Makale

Komşuluk Ahlakı

Doç. Dr. İsmail Karagöz
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Komşuluk
Ahlâkı

İnsanlar, ancak hemcinsleriyle mutlu olurlar, ihtiyaçlarını diğer insanların ürün ve çalışmaları ile karşılarlar, insanlar, diğer insanlarla daima sosyal ilişki halindedir. Bu insanların kimi; anne-babası, eşi ve çocukları gibi birinci derecede, kimi; kardeşleri, torunları ve dedeleri, nineleri gibi ikinci derecede, kimi; amcaları, halaları, teyzeleri, dayıları ve yeğenleri gibi üçüncü derecede yakınlarıdır. Kimi de aynı köyde, aynı mahallede, aynı sokakta, aynı binada, aynı iş yerinde komşusu veya arkadaşıdır. Bu insanların karşılıklı hak ve sorumlulukları vardır. Islâm inancı ile oluşan gelenek ve kültürümüz, insanların bu yakınları ile iyi ilişkiler içinde olmalarını sağlamıştı. Akrabalar birbirleriyle yakından ilgilenirler; komşular karşılaştıklarında selâmlaşır ve hal hatır sorarlardı. İyi ve kötü günlerinde birbirlerinin yanında olurlar, ziyaretleşir ve yardımlaşırlardı. Bu gelenek birçok yerleşim yerinde günümüzde de devam etmesine karşılık büyük şehirlerde, site ve apartmanlarda bir duvar ötede yaşayan yakınlar ve komşular birbirlerini tanımaz, selâmlaşmaz, hal hatır sormaz ve yardımlaşmaz oldular. Daha ötesi "yabancılaşan komşular" birbirlerini rahatsız etmeye de başladılar. Yüksek frekansta çalınan müzik ve televizyon sesleri, gürültüler, alt kattakilerin yıkanmış çamaşırlarının üstüne dökülen halı, kilim ve benzeri şeylerin toz ve kirleri, bina önlerinde otoları park etme, binanın ortak giderlerini karşılama sorunu komşuları birbirine düşürdü. Bütün bu davranışlar komşuları birbirlerinden uzaklaştırır hale geldi. Yabancılaşan sadece komşular mı? Modern çağda "yakınlar / akrabalar" da birbirlerinden uzaklaşır oldular. Bunda geçim sıkıntısının etkisi kadar, gelenek ve göreneklerin, Islâm ahlâkının zayıflaması, pragmatist batı kültürünün yaygınlaşması, bencilleşme, ferdileşme ve yozlaşmanın etkisi de vardır. Bu yozlaşma, yakınları birbirlerinden uzaklaştırmakla kalmadı düşmanlığı da getirdi. Parası-serveti için babasını, kendisine müdahale ediyor diye annesini dövenlerin hatta öldürenlerin, anne-babalarının miraslarını bölüşüp paylaşamadıkları için mahkeme kapılarını aşındıranların haberlerini televizyonlarda dinler, gazetelerde sıkça okur hale geldik. İnsanlarımız "kalabalıklar içindeki yabancı" durumuna düştüler. Sanki herkes sadece kendi kendisini düşünür oldu. Erdemli davranış, kul haklarına saygı, yoksulları kollayıp kollama azalır oldu. Kimi insanlar ihtiyaçlarını tekke ve türbelerden, geleceklerini fal ve medyumlardan öğrenmeye çalışır oldu. Halbuki yüce Rabbimiz ve sevgili Peygamberimiz bizden, sadece Allah’a kul olmamızı, yardımı sadece O’ndan istememizi, yakınlarımız, komşularımız ve toplumun muhtaç kesimi ile ilgilenmemizi ve onlarla iyi ilişkiler içerisinde olmamızı istemektedir:
"Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez." (Nisa, 36)
Ayette İslam ahlâkının temel ilkeleri beyan edilmektedir. Bu ilkelerden biri, yüce Allah’a diğeri, Allah’ın kullarına yöneliktir. Ayette iki görevin yerine getirilmesi emredilmektedir:
a) Allah’a şirksiz ibadet
Kulun birinci görevi, Allah’a kulluk etmesidir. Bu görev, kulun yaratılış gayesidir, (bk. Zâriyât, 56) İnsanın Allah’a kulluk / ibadet edebilmesi için her şeyden önce şartlarına uygun iman etmesi, sonra imanın gereği kendisine yüklenen görevleri yerine getirmesi; hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi O’na ortak koşmaması, Allah’tan başka ilâh ve mabut kabul etmemesi, ibadetlerini sadece Allah için, Allah emrettiği için yapması gerekir. Allah’a ortak koşan kimse, Allah’a ibadet etmiş olamaz. Bu kimsenin adı Kur’an’da "müşriktir."
