Makale

Kaçımız Berat Ettik

Kaçımız Berat Ettik...

F. Feyza Güner
Din Hizmetleri Uzmanı

Batı’da 1215 yılında İngiltere kralına kabul ettirilen Magna Carta bildirgesi insan hakları kavramının ilk belgesi sayılmıştır. Bu bildirge halkın kendi kralına karşı olan haklarını ele almış olup evrensel bir özelliği bulunmamakla birlikte daha sonra ortaya çıkan pek çok insan hakları bildirgesine temel teşkil etmiştir. Bunu yaklaşık beş yüzyıl sonra insanların yaşayışlarında, hayati konularda eşit haklara sahip oldukları fikrinin pekişmesiyle kendi kişilik ve mutluluklarını iradeleri ile özgürce geliştirebileceklerinin açıkça belirtildiği Amerika Bağımsızlık Bildirisi izlemiştir. İnsanların doğuştan sahip olduğu doğal hakların yanında ilk kez seçme seçilme hakkı gibi siyasi haklarından da söz edildiği Fransız İhtilali ile Avrupa’da insan haklarının uygulanması alanında yeni bir çığır açılmıştır. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları ülkelerin anayasal düzenlemelerine dâhil edilmiştir. Pek çok ülkenin onayladığı otuz maddelik İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun girişimiyle oluşturulmuştur. Sivil, siyasi, ekonomik ve sosyal hakları içeren bu beyanname ile insan hakları uluslararası bir boyut kazanmıştır. (Encyclopedia Americana, Grolier Incorporated, c. 18/92-94; c. 8/589-595; c. 11/765-768; c. 27/454-455, 1984.) Bu bildirgenin yayınlandığı 10 Aralık her yıl "Dünya İnsan Hakları Günü" olarak anılmaktadır.
Günümüzde devletler insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak, insan onurunun, öz saygısının yok edilmesini önlemek için anayasalarına maddeler eklemekte, çeşitli özgürlük bildirileri yayınlamaktadırlar. Ancak bu söylemleri zaman zaman "yapmadıkları/uygulamadıkları şeyleri söylemekten" (Saff, 61/2.) öteye gitmemektedir. Teori ile pratik örtüşmemektedir. Tıpkı yıllardır Gazze’de görmezden gelinen Filistinliler’in, "insan hakları skandalı" olarak tanımlanan Guantanamo kampında kötü şartlara ve uygulamalara maruz kalarak işkence gören tutukluların, Bosna-Hersek Savaşı’nda tecavüze uğradığından dolayı kürtaj için fetva isteyenlerin; Sudan’da, Somali’de açlıktan ölen insanların, Arakan’da uygulanan zulümle "şehri dolduran cesetlerin", Sierra Leone’deki iç savaşta kullanılan çocuk askerlerin, ampute edilmiş çocuk ve gençlerin görmezden gelinmesi gibi.
Çok eskilerde değil 50’li yıllarda sadece derilerinin rengi nedeniyle aşağılanıp hor görülenler "İnsan olduğumuzun farkına varmaları için mücadele ediyoruz." (Malcolm X Konuşuyor, Çev: Baki Alkaçar, Nehir Yayınları, s. 65.) diyorlardı. Beyazın sadece bir renk olup sosyal statü olmadığını kabullenemeyen Batılılar, otobüsün sadece arka kısmını zencilere ayırıp, aynı lokantadan yemeyerek, aynı lavaboyu, tuvaleti kullanmayarak, okullarını ayırıp (Recep Şentürk, Malcolm X, İlke Yayıncılık, s. 129.) çocuklarının arasında bile sınıfsal bir ayrım oluşturmaya çalışırken, Ebu Zer el-Gıfari bir tartışma anında bir anlık gafletle Bilal-i Habeşi’ye "kara kadının oğlu" diye seslendiğinde Hz. Peygamber’in uyarısına maruz kalmış ve büyük üzüntü duyup derhâl yanağını toprağa yaslayarak "Bilal basmadıkça yerden kalkmam." (Tecridü’s-Sarih, İman, 28.) demişti.
