Makale

İbn Haldun

İbn Haldun

Yrd. Doç. Dr. M. Akif Kayapınar
İstanbul Şehir Üniv.

Hayatı
İslam medeniyetinin sosyal düşünce ve tarihçilik alanında yetiştirdiği zirve isimlerden biri olan İbn Haldun (Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun el-Hadrami) miladi 1332 (732 h.) yılının Mayıs (Ramazan) ayında Tunus’ta dünyaya geldi. Köklü ve bilinir bir aileden gelen İbn Haldun’un ataları sekizinci yüzyılda İspanya’nın Müslümanlarca fethi sırasında Yemen’in Hadramevt şehrinden Endülüs’e gelmişler ve orada yerleşmişlerdi. Burada bulundukları süre boyunca Sevilla’nın önde gelen ailelerinden olan Haldunlar, on üçüncü yüzyılın ortalarında Hristiyan Avrupalıların karşı ilerleyişleri yüzünden diğer pek çok Müslüman aileyle birlikte Kuzey Afrika’ya göç ettiler ve Tunus’a yerleştiler.
Tahmin edileceği gibi İbn Haldun çocukluğundan itibaren seçkin hocalar nezaretinde iyi bir eğitim gördü. Tefsir, hadis, fıkıh ve kelam gibi temel İslami ilimlerin yanı sıra, matematik, mantık, tabiat felsefesi ve metafizik alanlarında da kendini yetiştirdi. İbn Haldun’un bu ilimlere vukufiyeti, baş eseri olan Mukaddime’nin zamanındaki bütün ilimlerin temel meselelerini, inceliklerini ve tarihsel gelişimini anlattığı ilimler bahsinden de anlaşılmaktadır. Haldun ailesinin siyaset çevrelerine yakınlığı, aynı zamanda, İbn Haldun’un diplomatik yazışmalar, maliye ve muhasebe gibi kamu yönetimine dair ilimlerde de uzmanlaşmasını sağladı.
On yedi yaşındayken anne ve babasını Kara Veba salgınında kaybeden İbn Haldun, aile çevresi, etkileyici zekâsı ve aldığı kuvvetli eğitim sayesinde kısa zamanda siyaset çevrelerinde adını duyurdu ve yirmi yaşından itibaren Tunus, Fas, Cezayir ve Granada’da, farklı idareler altında bürokrasinin muhtelif seviyelerinde görevler üstlendi. Dehası ve becerisiyle bulunduğu yerlerde hemen dikkatleri üstüne çeken İbn Haldun kıskançlıkların ve siyasi oyunların da kurbanı oldu. Hatta bir defasında siyasi bir komplonun tarafı olmakla itham edilmiş ve yirmi iki aylık bir zindan hayatının ardından sultanın ölümü ile serbest bırakılmıştı. Ne var ki, bu hususta bütün suçu İbn Haldun’un rakiplerine atmak da doğru değildir. Zira zaman zaman İbn Haldun’un da bu tür entrikalar içerisinde yer aldığı ve kendisine karşı ittifaklar kurulmasına neden olduğu anlaşılmaktadır.
İbn Haldun’un bu istikrarsız siyasi kariyeri, elli yaşında hayatının son yirmi yılını geçireceği Kahire’ye gidene dek böyle sürdü. Tarihin cilvesine bakın ki, kendinden önce pratik siyasette başarısız olmuş büyük siyaset filozofu Eflatun gibi İbn Haldun da, siyasete dair sahip olduğu tüm dünyayı kendine hayran bırakan o teorik vukufiyetine rağmen, pratik siyasette aradığı başarıyı elde edememişti. İbn Haldun 1383 yılında zamanın en büyük ve mamur şehirlerinden biri olan Kahire’ye geldi. Ünü kendinden önce Kahire’ye ulaşan İbn Haldun’a şehre gelir gelmez Ezher Üniversitesi’nde hocalık teklif edildi; bir süre sonra da burada Maliki Başkadılığına atandı. 1406 yılındaki vefatına kadar, siyasetten nispeten uzak kalmanın getirdiği sükûnet içerisinde, Kahire’de ilimle ve talebeleriyle meşgul olan İbn Haldun’un 1400 yılında Şam’da bulunduğu bir sırada Şam’ı muhasara eden Moğol İmparatoru Timur ile yaptığı meşhur görüşme tarihçiler tarafından özellikle vurgulanan bir husustur. Zira bu görüşme alelade bir biyografik detay gibi değil, tarihi ‘yapan’ ile ‘yazan’ın eşine ender rastlanır bir buluşması olarak hep algılanagelmiştir. Belki de böyle bir temasın tarihteki en yakın örneği büyük Alman filozof ve tarihçisi Hegel’in 1806’daki Jena Savaşı sırasında Napolyon’u uzaktan görüşüdür. Timur’un kampında otuz beş gün kalan İbn Haldun da otobiyografisinde bu görüşmeye büyük önem vermiş ve görüşmenin detaylarını okuyucularla paylaşmıştır.
Geriye dönüp bakıldığında İbn Haldun’un hayatının belki de en önemli safhası, onun 1374-78 arasında, henüz Mısır’a gitmeden önce, Kuzey Afrika’nın inişli çıkışlı siyasi keşmekeşinden kendini bir süreliğine de olsa kurtararak ailesiyle birlikte İbn Selame kalesinde, Benu Arifin bedevilerinin arasında geçirdiği dört yıllık ‘geri çekilme’ dönemidir. İbn Haldun meşhur eseri Kitabu’l-İber adlı dünya tarihi kitabını burada yazmaya başlamıştır. İber’in giriş kısmını oluşturan ve İbn Haldun’un kendi hayatında dahi İber’den müstakil bir şekilde meşhur olan Mukaddime adlı eserinin ilk şeklini de, kendi ifadesine göre beş aylık bir zaman zarfında burada tamamlamıştır. İbn Haldun’un Mukaddime’de resmettiği şekliyle bedavet şartlarına ve bedevilere duyduğu sempatinin arkasında İbn Selame kalesinde yaşadığı huzur dolu dört yılın ve burada kendisine bedevilerce gösterilen misafirperverliğin etkisi göz ardı edilemez.
