Makale

İsraf sosyal Bir felakettir

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

israf
sosyal bir felakettir

Her insan günlük hayatını sürdürebilmesi için belli ölçüde ekonomik değerlere muhtaçtır. Tarihin hiçbir döneminde dünya nimetlerinden uzak, yalın bir hayat tarzı yaşamak mümkün olmamıştır. Özellikle çağımızdaki gelişmelere bakıldığında fert ve insan hayatının iyice maddî değerlerle kuşatıldığı görülmektedir. Bu yüzden her toplum, yer altı ve yer üstü ekonomik kaynakları daha kıskanç ve egoist bir anlayışla kullanmaya yönelmiş bulunmaktadır. Zira üzerinde yaşadığımız dünya, bütün insanların hatta diğer bütün canlıların ihtiyaç ve beklentilerine cevap verebilecek malî kaynaklara ve zenginliklere sahip olmasına rağmen pratikte böyle olmamaktadır. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugün de yoksulluk, açlık, çaresizlik, haksızlık ve sorumsuzluk artarak devam etmektedir. Böylece gunu müzde dünyanın bazı yerlerinde gıda ve beslenme yetersizliği nedeniyle sefillik, açlık, hastalık hatta ölüm manzaraları yaşanırken, çoğu yerde de israf ve lüks tüketime dayalı çılgın bir hayat görüntüsü sergilenmektedir. Diğer taraftan bu zıt ve aşırı uygulamaları bir orta çizgide buluşturacak yardımlaşma, paylaşma ve acıma duyguları da oldukça zayıflamıştır. Bu nedenle insanın içinden; "Allah kimseyi gördüğünden, malından, servetinden ve itibarından, mahrum etmesin" diye dua etmek geliyor. Bazen içeriği tasvip edilmezse bile halk arasında, "düşenin dostu olmaz" sözü sıkça tekrarlanır olmuştur. insanların duyarsızlığı yüzünden bu düşünce şekli gittikçe yaygınlaşmaktadır. Biz bu yazımızda; fert ve toplumun sosyal hayatını etkileyen, mal ve servetin adeta buharlaşmasına yol açan israf, aşırı harcama ve lüks tüketim gibi olumsuz uygulamaları anlatmak istiyoruz.
İsraf; meşru ve makul olanın dışına çıkarak; söz, iş, davranış ve harcamalarda aşırılık ve savurganlık anlamına gelmektedir. Kısaca nimetin gereğinden fazla kullanılmasına da israf denilmiştir. Kur’an genel anlamda malı israf derecesinde aşırı harcamayı veya cimrilik yaparak elini sıkı tutmayı yasaklamış; bunun yerine daha ölçülü, dengeli ve duyarlı bir toplum oluşmasını hedef almıştır: "(O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar." (Fur- kan, 67) "Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya, hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eli sıkı olma; sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun." (Isra, 26, 27, 29) Bu ayetlerin meallerinden anlaşıldığı gibi; cimrilik ve savurganlık kınanmıştır. Her iki hasletin sonucu da mutsuzluk, hüzün ve hüsrandır. Bu alışkanlığa düşenler, toplum içindeki saygınlıklarını giderek kaybederler. Çünkü cimri, halkın içine rahatça giremez. Onların hâl ve hatırını soramaz. Varsa problemlerini kendileriyle paylaşamaz. Diğer taraftan gereksiz yere malını ve servetini harcayıp tüketen de, bir gün başkasına muhtaç olacaktır. Çünkü savurganlık dengeyi bozar. Aile ve toplum düzenini sarsar. Bu da fesat ve bozgunculuğa yol açar. Sonuçta her iki halde de üzüntü ve pişmanlık kaçınılmazdır. Ancak akrabaya, yoksula, yetime, yolcuya ve kimsesizlere yapılan yardım ve bağış, israf değil cömertliktir. Bu tutum, Allah ve kul yanında son derece makbul ve geçerli bir davranıştır. Nitekim Nisa suresinin 6. ayetinde de; yetim velilerine, sorumlu oldukları çocukların haklarını korumaları, onlar büyüyüp mallarını yönetecek duruma gelmeden önce, tez elden savurganlıkla yememeleri emredilmektedir.
