Makale

İslam'da İman-Ahlak İlişkisi

İslam’da İman-Ahlak İlişkisi

Prof. Dr. İlyas Çelebi Marmara Üniv. İlahiyat Fak.

İslam dini, insanları dünya ve ahiret saadetine ulaştırmayı amaç edinmiş olup Yüce Allah, gönderdiği peygamberler aracılığıyla bu iki saadetin yollarını göstermiştir. Peygamberler, bize öğrettikleri iman esaslarıyla Allah’ın varlığı, sıfatları, evrenin yapısı, konumu, Allah ile olan ilişkisi, bizim evrendeki konumumuz ve hem Allah’la hem de evrenle olan ilişkilerimizin mahiyetini ortaya koymuş; nereden gelip nereye gittiğimiz konusunda bizi aydınlatmışlardır. Kısaca “iman esasları” olarak kompoze ettiğimiz bu inanç sistemi Allah ve âlemle ilişkilerimizi belirleyen yani hem kozmosla hem de Allah’la münasebetimizin çerçevesini ortaya koyan bir yapıyı ifade etmektedir.
Peygamberler bize ayrıca dünya hayatında varlığımızı doğru konumlandırabilmek, dünyada ve ahirette mutluluğu yakalayabilmek ve ahiret saadetini kazanabilmek için neler yapmak, nasıl yaşamak ve nasıl davranmak gerektiğini öğretmişlerdir. Kur’an bu davranışlar bütünlüğünü “salih amel” terimi ile ifade etmektedir.
Salih amel, “İyi, güzel ve yararlı davranış, dinin buyruklarına uygun amel” demek olup “hasene” diye de isimlendirilir. “Amel-i salih” dinin yapılmasını emir veya tavsiye ettiği iyi, doğru, faydalı ve sevap kazanmaya vesile olan fiildir. Bunun zıddı ise yapılması yasaklanan veya hoş karşılanmayan kötü, zararlı, yanlış ve günaha yol açan fiil ve hareket tarzıdır. Bir insanın yapacağı güzel işler ya Allah’a karşı yerine getirmesi gereken görev ve sorumluluklar türünden olur -ki bunlara “ibadet” denir- ya da doğaya yaklaşım ve insanlara karşı güzel muamele türünden olur -bunlara da “ahlak” adı verilmektedir-. Peygamberimiz bu üçlü yapıyı “iman, İslam ve ihsan” olarak ifade etmiştir. İnanılması gerekenlere iman (akait), yapılması gerekenlere İslam (amel), güzel huy ve davranışları oluşturanlara da ihsan (ahlak) denilmiştir. Buna göre ahlak, İslam dininin esaslarını oluşturan üç bölümünden birini teşkil etmektedir. Söz konusu üçlü yapı Asr suresinde “iman, salih amel ve hakkı ve sabrı tavsiye” şeklinde dile getirilmiştir.
Sözlükte “seciye, tabiat, huy” manalarına gelen “hulk” kelimesinin çoğulu olan ahlak, “insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikleri ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışları” demektir. İslam dini insanı inanç, düşünce, duygu ve davranışları ile bir bütün olarak görür. İman kalbin, düşünce beynin, duygu vicdanın ve davranış da uzuvların ürünüdür. İnsanın bütünlüğü açısından bunların birbirleri ile uyumlu bir bütünlük arz etmesi gerekir. Hz. Peygamber’in hayatını anlatan “sünnet-i seniyye” bu bütünlüğü ifade bakımından mükemmel bir numunedir.
İnsanın hayat felsefesi, düşünce, duygu ve davranışları ulvi gayeler, yüksek idealler ve kapsamlı inançlar çerçevesinde belirlendiği takdirde anlamlıdır. Kur’an ve sünnet Müslümanların hayat felsefesini bu yönde belirlemiş, iman ve amel yönünden onlar için gerekli olan çerçeveyi çizmiştir. Bu genel çerçeve ihmal edilerek insan hayatı öfke, gazap, merhamet, şefkat, asabiyet gibi duyguların kontrolüne bırakılacak olursa, oradan insanın şahsiyet bütünlüğü, mürüvvet, fütüvvet ve dolayısıyla saadet-i dareyn çıkmaz.
Kur’an, iman esasları gibi ahlak konularını da sistematik bir şekilde ele almamakta, buna karşın mükemmel bir ahlak sistemi oluşturabilmenin malzemelerini vermektedir. Salih amel kavramı namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, haramlardan sakınıp ilahî emirleri yapmak gibi sadece Allah’a karşı vazifeleri değil; iyilik, takva, maruf, sıdk, ihsan gibi insanlara karşı görev ve sorumlulukları da kapsamaktadır. Kur’an’da: "Kim muhsin olarak -yani iyi ve güzel davranışlarda bulunarak- yüzünü Allah’a çevirirse, onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır ne de üzüntü çekerler." (Bakara, 2/111-112.) buyurulmakta; din güzel bir ağaca benzetilerek, bunun kökünün iman, gövdesinin amel, meyvelerinin de ahlak olduğu temsilî bir şekilde ifade edilmektedir. (İbrahim, 14/24-25.)
Başta Kütüb-i Sitte olmak üzere hadis literatüründe “Hüsnü’l-huluk”, “Edeb”, “Birr” gibi bölümlerde Hz. Peygamber’in ahlak konusundaki tutumu, öğütleri ve amellerin amacının rıza-yı Bari olması gerektiği bildirilmektedir. Örnek olarak Rasul-i Ekrem’in şu hadisleri zikredilebilir:
