Makale

Çağın İnanç Problemleri Üzerine Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç ile Söyleşi

Çağın İnanç Problemleri Üzerine
Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç ile Söyleşi

Bir felsefeci olarak inancı nasıl tanımlayabilirsiniz?
Mutlak âlemin insandaki tezahürünü, yani, açığa çıkışını, ben “iman” veya inanç olarak anlıyorum. Mutlak âlemin, insanda iman ile açığa çıkması demek, bu âlemin bilgisini elde etmemiz demek değildir. Çünkü “mutlak âlem” felsefi söylemde Kur’an’ın “gayb” olarak ifade ettiği âlemdir. O zaman inancı, “anlayarak bilme” şeklinde ifade edebiliriz. Ancak inanç en azından bir tür bilme ise mutlak âlem, yani gayb da bilinmediğine göre, mutlak âleme iman nasıl mümkün olur? O hâlde, Kur’an bu hususa ışık tutacaktır; yani vahiyle yol gösterme olduğundan bize gayb hakkında verilen bilgileri anlayabilecek güçte yaratıldığımız için “anlamakla bilebiliriz.” Şayet biz, Kur’an’ın bu hitaplarına kulak verip ön yargısız olarak mutlak âlemin bilgisini elde etmeye çalışırsak bu bizim için mümkün olabilir. Böylece bu alandaki bilgi, tamamen duygusal algıya dayandığı için öznel olup matematiksel bir kesinliği yoktur; ancak “yakini”, yani özne açısından yaşantısal (tecrübi) bir kesinliği vardır. İşte bu türdeki bir bilgi, ancak “iman (inanç)” olabilir. Aşkın alan, mutlak âlemin tezahürüdür; iman ise, aşkın alanın bir tür bilgisidir; buna göre, “inanç” mutlak âlemin insanda açığa çıkmasıdır. İnanmak, Kur’an’a göre “hidayete ermek” demektir. Hidayet ise, birçok yerde “doğru yol” olarak tanımlanmıştır. Bütün bu bağlamlar içerisinde imanın, doğru yolun, kalben kabul edilen ve davranışlara yansıtılan bilgisi olduğunu söyleyebiliriz.
Allah inancı âleme bakışımızı nasıl etkiliyor? Bu çerçevede inananlarla inanmayan yahut müphem bir uluhiyet inancına sahip olanların bakış farklılıklarını yansıtır mısınız?
İnanç, evrene bakışımızı yüz seksen derece değiştirmektedir. Şöyle ki, inançta intisap vardır; bu sebeple ubudiyet idrak edildiği hâlde küfür ve inançsızlıkta intisap olmadığından idrak edilmez. İnanç, insanı inandığı yüce Varlığa rapt eder; böylece bir kuvvet-i istinat oluşturan inanç, inanan kimseyi sağlam bir yere bağlar. İnançsızlıkla ortaya çıkan bakışın insanı nasıl bir cehennem azabına ittiğini Bediüzzaman, İşaratu’l-İ’caz adlı eserinde “Fatiha” suresinin son ayetinin tefsirinde çok çarpıcı bir dille ifade etmektedir. Buna dayanarak konuyu şöyle açıklamak mümkündür: İnanmayan bir şahıs, şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir iyilik beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlar. Evet, dünyanın dertleri çok; bu durumda olan kimse bir medet, bir yardım için sağına soluna bakar, önce eline geçirebileceği unsurlara göz atar, sebeplerle karşılaşır onlardan merhamet diler ancak merhametsizlikle karşılaşır. Sonra gökyüzüne diker gözünü ve oradan yardım diler, orada ise güneş gibi ateş saçan korkunç gök cisimleri ile karşılaşır: her biri, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli hâlleriyle gözüne görünür. İnanmadığı için her şeyi başıboş düşündüğünden nereye baksa her şeyi sahipsiz ve kendi başına veya çeşitli sebeplerle koşup duran cisimler olarak algılayacaktır. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatın ihtiyaçları bağırıp çağırıp gerçekleşmek istiyorlar. Bütün bütün dehşete kapılarak hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder, bakar ki vicdanı, binler arzular, emeller ve elde edemeyeceği umutlarla dolu, bu arzu ve emeller gerçekleştirilmeyi beklerken bağırıp çağırmaktalar, onların gürültülerinden cinnet getirecek bir duruma gelir. Çünkü bütün bu ihtiyaçları giderecek güç ve kabiliyet kendisinde sınırlı, bu ihtiyaç, arzu ve isteklerin gerçekleştirilmesi için yeterli değildir. İşte hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, Allah’a ve ahirete inanmakla ubudiyetini kabul ederek bütün âlemler kudretine teslim olan Allah’a intisap ile bağlanmazsa onun o vaziyetinden cehennem daha serin olmaz mı? Evet, o biçare korku ve heybetten, acz ile titremekten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle me’yusiyetten oluşan bir durumda kendi gücüne bakar, görür ki, âciz ve yetersiz; ihtiyaç ve arzularına bakar, karşılanacak gibi değildir. Çağırıp yardım istese, intisap ettiği, bağlandığı sonsuz kudret sahibi bir kimse olmadığından yardımına gelen yok. Her şeyi düşman, her şeyi yabancı olarak görür. Dünyaya geldiğine bin defa pişman olur, lanet okur. Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girerek ubudiyetini kabullenip inanması ile kalbi ve ruhu iman nuruyla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir duruma dönüşür. O hâlde ubudiyetle Allah’a isnat eden ve O’na bağlanan bir kimse, ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe, o saadetler gittikçe artar ve ona manevi cennetlerin kapıları açılır.
Son dönemlerde ateizm tercihi yapanların sayısında ciddi bir artış olduğu söylenmektedir. Bu bilinçli bir tercih mi, yoksa inanç noktasında doğan boşluğun bir tezahürü mü?
Ateizmin bilinçli bir tercih olabileceğini düşünmüyorum. Belki birkaç kişiyi bunun dışında tutabiliriz. Richard Dawkins gibi. Türkiye’de böyle entelektüel ve bilimsel düzeyde ateizmi savunan var mı bilmiyorum. Diğer taraftan her tercih şüphesiz ki bilinçlidir. Yani bir insan bilinçsizce bir iş yapmaz. Ama arz etmeye çalıştığım gibi burada bilinçli tercih değil derken çoğu zaman ateizmi tercih edenler, bilim ve sefahatten gelen hücumların etkisi ile bu yola sürüklenirler. Bu hususta biz Müslümanlar bize düşen görevi hakkıyla yerine getiremiyoruz. Çünkü ateizme düşen birini biz dışlıyoruz. Hâlbuki asıl merhamete ve şefkate muhtaç olan bu insanlar bizden belki azar ve tehdit işitmektedirler. Biz İslam’ın bize yüklediği manevi görevleri hakkıyla yerine getirip şahsi çıkarlarımızdan kendimizi kurtarabilirsek ve bu insanlara nefret ve gazapla değil, şefkat ve sevgiyle yönelirsek zannedersem bunlar o zaman hakikati göreceklerdir. Kur’an’daki şu ilahî beyanı sürekli unutuyoruz: “Şüphesiz ki Biz, Benî Âdemi saygın bir varlık olarak yarattık. Karada ve denizde olanları onların emrine verdik. Yine onlara güzel rızıklar ihsan ettik. Böylece onları birçok yaratıklarımıza üstün kıldık.” (İsra, 17/70.) Biz bu ayeti sanki şöyle anlıyoruz: “Biz, Müslümanları saygın varlıklar olarak yarattık. Karada ve denizde olanları onların emrine verdik. Yine onlara güzel rızıklar ihsan ettik. Böylece onları birçok yaratıklarımıza üstün kıldık.” Eğer Allah dileseydi, Müslümanların üstünlüklerine kimse engel olamazdı. Ama Allah imtihan meydanını bütün insanlara açtığı için bizler de diğer insanlar kadar ancak bu saygınlıktan pay alırız. Elbette ki, Hucurat suresindeki, “Allah katında üstün olanınız en çok takva sahibi olanınızdır.” ayetini de hatırlamamız lazım.