Aslında Kur’an-ı Kerim maddî israfların dışında; şirk, küfür, zulüm, kibir, isyan, şehvet, öldürme ve günah gibi manevî konuları da aşırılık ve israf olarak değerlendirmiştir. Nitekim Fira- vun’un, Allah’a ve Hz. Musa’ya karşı kibir taslayarak isyankâr ve diktatörce davranışı (Yunus, 83), Allah’ın gönderdiği elçilerin tebliğini uğursuzluk sayarak isyan eden toplumların durumu (Yasin, 19), Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirliği, barışı ve huzuru bozan kavimleri (Şuara, ısı- 152), haklı bir sebep olmaksızın Allah’ın kutsal kıldığı cana kıyanları (Isra, 33), temelde helal olduğu halde bazı güzel nimetleri, hiçbir sebep yok iken kendilerine haram kılanları da (En’am, 14) israf eden, haddini aşan ve taşkınlık derecesine ulaşan bir davranış olarak kabul etmiştir.
Gerçekten İslam dini insanın istifadesine sunulan maddî ve manevî imkânların bir emanet olduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla bu emanetler ve değerler; Allah rızasını kazanacak ve insanların mutluluğuna katkı sağlayacak yerlerde kullanılmalıdır. Ancak söz konusu imkânların içki, kumar, fuhuş, rüşvet ve bağımlılık kazandıran maddeler gibi, ferdî ve sosyal tehlikelerle dolu yerlere harcanması elbette doğru değildir. Çünkü insanları bu şekilde kötü alışkanlıklara sevk eden, haksız ve yersiz tüketime sürükleyen, halk arasında kıskançlık ve gösterişi ön plâna çıkaran davranışlar toplumu adım adım sosyal bir felâkete doğru sürükler. İnsanlardaki arzu ve ihtirasları sınırsız ve doyumsuz bir şekilde tahrik eder. Aşırı lüks ve tüketimi gündeme getirir. Sonuçta ekonomide hatta günlük ihtiyaçlarda bile dışa bağlı bir model oluşur, ihracat azalır. İthalat artar. Döviz değer kazanır. Sonuçta dış ticaret ve ödemeler dengesi bozulur. Daha da tehlikelisi yerli üretim azalır. Enflasyonist baskı artmaya başlar. Ayrıca israfı alışkanlık hâline getirenlerle, harcama imkânı olmayanlar arasında öfke ve kıskançlığın doğmasına özellikle sosyal huzurun bozulmasına sebep olur. Oysa ki milletler fert, aile, toplum ve kamu sektörü ile birlikte uyumlu çalışırlarsa daha güçlü olurlar. Bu unsurlardan biri veya bir kaçının sistem dışına çıkması yahut lüks tüketim ve israfın artması durumunda gelecekle ilgili güven ve beklenti tehlikeye düşecektir. Zira bir ülkenin ekonomik değerleri, vücudumuza hayat veren kan gibidir. Kan, damarlarda dolaşırsa vücut gelişir ve sağlıklı olur. Şayet damarların dışına çıkar da boşa akarsa, beden zayıf düşer. Tıpkı bunun gibi ülkenin malî kaynaklarının da kendi sistemi içinde adil ve usulüne uygun bir şekilde akışı ve dolaşımı gerekmektedir. Aksi halde israf ve lüks tüketimin artmasıyla kayıplar ve boşluklar meydana gelecektir. Bu cümleden olarak gelip geçmiş milletlerin tarihi incelendiğinde; gerileme ve çökme nedenleri arasında genel olarak zevk, eğlence, israf ve lüks tüketimin çok önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Bugün de, çevremizdeki gelişmelere baktığımızda israf ve lüks tüketimin; sınırları ne kadar zorladığını görüyoruz. Bu savurganlıkları saymaya ve sıralamaya kalkarsak, yazımızın hacmini aşar. Çünkü bu olumsuzlukların büyük bir kısmı artık kanıksama hâlini almıştır. Oysaki toplum olarak aynı geminin içinde bulunuyoruz. Bu sebeple sahip olduğumuz maddî ve manevî değerlerin korunmasında ortak sorumluluklarımız vardır, insanın tabii ihtiyaçları arasında yer alan konuların başında gıda maddeleri, giyim-kuşam su, yakıt, enerji, konut, aydınlatma, kamu ve özel sektörlerdeki harcamalar ile zaman kavramı gelmektedir. Sadece gıda maddeleri arasında yer alan ekmek israfıyla ilgili şu sonuç, düşünüp ibret almak için yeterlidir.
