Makale

Allah'a İmanı Kur'an Nasıl Anlatıyor?

Allah’a İmanı Kur’an Nasıl Anlatıyor?

Ümit Şimşek

Zamanımızın inkâr cereyanları geçmiş dönemlerden çok farklı ve yaygın bir şekilde belirdiği için, inanç konularının ele alınma tarzı hakkında yeniden bir değerlendirme yapmak zarureti kendisini hissettiriyor. Topyekûn bir inkâr probleminin yaşanmadığı, iman konusundaki problemlerin de ekseriyetle yanlış inanç ve hurafeler şeklinde ortaya çıktığı zamanlarda takip edilen ve o zaman için büyük çoğunluğun ihtiyacına cevap veren metotlar bugün yeterli midir? Başta Allah inancı olmak üzere imanın bütün esaslarına tam cepheden hücum eden akımlar karşısında bocalayan zamanımız insanının zihnindeki şüphe ve tereddütlere bu metotlarla ne ölçüde karşı koyabiliyoruz? Hatta daha da ileri gidilerek şunu da sorabiliriz: Bu metotlar, sakın, inanç problemlerinin bu kadar derinleşmesinde bir pay sahibi olmasın?
Bütün iman rükünleri hakkında bu soruyu ele almak sözü fazlaca uzatacağından, şimdilik sadece Allah’a iman konusunu bu sorunun ışığında incelemek istiyoruz.
Ekseriyet itibarıyla biz Allah’a iman konusunu selbi ve sübuti sıfatlar üzerine bina eder ve Allah’ı bu şekilde tanımaya ve tanıtmaya çalışırız. Gerçi her iki gruba giren sıfatların da esas itibarıyla Kur’an’dan alındığında şüphe yoktur; onun için bunlarda bir hata tasavvur etmek mümkün değildir. Ancak Kur’an’ın (ve tabii onun gerçek tefsiri olan Hadisin) bu konuyu açıklayışıyla bir mukayese yaptığımız zaman, bazı eksiklikleri de görmezden gelemeyiz.
Öncelikle, kelamcılarımızın selbi anlatıma ağırlık veren yaklaşımlarının bir problem kaynağı teşkil ettiğini belirtmemiz gerekiyor. Selbi yaklaşım, “ne olmadığını” anlatarak bize Allah’ı tanıtmaya çalışır. Gerçi bu anlatım da yine tamamen Kur’an’a dayanır; fakat Kur’an’ın anlatımındaki ağırlık selbi değil, sübuti sıfatlar tarafındadır. Yani Kur’an bize Allah’ın nasıl bir ilah olduğunu ve ne yaptığını anlatır; ne olmadığı ve ne yapmadığı konusundaki anlatımları ise azınlıktadır ve birincisine tabi durumdadır. Bugün Allah inancının hayatımızda çok fazla etkili olmamasında bizim bu dengeyi tersine çevirmemizin rol oynadığını söylemek herhâlde mübalağa olmayacaktır.
Selbi sıfatlardaki fazla vurguya karşılık, sübuti sıfatlara yaklaşımımızda eksiklik görüyoruz: Allah ezelî hayat sahibidir, her şeyi bilir, her şeyi görür, her şeyi işitir... Fakat bu tabloda bir şeyler noksan değil mi? Allah’ın her şeyi kuşatan rahmeti, hiçbir iyilik veya kötülüğü karşılıksız bırakmayan adaleti, yerden ve gökten hesapsız nimetlerle bizi rızıklandırması, bize kendi kalbimizden daha yakın oluşu, her duamıza cevap vermesi, bizi koruyup gözetmesi ve daha bunlar gibi, bize Allah’ı en sıcak hisler içinde anlatan ve O’nu tanıma iştiyakını aşılayan nice Kur’an ve hadis tasvirleri var ki, onları bu listede göremiyoruz.