Mümin ibadetini Islâm’a uygun olarak yapması gerekir. Yüce Allah; "Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın" (Kehf, 110), "Hâlbuki onlara, dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak ona kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti, işte bu dosdoğru dindir" (Beyyine, 5) anlamındaki ayetlerle ibadetlerin şirksiz ve ihlâsla yapılması gerektiğini bildirmiştir.
b) Allah’ın kullarına ihsan
Ayette "Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın" emrinden sonra dokuz grup insana iyilik edilmesi emredilmiştir. "İhsan" kelimesi; "b" edatı ile kullanıldığı için ayette iyilik etmek, iyi davranmak ve ikramda bulunmak anlamına gelir.
İhsanda bulunulması emredilen insanlar şunlardır:
Anne-babaya ihsan
İnsanları yaratan yüce Allah, onların dünyaya gelmelerine vasıta olan ve onları büyütüp yetiştiren de anne-babalardır. Bu itibarla olmalı ki yüce Allah, kendisine ibadet emrinden sonra birinci sırada ana- babaya ihsanı emretmiştir.
Anne-babaya ihsanda bulunabilmek için, onlara iyi davranılması, ihtiyaçlarının karşılanması, merhametle davranılması, hayır dua edilmesi, azarlanmaması, kaba davranılmaması, onlara "öf" bile de- nilmemesi gerekir, (bk. Isrâ, 23-24; Ankebût, 8; Lokman, 14; Ahkâf, 15) Anne-babaya ihsan, Allah katında en değerli ibadettir. Şu hadis bu hususu açıkça ifade etmektedir. Sahabeden Abdullah ibn Mes’ûd, "Allah’ın Elçisine, "Amellerin hangisinin daha faziletlidir" diye sorar. Hz. Peygamber, "Vaktinde kılınan namazdır" buyurur. "Sonra hangisidir?" diye sorar Abdullah, Peygamberimiz de "Ana-ba- baya iyilik yapmaktır" cevabını verir. (Müslim, İman, 137, I, 90)
Anne-babaya iyi davranmanın sevap olmasına karşılık onlara kötülük etmek ve saygısızlık etmek de büyük günahtır. Peygamberimiz (s.a.s.); "Büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?" buyurmuş ve bunları ’
"Allah’a ortak koşmak, anne-babaya zulmetmek, yalancı şahitlik yapmak (veya yalan konuşmak)" (Müslim,
İman, 143; bk. Buhârî, Şahadet, 10) şeklinde saymıştır: Anne-babaya zulüm; onlara kaba davranmak, kırıcı söz söylemek, onları azarlamak, hakaret etmek, bağırıp çağırmak, dövmek, meşru isteklerini reddetmek, bakmamak, . ziyaret etmemek, dargın durmak, evinde barındırmamak ve benzeri şekillerde olur. Anne-babasına zulmedenlere Peygamberimiz beddua etmiştir: Bir gün "Burnu yerde sürünsün! Sonra burnu yerde sürünsün! Sonra burnu yerde sürünsün" der. Sahabe, "Kimin burnu yerde sürünsün ey Allah’ın Elçisi!" diye sorar. Hz. Peygamber; "ihtiyarlığında annesi ile babasından birine yahut her ikisine yetişip de, onlara ihsanda bulunarak cennete giremeyen kimsenin" buyurur. (Müslim, Birr, 9, IV, 1978) Onun için, Müslümanın anne-babasına ihsanda bulunması dini görevidir, bu görevi terk etmek ise büyük vebaldir.