Konya Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selman Türker tarafından yapılan bir araştırmada, yılda 2,6 milyar ekmeğin israf edildiği açıklanmıştır. Bu sonuca göre; satın alınan ekmeklerin yüzde 5.82’sinin tüketilmeden israf edildiği anlaşılmıştır. Ekmeğin israfına; tüketilebileceğin- den fazla satın alınması, kısa sürede bayatlaması, uygun olmayan koşullarda saklanması ve kalitesinin düşüklüğü gibi hususların neden olduğu hatırlatılmaktadır. Böylece ülkemizde yılda yaklaşık 2.6 milyar ekmeğin çöpe veya hayvanlara yem olarak gittiği ortaya çıkmaktadır. Diğer alanlardaki israf ve aşırı tüketimler de bundan çok farklı değildir. Zaman zaman yazılı ve görsel basında yer alan düğün, sünnet, dernek ve parti gibi toplantılarda ise; tüylerimizi ürpertecek ve bedenlerdeki kanı donduracak görüntüler sergilenmektedir. Doğrusu olumsuz örnekleri çoğaltarak karamsar tablo çizme yerine, her insanın özel ve resmi hayatında daha ciddi ve duyarlı bir şekilde, bu "sosyal felakete" karşı kendi sorumluluğu çerçevesinde önlem alması gerektiğini düşünüyorum.
Bilindiği gibi Japonlar dünya milletleri arasında son derece sade, basit, yalın ve mütevâzı yaşayan bir toplumdur. Evlerini mobilya ve eşya ile doldurmaktan, görüntü ve gösterişten pek hoşlanmazlar. Bu nedenle söz konusu ülke halkıyla ilgili şöyle bir olay anlatılır: Vaktiyle )Japon ekonomisi bir darboğaza girmiştir. Doğal olarak iç ve dış borçlar sıkıştırmaya başlamıştır. Dönemin başbakanı meclisi toplayıp olup bitenlerle ilgili bir değerlendirme yaptıktan sonra, kendi payına düşeni şöyle açıklıyor: "Şu andan itibaren herkes bilsin ki, Japonların iç ve dış borçlan son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim ve üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim." Böylece en üstten en alta kadar, israftan kaçınma kampanyası açılır. Kısa bir süre içinde Japonya bütün borçlarını ödemeyi başarır. Burada asıl düşünce israfı önlemek için; insanın kendi içinden gelerek karar vermesi ve gerekli heyecanı taşımasıdır. Bu nedenle alınan önlemlerin büyük ve küçük olmasından çok, kararlılığı ve uygulanması önemlidir. Çünkü hayat çok ince ve akıl almaz incelikteki ipliklerle örülmüştür. Bu örgüde her şey, birbirine bağlı olup yeri geldiğinde her imlik hayati bir önem taşıyabilir. Bakınız şu atasözü de bu hususu desteklemektedir: "Bir mıh bir nal kaybettirir. Bir nal bir atı, bir at bir orduya savaşı kaybettirir." Görüldüğü gibi maddî durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmalıyız.
Evet bir kez daha hatırlatmakta ve aklıselim çizgisinde düşünmekte yarar vardır. Yüce Allah’ın bize verdiği ekonomik kaynakların israf edilmesi büyük bir vebaldir. Sonuçta pek çok ailenin dağılmasına ve ülkenin ekonomik açıdan zayıflamasına da sebep olmaktadır. Bunun için şahsi harcamalarımızda ölçülü olmak, ülke kaynaklarını dikkatli kullanmak, verimli alanlarda değerlendirmek, dinî ve millî bir görevdir. Geleceğimizin huzur ve rahatı için, fert ve millet olarak iktisatlı davranmak ve israfa sapmamak zorundayız. Çünkü israf, Yüce Allah’ın verdiği nimetlere karşı nankörlük ve saygısızlıktır. Tutumlu olmak ise, o nimetlere karşı duyulan fiili bir saygı ve şükürdür.