getirilmiştir. (Bakara, 2/185.) Namazın rükünlerinden herhangi birini yerine getirmeye engel olan rahatsızlıklar da kolaylaştırma sebebi sayılmıştır. Buna göre; namazı normal şekli ile ayakta kılmaya gücü yetmeyen kimse için asıl olan namazını oturarak kılmaktır. Böyle bir kişi namazını kendi durumuna göre diz çökerek veya bağdaş kurarak yahut ayaklarını yana ya da kıbleye doğru uzatarak kılar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) nasıl namaz kılacağını soran hasta bir sahabiye “Namazını ayakta kıl. Eğer gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üzere kıl.” (Buhari, Taksiru’s-Salat, 19.) buyurmuştur.
Buna göre ayakta durabilen ve yere oturabildiği hâlde secde edemeyen kimse namaza ayakta başlar, rükûdan sonra yere oturarak secdeleri ima ile yapar. Ayakta durabildiği hâlde oturduktan sonra ayağa kalkamayan kişi namaza ayakta başlar, secdeden sonra namazını oturarak tamamlar. Başı ile ima etmeye gücü yetmeyen kimse namazını kazaya bırakır; gözleri, kaşları veya kalbiyle ima ederek namaz kılamaz. Ayakta durmaya ve rükû yapmaya gücü yettiği hâlde yere oturamayan kimse namaza ayakta başlar rükûdan sonra secdeyi tabure ve benzeri bir şey üzerine oturarak ima ile eda eder. Ayakta durmaya gücü yetmeyen, ayaklarını yana veya kıbleye uzatarak da olsa yere oturamayan kimse namazı tabure, sandalye ve benzeri bir şey üzerine oturarak rükû ve secdeleri ima ile yerine getirir.
Son olarak Rabbine ibadet ederken hem özde samimi olmalı hem de dinin belirlediği şekil şartlarını tam olarak yerine getirmeye özen göstermelidir. Özen ve hassasiyet eksikliğinden dolayı Rabbine karşı sorumlu olacağı bilincinde olmalıdır. Bu sebeple namazını tabure, sandalye ve benzeri şeyler üzerinde kılan müminin ileri sürdüğü mazeretleri kendisini vicdanen rahatlatacak boyutta olmalıdır. Namazı asli şekline uygun olarak kılmaya engel olmayacak hafif bedeni rahatsızlıklar bu konuda meşru mazeret olarak görülmemelidir. Öte yandan dinî açıdan zorunlu ve meşru bir sebep bulunmadıkça camilerde sandalyede namaz kılmak, göze hoş gelmeyen bir görüntü ortaya çıkarmakta ve cemaat arasında tartışmalara sebep olmaktadır. Özellikle üzerinde namaz kılmak amacı ile camilerde sıralar hâlinde sabit oturakların yapılması, cami doku ve kültürüyle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple hastalık ve özürlülük gibi herhangi bir rahatsızlığı bulunan kimselerin, zorunlu olmadıkça namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmaları uygundur.
Farz namazlarını kılmayan veya namaz borcu ile ölen kişilerin yerine başkaları bu namazları kılabilir mi?
Sırf bedenle yerine getirilen ibadetlerde başkasının yerine o ibadeti yapmak geçerli sayılmaz. Bu itibarla bir kimse, vefat etmiş veya hayatta olan bir yakınının kılmadığı farz namazları, onun adına kılamaz. Dolayısıyla herkes hayatta ve sağlığı yerinde iken ibadetlerini yerine getirmeye özen göstermeli, Allah’ın huzuruna borçlu olarak gitmemeye gayret etmelidir.