Makale

Avrupa'nın İslam ve Müslüman Korkusu

Avrupa’nın İslam ve Müslüman Korkusu

Dr. Müşerref Yardım
Araştırmacı/Akademisyen

Çok kültürlü karaktere sahip Avrupa toplumlarında uzun bir zamandır "kendinden olmayana ve kendine benzemeyene" karşı tabiri caiz ise bir cadı avı başlamıştır. Bu durum özellikle Müslümanlar için geçerliliğini daha da korumaktadır.
İslam dininin birçok Avrupa ülkesinde resmen tanınmış dinler statüsünde olması ve İslam’ın nerdeyse ikinci din olup Müslüman nüfusunun günden güne artmasına rağmen Avrupa ülkelerinde buna paralel olarak Müslüman korkusu ve endişesinde de gözle görülür bir artış görülmektedir. Müslümanları hâlâ göçmen, yabancı görerek onları "ötekileştirme" siyaseti uygulanmaktadır. İslam ve Müslümanlar, Avrupa toplumlarında, değerleri ve geçmişleriyle asla bağdaşmayacak birer yabancı unsur olarak tanıtılmaktadır. Bu tip söylemlerin başta aşırı sağcı partiler tarafından benimsendiğini, diğer partiler tarafından da farklı ölçeklerde dile getirildiğini görmekteyiz.
Batı, İslam’ı ve Müslümanları eleştirme, kınama, onlardan korkma ve endişe duymayı ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmektedir ve İslam korkusu anlamına gelen İslamofobi kavramının ifade özgürlüğüne vurulmak istenen bir pranga olduğu düşüncesindedir.
İslamofobi kelimesinin kullanımı yeni olmasa da bariz bir şekilde ilk kullanan Runnymede Trust, olmuş 1997’de yayınladığı "Islamophobia: A Challenge for us all" adlı raporunda; İslamofobyanın İslam’ı şiddet yanlısı, Batı düşücesiyle bağdaşmayan yabancı unsur gibi öne çıkan bazı özelliklerini sıralamaktadır. Avrupa Konseyi’nin 2005 yılında yaptığı İslamofobi tanımı ise "İslam’dan endişe ve İslam’a, Müslümanlara ve bunlarla alakalı her şeye önyargı duyma" olmuştur. 11 Eylül saldırılarına kadar nadir kullanılan bu kavram, bu tarihten itibaren iyice yaygınlaşmış durumdadır.
Bugün birçok uluslararası raporda İslamofobi veya İslam karşıtlığının altı çizilerek belirtilmekte ve bu yüzden Müslümanların dışlanma ve ayrımcılığa uğradıkları söylenmektedir. Örneğin, geçen yıl Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International)’ın 2012 yılı raporunda "Müslümanların, inançları yüzünden Avrupa’da ayrımcılığa maruz kaldıkları" ifade edilmektedir. Bir başka örnek ise geçtiğimiz günlerde yayınlanan ENAR (Avrupa Irkçılıkla Mücadele Ağı) raporunda da Müslümanların İslamofobik tutumlardan dolayı ayrımcılığa, şiddete ve saldırılara uğradıkları ve özellikle Müslüman kadınların inançlarından ve kıyafetlerinden dolayı çifte ayrımcılığa maruz kaldıkları ifade edilmektedir.
İslam korkusunu tetiklemede basının ve medyanın rolü tartışılmazdır. Müslümanlar çoğunlukla gazetelerin ve haber bültenlerinin manşetlerini oluşturmaktadırlar. Örneğin basit bir suçu Müslüman olmayan biri işlediğinde dinine veya etnik kökenine vurgu yapılmadan sadece "suçlu" olarak nitelendirilirken, aynı suçu bir Müslüman işlediğinde haber ilk sayfadan veya manşetten verilip İslam dinine olan aidiyetine vurgu yapılmaktadır. Bu durum, Batı medyasının çifte standartlığını ortaya koymaya yetmektedir.