Tekrar edelim, geçmişte bu eksiklik bir problem doğurmuyor olabilirdi. İslam cemiyetini ve kültürünü bir bütün olarak düşündüğümüzde, kelamın eksik bıraktığı şeyin tasavvuf tarafından tamamlandığını ve toplumun geneline bu tablonun yine bir bütün olarak aksettiğini söyleyebiliriz. Fakat her türlü inkâr cereyanlarının hücumuna açık durumda olan, buna karşılık İslami altyapısı büyük ölçüde hasara uğramış bulunan bir toplum hakkında bu kadar iyimser olamayacağımız aşikârdır. Bu noktada, doğrudan doğruya Kur’an’a yönelerek onun Allah’ı bize nasıl tanıttığına toplu bir şekilde göz atmak yararlı olacaktır. Biz bu konuya nüzul sırası, mushaf tertibi ve müjde-korku dengesi açısından kısaca göz atmaya çalışacağız.
1. Nüzul sırasına göre
Kur’an’ın ilk olarak inen ayetlerinde göze çarpan en önemli hususlardan biri, Allah’tan “Rab” ismiyle ve muhatabın Allah’a mensubiyetini vurgulamak suretiyle “senin Rabbin” şeklinde bahsedilmiş olmasıdır. İlk ayet “Yaratan Rabbinin ismiyle oku” buyurmakta, aynı surede bunun hemen arkasında yer alan üçüncü ayette de “Rabbüke’l-Ekram” (senin sonsuz lütuf ve cömertlik sahibi Rabbin) ismi gelmektedir. İlk olarak inen sure ve ayetlerde, epeyce bir zaman Rabbüke (senin Rabbin) isminin böylece büyük bir ağırlık teşkil ettiğini, daha sonra Rab tanımına, “doğunun ve batının Rabbi, Arş’ın Rabbi, Şi’ra yıldızının Rabbi, göklerin ve yerin Rabbi” gibi açılımlar getirildiğini, buna paralel olarak da lafza-i Celal’in gittikçe artan bir yekûnda kullanılmaya başladığını ve nihayet Medine döneminde inen surelerde Allah isminin ön plana geçtiğini görüyoruz. Bunu biraz daha açacak olursak:
Kur’an, insana hitap ederken, onu daha ilk anda doğrudan doğruya Rabbiyle muhatap etmiş, sonra kademe kademe rububiyet mertebelerini ona göstermiş ve nihayet “Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır.” (Yunus, 10/3.) gibi ayetlerle, insana, kendisinin ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’ı zat ismiyle ve her şeyi kuşatıcı rububiyetiyle öğretmiştir. Bundan da şu dersi çıkarabiliriz:
Hangi yaşta, hangi çağda, hangi sınıf ve mertebede olursa olsun, insanlara Allah inancını anlatırken, daha ilk andan itibaren onu Rabbiyle doğrudan doğruya muhatap eden ve Rabbinin sonsuz keremiyle baş başa bir kulluğun sıcaklığını ona tattıran bir metot takip etmeliyiz.
2. Mushaf tertibine göre
Kur’an-ı Kerim, daha kapağını açar açmaz bize Allah’ı Rahman ve Rahim isimleriyle tanıtır ve bu isimleri bütün surelerin başında tekrar tekrar bize hatırlatır. Hayatın Fatiha’sı da böyledir: Biz dünyaya geldiğimizde, kendimizi bir anne ve babanın şefkat ve himayesiyle kuşatılmış buluruz ki, bunlar da yer ve göklerin Rabbinin sonsuz rahmetinden bir parıltıdır. Hayatın kendisi gibi, Kur’an’ın da ilahî rahmeti hatırlatan isimlerle başlaması dikkat çekici değil midir? Bununla Kur’an bize açıkça şunu göstermiş oluyor:
Allah’ın bütün âlemleri kuşatan ve her şeyi emrine boyun eğdiren kudreti, size cebir ve kahırla değil, lütuf ve rahmetle yöneliyor, yerin ve göğün bütün nimetlerini önünüze seriyor. İşte sizin Rabbiniz ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah, kudreti ve saltanatı gibi rahmeti de her şeyi kuşatan bir ilahtır. O, size, her nefeste bağışladığı saymakla bitmeyecek nimetleriyle muhabbetini gösteriyor ve sonsuz rahmetine yakışanı yapıyor. Siz de kendinize yakışanı yapın, başkaları önünde eğilmekle insanlığınızı küçük düşürmeyin, kulluğunuzu sadece O’na yönelterek kendinizi O’na sevdirmeye çalışın.