Sanayileşme ile birlikte çağımız insanı haberleşmeden ulaşıma kadar teknolojik alanda birçok imkâna erişti. Bununla birlikte bu imkânlar insanları yeterince tatmin etmemekte, çözüm olarak kimileri uzak doğu dinlerine sığınmaktadır. Neden insanlar İslam dini ve onun dinginleştirici ibadet hayatı varken uzak doğu dinlerinin ritüellerine özenti duyuyorlar?
Budizm ve Şintoizm gibi uzak doğu dinlerinde biraz manevi hayata vurgu vardır. Modernite ile çağımızdaki küresel kültürde maneviyat ve inanç kaybolduğundan insanlar bir şekilde manevi ihtiyaçlarını karşılamak için bu dinlere sığınmaya çalışıyorlar. Kişisel kanaatime göre bu dinlerdeki maneviyat günümüz insanının inanç arzusunu tatmin edecek boyutta değildir. Ayrıca uzak doğu dinlerine olan yönelme bir moda gibi gelip geçicidir. Ancak insanın içine doğan şüpheli durumlar da yok değildir: Aklımdan geçen bu şüpheli durumu müsaade ederseniz şu soruyla dile getireyim: Acaba İslamiyet’in yayılma hızını kesmeye çalışanlar mı bu tür yönelimleri modalaştırmak için çalışıyorlar?
İnanç tartışmalarının birçok veçhesi olduğunu görüyoruz. Felsefi, kelami tartışmalar bugün popüler kültür, dünyevileşme vb. nedenlerle eskisinden farklı bir boyutta tartışılıyor. Bu husus sizce konjonktürel mi?
Aslında ben bu hususun çok üzücü olduğunu belirtmek isterim. Çünkü bugün Müslüman âlimler maalesef Batılı kaynaklardan beslenerek insan ve toplum bilimlerinde eser üretmektedirler. Bu da Batılı kavramları bizim düşünce dünyamıza çekmektedir. Bizde kullanılmayan kavramlar kullanılmakta veya geçmiş büyük âlimlerimizin kullandığı kavramlar Batılı yeni uydurma kelimelerle ifade edilmektedir. Bu da düşünce yapımızı bozmaktadır. Keşke bu durum konjonktürel olsaydı. Mesela bir örnek vereyim: Bizde insanın davranışlarından sorumlu olduğu gerçeği “cüz’i ihtiyari” kavramı ile ifade edilmektedir. Batı’da ise buna “insan hürriyeti” veya yeni uydurulan kelime ile “özgürlüğü” denmektedir. Bizim geçmiş âlimlerimiz o kadar hâşâ aptal mıydı ki bu kelimeyi kullanmayıp buna “cüz’i ihtiyari” demişlerdir? Bunun önemli bir sebebi vardır; Kur’an, zihniyetimize bizim başıboş bırakılmadığımız ve dolayısıyla Allah’a karşı “hür” olmayıp “abd” olduğumuz fikrini yerleştirmektedir. Onun için insan “hür” olarak algılanmaz. Biz her zaman için Allah’ın kuluyuz; kul nasıl hür olabilir? Allah’a kul olmanın ne kadar lezzetli ve zevkli bir “hâl” olduğunu yaşayarak hissetmemiz gerekir. Ayrıca Allah’a kul olan başka hiçbir şeye boyun eğmeyeceği için kâinatta “hür” olur.
Çağımız düşünce akımları içinde, insanımızı inanç bakımından olumsuz etkileyen en önemli ekoller nelerdir; bunlara karşı insanımıza inancıyla barışık yaşayabilmesi için neler önerebilirsiniz?
Bu hususta günümüzde en önemli akım, denebilir ki, “lehviyyat”tır. Yani fikir ve düşünce hareketleri o kadar da tehlikeli değildir velev ki ateizm bile olsa. Ama bizde “lehviyyat” olarak tanımlanan insanın gaflete düşerek, günlük olaylar içinde sürüklenmesi ve dünya hayatının günümüzde çok süslü ve çekici bir duruma getirilmesi insana ve özellikle de gençlere maalesef dini ve inancı unutturmaktadır. İnternet, medya, televizyon, nefsani çekici ve şehvet uyandırıcı unsurların tehacümü (yani her taraftan insanlara âdeta hücum ettirilmesi) gibi şeyler insana ahireti unutturuyor. Müslüman bunlara karşı uyanık olmalı.