Akrabaya ihsan
"Akraba"; kişinin yakınlarıdır. Anne babadan sonra insanın yakınları; çocukları, kardeşleri, ebe-de- deleri, torunları, amcaları, halaları, teyzeleri, dayıları, yeğenleri, kayın valide ve kayın pederleri, kayın biraderleri ve baldızlarıdır. Bunlara ihsanda bulunmak; ihtiyaçları olduğunda onlara maddî ve manevî anlamda yardım etmek, onları ziyaret emek, iyi ve kötü günlerinde yanlarında olmaktır. Akraba ile ilişkiyi sürdürmek dinimizde "sıla-i rahim" kavramı ile ifade edilir. Sıla-i rahim, farz bir görevdir. Yüce Allah, "Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver..." buyurmuştur. (Isrâ, 26) Peygamberimiz (s.a.s.) ise; "Kim, rızkının genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın." (Buharî, Edeb 12, vil, 72), "Yoksula bir şey vermek sadakadır. Akrabaya bir şey vermenin ise iki sevabı vardır. Birisi sadaka sevabı, diğeri de akrabayı görüp gözetme sevabıdır." (Tirmi- zî, Zekât 26, ili, 46), "Rahim (akrabalık), Allah’ın rahmetinin eserlerindendir. Kim bu bağı korursa, Allah ona merhamet eder. Kim onu koparırsa, Allah da ondan İhsan ve rahmetini keser." (Buharî, Edeb, 13, VII, 73) anlamındaki hadisleri ile "sıla-i rahim"in önemine dikkat çekmiştir. Akraba ile ilişkileri sürdürmek, aile ve toplum hayatının huzur ve mutluluğu için gerekli bir husustur.
Yetimlere ihsan
"Yetim", bulûğ çağından önce babası ölen kimsedir. Çocuk ergenlik çağına ulaşınca yetimlik sona erer. Sağ olan annesi, ölen babası veya velisi zengin bile olsa yetim; şefkat ve merhamete, koruyup kollanmaya muhtaçtır. Peygamberimiz (s.a.s.), aralarını biraz açıp şahadet ve orta parmağı ile işaret ederek "Ben ve yetimi koruyup kollayan kimse cennete böyle yan yanayız" (Buharî, Edeb, 22) buyurmuştur. Bu itibarla velilerin yetimlerin haklarını görüp gözetmesi gerekir. Yüce Allah; yetimlerin korunup kollanmasına çok önem vermiş, yetimlerin mallarının israf edilmemesini ve haksız yere yenilmemesini, bunun büyük günah olduğunu, yetimlerin mallarını haksız yere yiyenlerin, ateş yemiş olacaklarını (Nisa, 2, 6, 8,10) bildirerek yetim haklarına gereken özenin gösterilmesini emretmiştir.
Yoksullara ihsan
"Miskin", aslî ihtiyaçlarını kazanamayan, mal varlığı bulunmayan, ellerinde avuçlarında bir geçim vasıtası olmayan yoksul kimselerdir. (Yazır, l, 397) Islâm; yoksulların infak, zekât ve sadaka ile koruyup kollanmasını emreder. (Beled, 14-16) Yapılan infaka yedi yüz katı ve daha fazlasıyla mukabele edileceği bildirilerek fakirlere yardım teşvik eder. (Bakara, 261) Islâm’ın beş temel esasından biri olan zekâtların verileceği gruplardan biri de yoksullardır. (Tevbe, 60) Zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı vardır. (Meâric, 23-24) Bu hakkın fakirlere verilmesi Allah’ın kesin emridir. (Isrâ, 26) Fakirlere bu hakkını verenler, Fir- devs cennetinin varisi olan kurtuluşa ermiş müminlerin özelliğidir, (bk. Müminûn, 1-8; Meâric, 22-35) Fakirlere yapılan yardımın Allah için yapılması ve yoksulların minnet altında bırakılmaması gerekir. (Bakara, 262, 264) Yüce Rabbimizin beyanı ile "Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır..." (Bakara, 263) Onun için Müslüman bir karşılık beklemeden Allah rızası için fakir fukaraya yardım eder ve bunun bir ibadet olduğunu bilir. Yoksullara yardımın ibadet olduğunu Peygamberimiz (s.a.s.) "Muhtaç olan dul kadınlara ve yoksullara yardım eden kimse, Allah yolunda cihat yapan veya gündüzleri oruç tutan ve gecelerim ibadetle geçir kimse gibi sevap kazanır." (Tirmizî, Birr, 44) sözleriyle bildirmiştir. Müslüman bu bilinçle hareket eder.