Kur’an-ı Kerim’in bu üslubu açıkça gösteriyor ki, Allah inancını insanlara anlatırken takip edilecek en uygun yol, O’nun rahmet sıfatını öne çıkarmaktır. Elbette ki diğer sübuti sıfatların da bu öğretimde önemli bir yeri olacaktır; fakat kulun Rabbiyle tanışma anında ilk olarak O’nun Rahman ve Rahim isimlerini öğrenmesinin fıtrata en yakın bir metot teşkil edeceğinde şüphe yoktur.
3. Müjde ve korku
Geçmişte hocalarımızın “ceza” unsuru üzerinde fazlaca vurgu yaptıkları ve insanları gereğinden fazla korkuttukları inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Bugün buna tepki olarak gelişen bir anlayış ise, bütünüyle ceza mefhumunu ortadan kaldırmak istidadını taşımakta ve Allah’tan korkulmayacağını açıkça ileri sürmektedir. Her hususta olduğu gibi, bu konuda da Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçüyü tespit ederek buna hassasiyetle riayet etmemiz gerekir. Aksi takdirde, harici tesirler her zaman bizim hissiyatımızı etkileyerek şu veya bu yönde bizi aşırılıklara sevk edebilir.
Peygamberlerin hem müjdeleyici, hem de sakındırıcı olarak gönderildiklerini, Kur’an-ı Kerim’de de iman ve amel-i salihe karşılık olarak mükâfatın, inkâr ve isyana karşılık olarak da cezanın beraberce vaat edildiğini hepimiz biliyoruz. Yüce kitabımız Allah’ın rahmetiyle başlar, fakat yeri geldiğinde O’nun azabını da son derece etkili ifadelerle bize hatırlatır, Allah’tan sakındırır, O’nun nimetlerine inkâr ve isyanla karşılık verenleri O’nun azabıyla açıkça korkutur. Kur’an-ı Kerim, sakındırma meyanında ittika, havf, haşyet, rahbet, işfak gibi birçok kavram kullanmıştır; bunların hepsini birden başka anlamlara havale ederek Allah korkusunu yok saymak mümkün değildir. Burada şu iki noktayı birlikte dikkate alırsak, herhâlde dengeyi yakalamış oluruz:
Birincisi: Yaratılışta esas olan nimetlendirme ve ödüllendirmedir; ceza, ancak inkâr ve isyanla kendisini buna müstehak hâle getirenler için söz konusudur. Şu ayet-i kerime, bu hususu açıkça dile getirmektedir: “Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.” (Yunus, 10/4.)
İkincisi: Allah’ın ve Rasulü’nün sakındırması, insanları dehşet ve çaresizlik içine atan bir sakındırma değil, onları ilahî rahmetin kucağına çağıran bir sakındırmadır: “De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53.) Peygamberimiz (s.a.s.) de bu ayet-i kerimeyi, “Kim ne işlemiş olursa olsun aldırmadan affeder.” şeklinde açıklamıştır. (Tirmizi, Tefsir, 39/2.)
Hz. Ali’nin (k.v.) “Allah’ın rahmetinden ümit kestirmemek, günaha da cesaretlendirmemek” şeklindeki formülü, bu konudaki denge durumunu en veciz bir şekilde ifade etmektedir.
Netice
Allah inancını öğretirken takip edilecek en sağlam, en kestirme ve en verimli yol, hiç şüphe yok ki, Kur’an-ı Kerim’in metodudur. Bu metodun ana hatları ise bizim görebildiğimiz kadarıyla;
1) İlk andan itibaren insanı doğrudan doğruya Rabbiyle muhatap etmek,
2) Öncelikle ve önemle O’nun rahmetini vurgulamak,
3) Müjde ve korku arasında Kur’an’ın ortaya koyduğu dengeyi hassasiyetle korumaktan ibarettir.
Konuşmalarımızda, yazılarımızda, derslerimizde, vaazlarımızda, kısacası her türlü irşat faaliyetlerimizde bu üç esası kendimize rehber yaptığımız takdirde, hem etkili hem de istikametli bir metodu yakalamış olacağımızı ümit edebiliriz.