Kur’an’daki insan kavramı sadece görevleri değil aynı zamanda hakları da içermektedir. (Perviz Manzur, İslam ve Batı, çev. Y. Z. Cömert - İ. Durdu, İnsan Yayınları, s. 45.) İslam öğretisine göre insanlar hiçbir ayrım gözetmeksizin temel hak ve hürriyetlere doğuştan sahiptirler. Amaç sahip olunan bu hakların korunmasıdır. Din, can, akıl, nesil ve malları korumak olarak beş madde hâlinde sınıflandırılan bu hakların yokluğu düşünülemez. (Gazali, Mustasfa, çev. Y. Apaydın, Rey Yayıncılık, c. 1, s. 333.) Gönderilen tüm peygamberlerin getirdikleri şeriatlar da bu hakları korumaya yöneliktir. (Abdülkerim Zeydan, Fıkıh Usulü, çev. R. Özcan, s. 354; A. Hamdi Akseki, İslam Dini, s. 88.) Ki bu beş maddeye bazı âlimler insan şerefinin korunmasını da eklemişlerdir. (Muhammed Tâhir b. Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi, çev. M. Erdoğan - V. Akyüz, s. 139-143.) İslam bilginleri tarafından 7. yüzyılda bir hukuk kaidesi olarak da belirlenen bu ilkeleri çiğnemek haramdır ve cezası da ağırdır. (Gazali, age, c. 1, s. 333.) Sadece barışta veya hayattayken değil savaşta ve öldükten sonra da insanın onurunu, şeref ve haysiyetini korur İslam öğretisi. Bu yüzden bir kimsenin hayattayken veya ölümünden sonra organlarını kesmek caiz görülmemiş, aç-susuz bırakmak, talan etmek, elindeki malları gasp etmek haram görülmüştür. (Vehbe Zuhayli, İslam Fıkıh Ansiklopedisi, Risale Yayınları, c. 8, s. 443.) Yaratılmışların en şereflisi olan insan, bir başkasının yaşamı, inancı, düşüncesi, nesli, mal-mülk edinmesi, şeref ve haysiyetinin ortadan kaldırılmasına yönelik her türlü eylemle bir nevi "insanlığı çalarak" aşağıların aşağısı durumuna gelmektedir.
İyilik ve kötülükten yana işlenen her şeyi önümüzde göreceğimiz, ne küçük ne de büyük yapılan hiçbir şeyin unutulmadığı gün, her insan dikkatsizce sarf ettiği her bir sözün hesabını vermeyecek mi? Kimseye zulüm olunmayan, herkesin kazandığı ile karşılandığı o gün geldiğinde gözler, kulaklar, eller ve ayaklar yapılanlara şahitlik etmeyecek mi? (Âl-i İmran, 3/30; Kehf, 18/49; Kamer, 54/53; Bakara, 2/281; Fussılet, 41/20–23; Nur, 24/24.) İnsanlığı çalınmış olanlarla (Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev. D. Hattatoğlu - E. Özbek, Ayrıntı Yayınları, 1995, s. 24.) o gün yüzleşmeyecek mi?
İnsanın özüdür onur. Yerinden yurdundan edilip kovulur, mülteci olursa sığınacak bir yer arar, kırılır, ezilir, aşağılanırsa izzetinefsini kurtarmak için çözüm arar. Çözüm; Japonlar’ın başarısızlık nedeniyle yok olduğunu düşündükleri onurlarını harakiri yapmakla kurtarmaya çalışmalarında veya savaşta yenilen kumandanın parmağındaki yüzükten zehir içerek, bazılarının kendini asarak ya da nehre atarak hayata son vermesiyle izzetinefislerini kurtarmaya çalışmalarında değildir. Yaratılmışların en mükemmeli olarak yaratılan insanın, çözümü Yüce Yaratan’da araması gerekir. Çözüm, bazen Peygamberimizin Taif’te hakarete uğrayıp, taşlandığında yaptığı gibi dua etmektir: "Allah’ım! Gücümün zayıflığını, insanlara karşı takatimin ve gücümün azlığını sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin merhametlisi! Sen zayıfların Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Sen beni kimin eline bırakıyorsun? Bana kötü muamele yapan yabancıya mı? Yoksa beni eline bıraktığın düşmana mı? Bu, senin bana karşı bir öfkenden ileri gelmiyorsa ben buna aldırış etmem… (İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Ankara: DİB Yayınları, 2005, s. 108.) Ya da hicret etmek onun Mekke’den Medine’ye gitmesi gibi, Kâbe’yi putlardan temizlediği gibi kutsala asıl değerini vermek, bazan "lekum dînukum ve liye dîn" (Kafirun, 109/6.) demek, bazen Hz. Âdem’in çocukları Habil’in Kabil’e söylediği gibi "Sen beni öldürmek için elini kaldırsan da benim sana elim kalkmayacaktır." (Maide, 5/28.) diyebilmek, Hz. Hacer ile oğlu İsmail gibi şehirdeki yaşamlarını bırakarak çöllere yönelmek, bazen ifk hadisesinde Hz. Aişe gibi "Ben Rabbimden başkasına teşekkür etmem." (Buhari, Şehadat, 15.) demek, kimi zaman Hz. Musa gibi zalime karşı direnmek, Hz. Lut gibi gelen misafirlere (meleklere) kol-kanat gererek kavminin onları incitmelerini engellemek… Bazen de bir mucize gelir Rab katından; tıpkı Hz. Meryem’e bağışlanan Hz. İsa’nın beşikteyken konuşarak Meryem’i onurlandırması gibi…