“Bir kimse iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında da üzüntü duyabiliyorsa, artık o gerçekten mümindir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 398.)
Sahabilerden biri bir gün Hz. Peygamber’e gelerek “Hangi tür Müslümanlık daha faziletlidir?” diye sorar. Rasul-i Ekrem: “Müslümanların elinden ve dilinden emin oldukları kişinin Müslümanlığı” (Buhari, İman, 4-5.) diye cevap verir. Bir başka zaman ise kendisine “Hangi tür Müslümanlık daha hayırlıdır?” diye sorulur ve Efendimiz (s.a.s.): “Tanıdığın ve tanımadığın kimselere ikramda bulunman ve selam vermendir.” (Buhari, İman, 6.) buyurur. İman-ahlak ilişkisi konusunda ise: “Sizden biri kendi nefsi için istediğini, mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”, (Buhari, İman, 7.) “Fitneden korunma dindendir.”, (Buhari, İman, 12.) “Hayâ imandandır.”, (Buhari, İman, 16.) “Cihat imandandır.”, (Buhari, İman, 26.) “Beş vakit namaz kılmak imandandır.”, (Buhari, İman, 40.) “İnsaflı olma, selâmı yayma ve infakta bulunma fiillerini kendinde toplayan imana sahiptir.” (Buhari, İman, 20.) buyurmaktadır.
Kur’an ve hadislerdeki vurgudan da anlaşıldığı üzere İslam dininde iman ile güzel ahlak arasında sıkı bir ilişki söz konusudur. Meşhur örneği ile İslam bir ağaca benzetilecek olursa iman bunun köklerini, salih amel gövdesini ve güzel ahlak da yaprak, çiçek ve meyvelerini temsil etmektedir. Şüphesiz kök ve gövdenin varlık nedeni ve nihai hedefi meyvedir. Dolayısıyla insan ancak onunla beklentilerine ulaşmış olur. Müslümanlıkta da bütün sistemin odaklandığı nihai hedef “mekârim-i ahlakı tamamlamak”tır. (Malik b. Enes, Muvatta, Hüsnü’l-huluk, 1.)
Teorik esas böyle konulmuş olmakla beraber, konjonktürel ve tarihî şartlar farklı geleneklerin oluşmasına neden olmuştur. Bilhassa İslam tarihinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan Haricilik ve Mutezile gibi mezheplerin amelleri imandan bir cüz kabul ederek, davranışları sebebiyle insanları tadlil ve tekfir etmeye kalkışmaları ve bunlara tepki gösteren Mürcie’nin iman ile amel arasındaki irtibatı koparması teoriden sapmaya neden olmuştur. İki görüşün ortasını bulmaya çalışan ehlisünnet kelamcıları, Selefiyye’nin itirazına rağmen söz konusu kavramlar arasında mütesahil bir ilişki tesis etmeye çalışmışlardır.
Ahlak, davranış boyutuyla amele, duygu ve değer boyutuyla da imana dâhil edilebilir. Dolayısıyla iman-amel ilişkisi dediğimizde her üç esasın birbirleri ile irtibatını kastetmiş olmaktayız. İslam, dinin temel hükümlerine inanılmasını, arkasından da bunların uygulamaya konulmasını, bu suretle de imanın hayata yansımasını ister. Bu durum, dinin yaşatılması bakımından önemli olduğu gibi, imanın korunması bakımından da gerekli ve önemlidir. İman, dinî hükümlere yaptırım gücü kazandırırken, amel de imanı korumaktadır. Dolayısıyla imanla amel arasında hiçbir ilişki bulunmadığını ileri süren Mürcie’nin iddia ettiği şekilde ameli gereksiz bulan ve kalbin tasdikinden ibaret olan imanı yeterli sayan bir anlayışı onaylamak doğru değildir.
Bu yaklaşım imanın amelden bağımsız bir tasdik olarak algılanmasının önüne geçememiş, amel küçümsenince de inananlarda imanın eserleri görülmemeye başlamış, İslam ağacı meyve vermez duruma düşmüştür. Bu telakki kelam ilminin önemli problemlerinden biri olan “ef’al-i ibad” meselesine yaklaşım şeklini etkiler olmuştur. Bilindiği üzere ef’al-i ibad meselesi kulun inancıyla ilgili olduğu kadar iyi-kötü, husün-kubuh, sevap-günah gibi amelleri ile de ilgilidir. Buna rağmen kelam literatürü ameli, fıkıh literatürü ise ahlakı dışarıda bırakmıştır. Ahlakın imanla irtibatı koparılınca, ahlak meseleleri amelî düzeyde değil, insanın özgürlüğü, Allah’ın kudret ve yaratıcılığı (Allah’ın ahlakiliği!) bağlamında teorik bir problem olarak ele alınmaya başlanmıştır. İnsanın ne yaptığına değil, nasıl yaptığına yoğunlaşılmış, insanın özgürlüğünü öne çıkaran, Allah’ın kudretini vurgulayan ve arayı bulan ahlak teorileri zuhur etmeye başlamıştır. Bu yapısal değişiklik onu günümüzde olduğu gibi şeklen de Temel İslam Bilimleri ailesinden ayırıp felsefenin bir cüz’ü hâline getirmiştir.
Hâlbuki geleneğimizde ahlak, sadece lafı edilen, teorisi yapılan bir şey değil, aynı zamanda tadılan ve yaşanan bir şeydir; esasında bir “kâl” değil, “hâl” ilmidir.