Komşulara ihsan
Ayette geçen "câri zîl-kurbâ" yakın komşu demektir. Bu yakınlık ya hısımlık njv veya mekân itibariyledir. "Câri’l-cünübi” uzak komşu demektir. Bu komşu, ya hısım-akraba olmayan veya mekan itibariyle uzak olan komşudur. (Nesefî, II, 71)
İster yakın olsun ister uzak, ayette komşulara ihsanda bulunulması emredilmektedir. Komşulara İhsan; onlara iyilik etmek, iyi davranmak ve zulmetmemektir. İslâm, komşuluk haklarına çok büyük önem vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.), "Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım" (Buhârî,
Edeb, 28; VII, 78), "Komşularına iyi komşuluk et ki gerçek Müslüman olasın" (ibn Mâce, Zühd, 24; 11,1410), "Allah katında komşunun hayırlısı komşusuna hayırlı alan kimsedir" (Tirmizî, Birr, 28) ve "Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa komşusuna iyilik etsin" (Buharî, Edeb, 31; Vll, 79) buyurmak suretiyle, iyi insan ve iyi Müslüman olmanın şartlarından birinin komşulara ihsanda bulunmak olduğunu beyan etmiştir.
Yüce Rabbimiz ve sevgili Peygamberimiz, kul hakkının çiğnenmemesi konusunda müminlere ciddi uyarılarda bulunur. Kul haklarını ihlâl etmenin büyük manevi sorumluluğu gerektirdiğini önemle vurgular. Özellikle komşu haklarına ayrı bir önem verir. Bu itibarla olmalı ki Peygamberimiz (s.a.s.); "Vallahi iman etmiş olamaz, vallahi iman emiş olamaz, vallahi iman etmiş olamaz" buyurmuş, bir sahâbinin, "Kim iman etmiş olmaz ey Allah’ın Elçisi?" diye sorması üzerine "Kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimse" buyurmuştur. (Buharî, Edeb. 29; VII, 78)
Ekonomik durumları, sosyal konumları, itibar düzeyleri, etnik kökenleri ve inanç durumları ne olursa olsun, komşularımıza iyi davranmamız, her şeyden önce onlara Allah’ın bir kulu olarak bakmamız gerekir. Hangi sebeple olursa olsun onları küçümseyici, hakir görücü (Buharî, Edeb, 30; VII, 78) ve alay edici (Hucurât, 11; Hümeze, 1) bir tavır içine girmemiz Islâm ahlâkı ile bağdaşmaz. Peygamberimizi (s.a.s.); "Kişiye, mümin kardeşini küçümsemesi, tahkir etmesi kötülük olarak yeter." (Müslim, Birr, 32, III, 1986), "Kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimse cennete giremez." (Müslim, iman, 73; l, 68) buyurmuştur. Bu itibarla komşuların malları, canları, namus, şeref ve onurlan dokunulmazdır. Önemine binaen olmalı ki Peygamberimiz, "Kıyamet gününde muhakeme edilecek ilk iki hasmın iki komşu olacağım" (Ahmed, ıv.151) bildirmiştir.
Komşu haklarını şöyle özetleyebiliriz; 1. Hastalandığında ziyaretine gitmek. 2. Öldüğünde cenazesine katılmak. 3. Borç istediğinde imkân nispetinde yardımcı olmak. 4. Darda kaldığında yardımına| koşmak. 5. Bir konuyu istişare ettiğinde görüş beyan etmek. 6. Bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek. 7. Düğün, sünnet ve benzeri davetlerine icabet etmek. 8. Başına bir musibet geldiğinde teselli etmek. 9. Kamuya zararı olmayan hata ve kusurlarını deşifre etmemek. 10. Gıybet ve dedikodusunu yapmamak. 11. Karşılaştığında selâm vermek ve hal hatır sormak. 12. Sözlü veya fiili olarak her hangi bir şekilde eziyet etmemek. 13. Canına ve malili na zarar vermemek. 14. Güler yüzlü davranmak.
