Makale

Tüketirken tükenmek ya da Yoksullaşmak

Dr. Muhlis Akar
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Tüketirken
tükenmek ya da
yoksullaşmak

Tüketim, insan ihtiyaçlarının karşılanması için mal ve hizmetlerin faydasından yararlanmaktır. Buna göre, insanın yeme, içme, giyinme, beslenme, barınma, ısınma, eğitim, sağlık vb. ihtiyaçlarını karşılaması tüketim olduğu gibi; kurumların işyeri giderleri, kırtasiye malzemeleri, aydınlatma, ısıtma, eğitim, araç gereç, demirbaş eşya, büro malzemeleri vb. ihtiyaçlarını karşılaması ya da devletin, vatandaşlarına götürmesi gereken kamu hizmetleri için yaptığı bütün harcamalar da birer tüketimdir. Şüphesiz bu anlamdaki tüketim gereklidir ve vazgeçilmezdir.
Ancak günümüzde tüketim, çok farklı bir anlam ve boyut kazanmış, ihtiyacı karşılama ölçüsü olmaktan çıkarılıp, istek ve arzular doğrultusunda hızlı bir şekilde arttırılarak çılgınlık boyutuna vardırılmıştır. İnsanlar ve kurumlar adeta tüketim yarışına girişmişler, harcamalarının büyük bir bölümü gelirlerini aşarak, gelecek nesillerin potansiyel kaynaklarını bile yok edecek boyutlara ulaşmıştır. Aşırı tüketim her alana yayılmış, insanlar ihtiyacı karşılamak için çalışıp kazanmak ve üretmekten ziyade, daha çok tüketmek için üretir olmuşlardır. Başta reklamlar olmak üzere çeşitli araç ve gereçlerle tüketim özendirilmiş, kişiler gösteriş amaçlı tüketim yaptıkları ölçüde "değerli" kabul edilmiş; böylece insanın kendi eliyle ürettiği mal ve eşya, bir yönüyle kendisinden daha üstün konuma getirilmiştir.
Bu anlayış ve felsefenin bir sonucu olarak artık bir ürünü kullanıp atmayanlar, bazı kesimlerce modern bile kabul edilmiyorlar. Daha çok tüketmek için her yol mubah sayılıyor. Batılı anlamda bir "tüketim toplumu" oluşturularak, insanlar batılılar gibi tüketmek için yarıştırılıyorlar. Ancak batılılar gibi tüketen, fakat onlar gibi üretmeyen bu yeni tüketici tipleri, ürettiğinden daha fazlasını tüketerek kendileri de tükettikleri ürün ve hizmetler tarafından adeta maddeten ve manen tüketiliyor, günden güne yoksullaşma gerçeğiyle yüz yüze kalıyorlar. Zira bir yandan her türlü israf, savurganlık, gösteriş merakı, öte yandan -belki farkında olmadan- kartopu gibi katlanarak büyüyen borçlar, kredi kartı faizleri kişilere hayatı çekilmez kılıyor.
Aynı şekilde çöplere atılan ekmekler, gösteriş amaçlı olarak su gibi harcanan paralar, kiralanan lüks oteller, moda adına daha giyilmeden atılan elbiseler, sık sık değiştirilen ev eşyaları, mobilyalar, boş yere akıtılan sular, yakılan elektrikler, tahrip edilen çevre, tabiat, faydasız ve verimsiz alanlarda yapılan yatırımlar ve bu uğurda harcanan ömürler... Bunların her biri yoksullaşma, maddeten ve manen tükenme sürecini hızlandıran olumsuz tutum ve davranışlardır.
Şüphesiz üretimden çok tüketimin özendirilmesi hem kültürel hem de ekonomik açıdan, gerek bireylerin gerekse devlet ve toplumların büyük bir yoksullaşma ve fakirliğe maruz kalmalarına sebebiyet vermektedir. Maalesef bizler inanç ve kültürel değerlerimizden uzaklaştıkça, toplum olarak ürettiğimizden çok daha fazlasını tüketir olduk. Böylece üretim ve tüketim seviyeleri arasındaki fark, üretimin aleyhine büyüdükçe başta enflasyon olmak üzere birçok ekonomik problemler ortaya çıkmakta, bu ise doğrudan veya dolaylı olarak yoksulluk ve fakirleşmeyi beraberinde getirmektedir.