Avrupa basını Müslümanlardan bahsederken ülke dışında meydana gelen olaylar ve saldırılardan bahsetmekte, toplum hafızası sürekli olumsuz haberlerle şekillenmektedir. Tıpkı dünya medyasında sıklıkla rastlanıldığı gibi Avrupa medyası da Müslümanları; İran devrimi, Filistin İntifadası, Salman Rüşdi olayı, Fransa’daki başörtüsü krizi, Körfez savaşı, Bosna savaşı, Samuel Huntington’un "Medeniyetler çatışması" sonrası tartışmaları, Paul Scheffer’in "çok kültürlülük" draması, 11 Eylül ikiz kule saldırıları, Afganistan’a müdahale, Avrupa ülkelerinde başörtüsü yasağının kanunlaşması, Theo Van Gogh’un öldürülmesi, Londra ve Madrid saldırıları, Danimarka Jyllands Posten gazetesiyle patlak veren karikatür krizi, İsviçre’nin minare yasağı, Almanya Thilo Sarazzin’in İslam karşıtı eseri, Avrupa’nın farklı ülkelerinde yürürlükte olan burka/peçe yasağı, Fransa Charlie Hebdo’nun karikatür krizi, Fransa Muhammed Merah olayları ve son olarak feminist grubun FEMEN gösterisi haberleriyle tanıtmaktadır.
Özellikle 11 Eylül ikiz kule saldırılarından sonra Müslümanlar medyada daha geniş yer almışlardır. Bu tarihten itibaren Müslümanlara karşı söylemler ve tutumlar hız kesmeden artış göstermiştir. İkiz kule saldırılarının etkisi bugün de devam etmektedir: Müslümanlar "terörist" gibi gösterilip "İslami terör" kavramına sürekli vurgu yapılmaktadır. Her ne kadar Europol Avrupa’da meydana gelen terör olaylarının çok az bir bölümünün, örneğin Europol’un 2011 raporunda 249 saldırıdan sadece 3’ünün İslami olduğu ifade edilse de, "Müslümanlar teröristtir" veya "teröristler Müslümandır" tabirinden ısrarla vazgeçilmemektedir.
Avrupa’da Müslüman görünürlüğü de bir başka sorun teşkil etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. Maddesine göre "1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. 2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamusal güvenliğinin, kamusal düzenin, genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir."
Avrupa’da Müslümanların kılık kıyafetleriyle, cami ve minareleriyle, mezarlık talepleriyle, okullarıyla, kitabevleriyle, helal kesim kasaplarıyla, kısacası dinî pratikleriyle birçok kesim tarafından sorun teşkil ettikleri ifade edilmektedir. Hâlbuki yukarıda da altını çizdiğimiz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. Maddesi her kişinin vicdani bir kanaate sahip olmasının yanı sıra, kişiye bu kanaatini dışa vurma veya izhar etme hakkını vermektedir. Bu bir anayasal haktır fakat bugün Avrupa temel hak ve özgürlükler konusunda sınıfta kalmaya devam etmektedir. İster başörtüsü veya burka/peçe yasağı, ister minare yasağı, ister helal kesim veya herhangi Müslüman görünürlüğü kısıtlaması olsun, bugün bu çember daraltmaların mimarları ve savunucuları genellikle "Yahudi ve Hristiyan geçmişe ve değerlere sahip Avrupa toplumlarında" İslami değerlere bağlı yaşamak isteyen Müslümanların yerlerinin olmadığı ve bu nedenle yabancı damgasından kurtulamayacaklarını öne sürmektedirler. Bu fikri paylaşanların başında siyasiler gelmektedir. Müslüman görünürlüğüne siyasiler tarafından sürekli vurgu yapılıp, özellikle seçim malzemesi olarak sunulmaktadır.
Avrupa’da Müslümanların maruz kaldıkları ayrımcılıklara son verilmesinin başlıca yollarından biri Avrupa ülkeleri anayasalarının teminat altına aldığı ve vaat ettiği temel hak ve özgürlüklerin, din ve vicdan özgürlüğünün kayıtsız ve şartsız uygulanmasıyla mümkün olacaktır. Fakat bu özgürlüklerin anayasalarda yerini alması ayrımcılıkların sona ermesi anlamına gelmemektedir. Ayrımcılığa, hakarete, sözlü veya eylemli saldırılara uğrayan Müslümanların, yetkili yerlere şikâyetlerini yaparak seslerini duyurmaları ve hukuki yoldan haklarını aramaları önem arz etmektedir.