Arkadaşlara ihsan
Ayette geçen "es-sâhıbü bil-cenbi" kelimesi ile kast edilen; insanın eşi veya iş, görev, askerlik, öğrencilik, yol ve benzeri bütün arkadaşlarıdır. (Nesefî, II, 71) Yüce Allah, arkadaşlara ihsanda bulunması emretmektedir. Bu kelimeyi "eş" anlamına aldığımız zaman kadın da erkek de eşine ihsanda bulunacak, iyi davranacak, karşılıklı haklara riayet edecektir. Arkadaş anlamında aldığımız zaman yine insan arkadaşlarına iyi davranacak, ihsanda bulunacak, onların haklarını koruyacak, kötülük yapmayacaktır. Peygamberimiz arkadaşın hayırlısı şöyle bildirmiştir: "Allah katında arkadaşların hayırlısı arkadaşlarına hayırlı olanıdır." (Tirmizî, Birr, 28)
Misafirlere ihsan
Ayette geçen "ibnü’s-sebîl" kelimesi; yol oğlu demektir. Bununla maksat misafirdir. (Beydâvî, ıı, 72) Bu kelime, yardıma muhtaç yolcuyu da ifade eder. (Nesefî, ll, 72) Ayette, misafire ihsanda bulunulması emredilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.); "Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin" (Tirmizî, Birr, 43) buyurmuştur. Misafire ikram etmek; onu gerektiğinde evinde barındırmak, yedirip içirmek, güler yüzlü davranmak ve varsa ihtiyacını karşılamaktır.
Hizmetçilere ve işçilere ihsan
Ayette geçen "mâ meleke eymânüküm" ifadesi; sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler demektir. Günümüzde bu ifadeyi "işçiler ve hizmetçiler" olarak anlayabiliriz. Ayette bu kimselere de ihsanda bulunulması emredilmektedir. İşçi ve hizmetçilere ihsanda bulunmak; onlara iyi davranmak, haklarını eksiksiz vermek ve zulmetmemektir. Peygamberimiz (s.a.s.) cahiliye döneminden kalma bir gelenek olan köle ve cariyelerle ilgili olarak; "Onlar, sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin hizmetinize vermiştir. Kimin hizmetinde bulunan böyle kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, ona gücünün yetmeyeceği bir iş ve görev vermesin, verirse ona yardım etsin" (Tirmizî, Birr, 29) buyurmuştur. Bu sözleriyle kölelere bile insanca davranılmasını istemiştir.
"Ellerinin altında bulunanlara kötü davranan kimse (cezasını çekmeden) cennete giremez" (Tirmizî, Birr, 29) buyurarak bu konuda insanları uyarmıştır, insanlara hizmet veren işçi ve hizmetçilere ihsanda bulunulması ve onların haklarının görüp gözetilmesi dini bir görev ve ibadettir.
Yüce Allah tahlil etmeye çalıştığımız ayetin ilk cümlesinde kendisine ibadet edilmesini ve ilâh oluşunda ve O’na ibadette hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin ortak koşulmamasını emrettikten sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, arkadaşa, misafire, işçi ve hizmetçilere ihsanda bulunulmasını emretmiştir. Bu emir zorunluluk ifade eder. Emrin ihmal edilmesi ve veya aykırı davranılması günahtır. Buna emirlerin hemen akabinde "Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övüp duran kimseleri sevmez" buyurması işaret etmektedir.
Ayette geçen; "muhtâl", kibirli, "fehûr" çok övünen, övünüp duran kimse demektir. Kibirlenen ve kendini beğenen kimse; Allah’a ibadet etmez ve insan haklarına saygılı olmaz. Kibir, kişide mal varlığı, önemli bir görevde bulunma ve benzeri nedenlerden kaynaklanır. Kibir, şeytanî ve nefsanî bir davranıştır. Kişiyi Allah sevgisinden mahrum eder. Peygamberimiz (s.a.s.); "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez" buyurmuş, bir sahabî, "kişi elbisesinin iyi olmasını, ayakkabısının iyi olmasını sever (bu da kibir midir?) diye sormuş, Peygamberimiz (s.a.s.) de; "Allah güzeldir güzeli sever. Kibir hakkı / gerçeği / doğruyu kabul etmemek ve insanları hakir görmektir" buyurmuştur." (Müslim, İman, 147, ı, 93) Güzel giyinmek kibir değil, giysisi veya başka nedenlerle böbürlenmek kibirdir. Bu kimselere Allah kıyamet gününde rahmet nazarı ile bakmayacaktır. (Buhârî, Libas, i)
İyi insan iyi Müslüman; Allah’a kulluk eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaz, insan haklarına saygılı olur. Özellikle anne-babasına, yakınlarına, yetimlere, yoksullara, komşulara, misafirlere, işçi ve hizmetçilerine ihsanda bulunur, insanlara değer verir, onlara küçümsemez, kendini büyük göremez. Çünkü Allah’ın; "insanlara yanağını bükme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kendini beğenen kibirli ve övünen insanları sevmez"
(Lokman, 18) ayetini bilir ve bilinçle hareket eder.