Yoksulluk ise artık sadece dünyanın belirli ülkelerini ilgilendiren bir problem olmaktan çıkmış ve modern ülkelerde bile toplumları tehdit eden bir boyut kazanmıştır. Bu yüzden günümüzde en çok konuşulan konuların başında ekonomik sorunlar gelmektedir. Dünya üzerindeki insanların büyük bir bölümü açlık sınırında yaşamakta, pek çok ülke dış yardım ya da borç almadan varlığını sürdürememekte- dir. Bir tarafta çok büyük bir zenginlik, sefahat, israf, gösteriş tüketimi ve bunun sonucunda dejenerasyonun her türlüsü yaşanmaktayken; diğer tarafta insanlar tek bir ekmek için birbirleriy- le kavga eder olmuşlardır. Açlık ve sefalet artmaktadır. Zorluk içinde yaşayan insanların aylık gelirleri temel ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır.
İşte gerek mikro, gerekse makro açıdan bu ve benzeri birçok olumsuzluğun ortaya çıkmasında hırsın, açgözlülüğün, hak hukuk tanımazlığın, aşırı derecede dengesiz tüketimle israfın çok büyük bir rolü vardır.
Bu bağlamda dengesiz tüketimin yol açtığı problemlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz: -Dengesiz ve gösteriş amaçlı aşırı tüketim başta enflasyon olmak üzere birçok sosyo-ekono- mik problemi beraberinde getirmektedir. Çünkü tüketim yarışı hızlandıkça fiyatlar artmakta, artan fiyatlar ise enflasyonu körüklemektedir. Bu durum insan ve toplumların psikolojik, sosyolojik ve ekonomik dengelerini bozmakta, hatta millet ve devletlerin sosyal ve ekonomik yönden büyük çöküşler yaşamalarına sebebiyet verebilmektedir. Ayrıca ekonomik yönden kalkınmış olmak da artık bir daha çöküşün olmayacağı anlamına gelmemektedir. Tarih; israf, şımarıklık ve gösteriş harcamalarıyla çöküş ve yıkılış sürecine girmiş milletlerin sayısız örnekleriyle doludur. "Biz refah içinde şımarmış (yaşayışı şımarıklılık ve gösterişe yol açmış) nice memleketleri helâk ettik. İşte meskenleri, onlardan sonra pek az oturulmuştur.." (Ka- sas, 58) ayeti, bu durumu net bir şekilde haber vermektedir. Sabri Ülgener de Osmanlı düzeninin bozulmasında iç amil olarak ahlâkî zihniyet değişiminin yanı sıra, ihtişam döneminden sonra ortaya çıkan lüks tüketim merakının büyük rol oynadığını ifade etmektedir. (Bk. S. Ü. Tarihte Darlık Buhranları ve İktisadi Muvazenesizlik Meselesi, S. 90, istanbul-1951)
-Şurası bir hakikattir ki, bir ülkede geliri yüksek düzeyde olanların refaha dalmaları, saçıp savurmaları, gösteriş amaçlı lüks tüketimde bulunmaları tüm ülkeye zarar verir. Bu durumda düşük gelirli kesimler ekonomik davransalar bile memleket kötüye gitmekten kurtulamaz. Çünkü var- lıklılar büyük işler çevirebilecek sermayeleri ellerinde tuttuklarından, bu gelir ve sermayelerini savurganlıkla eritmeleri, çalışma hayatını, istihdamı, yatırımı, üretimi ve kalkınmayı büyük ölçüde olumsuz yönde etkilemektedir.
Bu bakımdan tüketimde iktisat yerine israf, lüks ve gösteriş tüketimine yönelmek, fiyatların artmasına, enflasyonun yükselmesine sebep olur. Özellikle lüks tüketimin ülkemiz ekonomisine büyük zararları vardır. Hele dışarıdan ithal edilen lüks tüketim malları, ödemeler dengesinin bozulmasına sebep olmakta, ithalatı ihracatın üzerine çıkarmakta, döviz rezervlerini eritmekte ve ekonomiyi zarara uğratmaktadır. Ayrıca içeride lüks ve gösteriş merakı insanları aylık gelirlerinin üzerinde harcama yapmaya itmekte, açıklan kapatmak için de rüşvet vb. yollarla haksız kazanç edinmeye sevk etmektedir.