Çocukken yenen bir tokadın içte doğurduğu hezeyanlar çabuk unutulur mu? Ya ilkokul yıllarında arkadaş gruplarından dışlanmışlığın, takılan lakapların yürekte bıraktığı burukluk? Bedenindeki bir engel nedeniyle alay edilmek… Çocuk işçiler, çocuk gelinler… Birlikte bir ömür geçirmek için aynı yastığa baş koyarken atılan bir tokat… Onlarca yıl yaşanan hayat tecrübesi ve çocuklara verilen emeklerin bir anda silinerek yaşlılık döneminde "işe yaranmadığı, evde bir yük olduğu" hissinin sıkça yüze vurulması… İşyerinde uygulanan yıldırma politikaları, kişinin mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedeleyen, kendine yönelik kuşkularını artırarak kendine güven duygusunu yitirmesine sebep olan mobbing… Kişinin kendine duyduğu öz saygının, izzetinefsin yok edilmesi. Ve bunun uzantısının devasa yıkımlara yol açacağının düşünülmemesi. Tıpkı Kaşağı’nın küçük "Hasan"ı gibi işlemediği bir suçun yükü altında o küçücük yüreğin onurunun hayatıyla son bulması, Diyet’in "Koca Ali"si gibi kolun verilip özgürlüğün kazanılması. Oysa bilmeliydik bir kötülük gördüğümüzde elimizle, gücümüz yetmezse dilimizle mâni olmamız gerektiğini. Hiç olmadı kalbimizle buğz etmemiz gerektiğini bilmeliydik. (Müslim, İman, 78; Ebu Davud, Salat, 248.)
Kırılan kalpler aslında bir nevi kırılan onurlardır. O yüzden helallik istemez miyiz? O yüzden senden bir şey istediğinde veremiyorsan isteyeni güzel sözle geri çevir öğretisini uygulamaz mıyız? O yüzden mazlumun duasıyla Allah arasında perde olmadığını bilerek demez miyiz, zulüm ile abat olanın ahiri berbat olur. Yaratıcının huzuruna kul hakkıyla çıkmamak için değil midir tüm bunlar?
Eğer "Müslümanım" diyorsak dünyanın neresinde olursa olsun en temel haklarından mahrum bırakılanları; açlığa, yoksulluğa, sefalete mahkûm edilenleri, zulme uğrayanları, emeği sömürülenleri, bir kadına, çocuğa, yaşlıya uygulanan şiddeti, ibadet etme hakları ellerinden alınanları, sadece düşünceleri nedeniyle tecrit edilenleri, kılık kıyafet nedeniyle en temel hakları (öğrenim, çalışma vs.) engellenenleri, kökenleri nedeniyle dışlananları, toplumsal aidiyet yakalamak için çırpınan insanları görmezden gelemeyiz. Aldığımız her nefesin hesabını vereceğimize inananlar olarak o insanların dışlanmışlığına, yürek acılarına, sosyal yıkılmışlıklarına karşı kör, sağır ve dilsiz olamayız.
Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çektiğimizde (Tirmizi, Kıyame, 25.) acaba kaçımız berat edebiliyoruz? Acaba kendimiz için istediğimizi en son ne zaman kardeşimiz için de isteyerek gerçek anlamda iman etmiş olduğumuzu hissettik? (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71.) Savaşta esir aldıklarımıza bile kendi yediğimizden içtiğimizden vermemiz gerektiği (İnsan, 76/8, 9; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. S. Tuğ, İstanbul 1993, c. I, s. 227.) öğüdünün ne anlama geldiğini hiç düşündük mü? Yoksa bir insanı öldürenin tüm insanlığı öldürmüş gibi olacağı (Maide, 5/32.), boynuzsuz koyunun hakkının boynuzludan alınacağı (Müslim, Birr, 15.), insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğu (Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 1/145.) ilkelerini düstur edinmiş bir inancın mensupları olarak her türlü haksızlığın önüne geçmekte önderlik etmemiz gerektiğini unuttuk mu?