İslam’ın ahiret inancına özel bir önem verdiğini biliyoruz. Genel olarak da insanlar ahirete inandıklarını söylüyorlar. Fakat bunun zaruri tezahürlerini, kişisel ve toplumsal hayatta yeterince göremiyoruz. Sizce bu neden kaynaklanıyor?
Ahiret o kadar önemli bir inanç konusudur ki, İslam’ın ve temelde dinin ruhu hükmündedir. Çünkü bütün sorumluluklarımız, idrak edeceğimiz hakikat ahiret konusunda düğümlenmektedir. Onun için çok canlı ve etkin bir şekilde zihinlere yerleştirilmelidir. Bu hususta da maalesef çok zayıf durumdayız. Şöyle bir iki açıklama ile uzun da olsa bunu işlemek istiyorum, müsaade ederseniz: Mademki Allah var ve kendini peygamberlere vahiy göndererek tanıtmak istemektedir, o hâlde bunun bir de amaç ve hedefi olmalıdır. Bir defa Kur’an, birkaç yerde insanın yaratılıp başıboş bırakılmadığını (Kıyamet, 75/36; Sad, 38/27; Âl-i İmran, 3/191; Mü’minun, 23/115.) ve (iyilik-kötülük hususunda) denendiğini (imtihan edildiğini) belirtmektedir. (Mü’minun, 23/30; İnsan, 76/2.) O hâlde varlığın bir amacı olduğu gibi, Allah’ın ve peygamberliğin insanlara tanıtılmasının da bir hedefi olacaktır. İşte o hedef, sondur ki, Kur’an’ın aynı anlama gelen kavramı ahiret’tir. Zaten kelime anlamı olarak da ‘sonra geleni, veya ‘son’ (olanı) ifade eden ‘ahiret’, İslam dünya görüşünün de temel hedefini oluşturmaktadır. Bu açıdan, insanın dünyadaki davranışlarına, bilinçsel bir kontrol işlevi katmaktadır. Aslında Allah’ı, Kur’an’ın öğrettiği gibi anlayan bir kimse için ahiretin varlığı bir gerekliliktir; yani Kur’an’ın Allah anlayışı, zorunlu olarak ahireti gerektirmektedir. Çünkü Kur’an’a göre, hayatı veren de alan da Allah’tır ve insanı tekrar diriltecektir: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Hâlbuki siz, ölü idiniz; sizleri O diriltti. Sonra sizi öldürecek ve tekrar diriltecektir. Sonunda O’na döndürüleceksiniz. (Bakara, 2/28; ayrıca bkz. Hac, 22/66; Rum, 30/40; Casiye, 45/26.)
Bu hususta ben herkesi Kâf suresini okumaya ve tekrar tekrar okumaya, ezberlemeye, anlamaya ve yaşamaya davet ediyorum.
Son olarak söylemek istedikleriniz varsa lütfeder misiniz?
Dinin özü elbette ki inançtır. İnancı da bir bilgi olarak ifade ettik. Bu bilgiye bilimin de katkısı olacağı şüphesizdir. O hâlde medeniyetin üç önemli unsuru, din, bilim ve düşüncedir. Kimliğimizin inşası toplumumuzun medeniyet seviyesinde yücelmesi bu unsurlarla mümkündür. Bütün bu unsurların insana yararlı olması için güzel kurulmuş bir eğitim sisteminin önemini vurgulamak zorundayız. Bunu anlarsak insanın iç dünyasının zenginleşmesine ve medeniyete dönüşmesine yol açan etkenleri anlayabilir, bunlara saygılı olur ve korumaya çalışırız. Burada bize düşen sorumluluklar da çoktur. Müslüman olarak çok dikkatli olup bu sorumluluklarımızı idrak etmeli ve bunları yerine getirmeliyiz. Aksi hâlde iki günlük dünya hayatı için ebedî ahiret hayatımızı feda etmiş oluruz. Ne büyük bir kayıp!