-Ürettiğinden fazlasını tüketenler borç yükü altında ezilmeye mahkumdurlar. Özellikle sanayileşmiş ülkeler gibi üretim verimliliğini sağlayamayan, buna rağmen onlar gibi tüketmeye özendirilen toplumlar başta enflasyon olmak üzere ekonomik krizlerden hiçbir zaman kurtulamazlar. Devletler için de durum aynıdır. Devletin her kademesinde israf ve savurganlığı adeta yaşam tarzı hâline getiren, vatandaşlarının da tüketim ihtiraslarını kamçılayan ve israfı özendiren yönetimler, enflasyonu önlemede başarılı olamazlar.
-Diğer yandan ihtiyacın üzerinde gösteriş amaçlı israf ve lüks tüketim beraberinde ihtiyaç fazlası aşırı üretimi de getirmekte, bu ise belki gelecek kuşakların kullanabilecekleri potansiyel kaynakların daha şimdiden hızlı bir şekilde tükenmesine yol açmaktadır.
-Emeğinden ve alın terinden fazlasını tüketmeye heveslenen ya da özendirilen kitleler, geleceklerini ipotek altına alan borçlanma ve yoksullaşmaya maruz kalmaktadırlar. Üzülerek ifade edelim ki, çağımızda israf boyutuna varan tüketim ekonomisi öylesine işlemektedir ki, hemen her yıl, belki de her ay yenilenen mobilyalar, yeni mutfak araç-gereçleri, elektronik eşyalar piyasaya sürülüyor. Aslında yeni gibi zannedilen bu ürünlerin bir çoğu eskinin bir tekrarı olmasına rağmen, görüntüdeki farklılıklar tüketiciyi yanıltıyor ve reklamların da etkisiyle psikolojik olarak satın almaya zorluyor. Böylece gelirinden fazla tüketen, reklam ve gösteriş etkisiyle her gördüğü eşyaya, mobilyaya, elektronik aletlere, sürekli yenilenen telefon ve benzeri ürünlere sahip olmak hırsıyla yönelen ve taksitle borçlanan aileler, daha sonra o taksitleri ödeyemez duruma geliyor, kredi kartı borçları katlanarak çoğalıyor. işte bu durum, sadece ekonomik problemlere ve yoksulluğa değil, aynı zamanda aile içi şiddet, kavga, boşanma ve sağlık problemlerine de sebebiyet verebiliyor.
-Lüks hayat arzusu ve başkalarına özenme duygusu tüketim çılgınlığını tetikliyor. insanlar herhangi bir ürünün ihtiyaç olup olmadığına bakmaksızın hemen satın almaya yöneliyor. Böylece bilinçsizce taklit ve tüketim sadece aileleri ekonomik yönden sıkıntıya sokmakla kalmıyor, örf, âdet, kültür ve inanç değerlerini de hızlı bir şekilde aşındırıyor. Sonuçta zayıf iradeli, hayata karşı bir bakış ve duruşu olmayan, eşyanın nesnesi olmuş, tüketirken kendisi de maddeten ve manen tükenen tipler ortaya çıkıyor.
-Aşırı ve dengesiz tüketim, gezegenimizin bütün kaynaklarını da yok etmekte, çevremizde çöplükten dağların oluşmasına sebebiyet vermekte, ormanların, toprağın, suyun ve havanın kirlenip yok olması tehlikesini beraberinde getirmektedir. Çünkü tüketim yarışının olduğu yerde atıklar, atıkların olduğu yerde de çevre kirlenmesi doğal bir sonuçtur. Tüketim yarışının ortaya çıkardığı, "kullan ve at" sloganıyla şehirler, göller, nehirler, toprak ve hava her geçen gün biraz daha kirlenmekte, buna rağmen tüketim yarışı hızlandıkça insanların tüketme arzusu daha da kamçılanmakta ve tüketim bağımlısı hâline gelmektedirler.