Düşüncesi
İbn Haldun’un siyaset felsefesi ‘değişim’ nosyonu etrafında örülmüştür. Ona göre toplumsal ve siyasal değişim iki sabit nokta ya da durum arasındaki hareket değildir. Tam aksine toplumsal değişimin kendisi varoluşsal bir değere sahiptir. Toplumlar ve siyasal örgütler, tıpkı bir organizma gibi, daimi bir metamorfoz içerisindedirler. Başka bir deyişle, toplum ve siyaset söz konusu olduğunda sabit noktadan veya durumdan bahsedilemez. Var olan tek şey sürekli ve düzenli dönüşümdür. Sosyal hayatta bu daimi metamorfoz kendini, yine bir organizma gibi, bir siyasal toplumun vücuda gelmesinin ardından farklı safhalardan geçerek (doğar, büyür, yaşlanır, ölür) nihayet bulması şeklinde gösterir. İbn Haldun’a göre bu yaşam döngüsünün süresi üç nesil ya da yüz yirmi yıldır.
Siyasal toplumların bu döngüsel, dolayısıyla öngörülebilir değişimi maddi imkânlar, ahlaki değerler, dindarlık, psikolojik özellikler, ilimler ve sanatlar gibi birtakım parametreler üzerinden takip edilir. Ancak toplumsal ve siyasal değişimin motoru tek bir unsurla ifade edilir: Asabiyet. Asabiyetin nasıl tanımlanması ve hatta diğer dillere nasıl tercüme edilmesi gerektiği konunun uzmanları arasında yıllardır üzerinde uzlaşılamayan bir husustur. Detaylarına girmeden özetlemek gerekirse, zaman zaman sosyal dayanışma, grup hissiyatı, toplumsal ruh, askeri güç gibi ifadelerle karşılanan asabiyet bir insan topluluğunu siyasal bir topluma dönüştüren psikososyal bir ruh, bireyi içinde bulunduğu toplumun anlamlı bir parçası kılan aidiyet hissidir. İbn Haldun’a göre asabiyet kolektif eylemin yegâne kaynağıdır. Dolayısıyla kolektif eylemin en yüksek safhası olan devlet kurma ameliyesi asabiyet olmadan gerçekleşemez.
Ancak güçlü bir asabiyete sahip zümreler devlet kurabilirler. Asabiyete en fazla sahip olanlar da lüks ve konforlu bir hayatın henüz bozucu etkisine maruz kalmamış, maddi imkânlar açısından zayıf olmakla birlikte yüksek bir ahlaka, sağlam bir dindarlığa ve büyük bir cesarete sahip insan gruplarıdır. İbn Haldun bunları ‘bedeviler’, yani köylüler ya da göçebeler olarak adlandırır. Bunun karşısında ise, geniş maddi imkânlara, ileri düzeyde ilim ve sanatlara sahip olmakla birlikte, kişisel cesaretlerini, ihtiraslarını ve dinamizmlerini yitirmiş, ahlaken yozlaşmış ve dinden uzaklaşmış insan grupları yer alır. İbn Haldun’un terminolojisinde bunlar ‘hadariler’, yani şehirliler olarak ifade edilir. Yüksek düzeyde asabiyete sahip bedeviler uzun mücadeleler sonunda bir devlet kurduktan ya da mevcut bir devleti ele geçirdikten sonra bu yeni duruma uyum sağlamaya başlarlar ve zamanla sahip oldukları maddi imkânların getirdiği yozlaşmaya maruz kalırlar. Yani hadarileşirler. Asabiyetleri giderek zayıflar. Üç nesil içerisinde yeni bir bedevi gruba sahip oldukları mülkü, bütün bileşenleriyle birlikte teslim etmek zorunda kalırlar. Ve bu siyasal ve toplumsal döngü, farklı ölçeklerde, sürekli bir şekilde kendini tekrar eder durur.
Bu son derece kısa özetten bile anlaşılacağı gibi İbn Haldun’un terminolojisindeki asabiyet, Arap toplumunda binlerce yıldır kullanılan kabile asabiyetinden oldukça farklıdır. Kabile asabiyeti Hz. Peygamber’in şiddetle reddettiği salt bir şovenizm ve ırkçılık iken, İbn Haldun’un asabiyeti kolektif eylemin yegane kaynağı olan toplumsal bir ruhtur. Hatta peygamberlerin bile nübüvvet mücadelesini yürütürken ihtiyaç duydukları bir manevi güçtür. Kabile asabiyeti dağınık Arap kabilelerinin bir araya gelerek bir devlet kurmalarının önündeki en büyük engel iken, İbn Haldun’un asabiyeti kabile aidiyetlerini aşarak insanların daha üst düzeydeki bir siyasal örgütte, yani devlette birleşmelerini sağlayan bir unsurdur. Dahası kabile asabiyeti haksızlıklarla ve zulümle malul iken, İbn Haldun’un asabiyeti güzel ahlakla, asaletle, dindarlıkla ve cesaretle birlikte var olur. İbn Haldun’un sözleriyle asabiyet "insanları toplumsal ayrışmadan ve dağılmadan koruyan ilahî sır, birliğin ve anlaşmanın menşei, şer’i maksat ve hükümlerin teminatıdır." (Mukaddime I, 586.)