Böylece tüketim çılgınlığı dünyayı içindekilerle beraber maddeten ve manen tüketmektedir. Nitekim Birleşmiş Milletler çatısı altında 95 ülkeden, bin üç- yüz bilim adamının dört yılda hazırladığı bir rapor, sorumsuzca ve sınırsızca yapılan tüketimin (israfın), insanlığı nasıl bir felakete sürüklemekte olduğunu göstermektedir. Bu raporda insanoğlunun doğaya ve diğer canlı türlerine verdiği zararın, yakın bir gelecekte dünyayı yaşanmaz hâle getireceğine dikkat çeken bilim adamları, gelinen noktayı, ’dünya felaketin eşiğinde’ sözü ile özetlemektedirler. 21 milyon dolara mâl olan Milenyum Eko- sistem Değerlendirmesi raporuna göre, insanların artan gıda, temiz su, tomruk, iplik ve yakıt ihtiyacını karşılamak için son 50 yılda kullandıkları yöntemler, dünyadaki ekosistemlere geri dönülmez hasar veriyor.
Dünya topraklarının yüzde 24’ü kentli nüfusa gıda sağlamak için tarım arazisi olarak kullanılırken, ırmak ve göl sularının kullanılması da son 40 yılda iki katına çıktı. Hatta dünyadaki temiz suyun yüzde 40 ila 50’sini sadece insanlar kullanıyor. Denizlerdeki balıkların dörtte biri ise aşırı avlanma nedeniyle tükenmiş durumda. 1980’den bu yana deniz yosunlarının yüzde 35’i, mercanların yüzde 20’si tümüyle yok oldu. Uzmanlara göre, gerek kereste gerekse yerleşim yeri açmak için ormanların hızla yok edilmesi, doğal dengenin birçok unsurunun da bozulmasına neden oluyor. Sonuçta, tabiatın 3 milyar yılda biriktirdiği oksijen tükeniyor, besin zincirinin alt halkaları devreden çıkıyor. Kolera ve sıtma gibi hastalıklar suların kirlendiği fakir bölgelerde hızla yayılıyor. Raporda sorunun tedavisi için, "insanoğlu doğayı sömürmeyi durdurmalı" deniliyor.
Dünya Kaynaklar Enstitüsü’nden Jonathan Lash, 2 bin 500 sayfalık adı geçen bu çalışmayı, "Bu rapor temel olarak doğa ekonomisinin bir bilançosu ve bizim hesabın çoğunu tükettiğimizi gösteriyor" sözleriyle değerlendiriyor. Dünya Bankası ile Columbia Üniversitesi’ne bağlı Dünya Enstitüsü tarafından yayınlanan diğer bir raporda ise şehirleşme artarken, nüfusun, deprem, tsunami, kasırga gibi doğal felaketlere daha fazla maruz kalan kıyı bölgelerde yoğunlaştığı belirtiliyor. Rapora göre, dünya nüfusunun yüzde 70’i kuraklık, yüzde 82’si ise sel tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. (Zaman, 31-032005)
O hâlde tüketim çok boyutlu olarak düşünülmesi gereken bir kavramdır. Gerek bireysel gerekse toplumsal boyuttaki israfa varan gösteriş amaçlı dengesiz tüketimin zararları sadece kişisel ya da lokal bazla sınırlı kalmamakta, küresel bazda da tüm insanlığa zarar vermektedir.
Şüphesiz bu ve benzeri problemlerin çözümü; öncelikle "alan el değil, veren el", "sorumsuzca ve sınırsızca tüketen değil, ihtiyacı ölçüşünce üreten ve ihtiyacı kadar tüketen" nesiller yetiştirmemizden geçmektedir. Bu yüzden konu eğitim açısından çok yönlü olarak ele alınmalı, çocuklarımız, gençlerimiz ve insanımıza tüketim ahlâkı aşılanmalıdır. Çünkü israfın önlenerek yoksulluğun ortadan kaldırılması ve üretimin arttırılması için sadece bireysel çabalar yeterli değildir. Bu konuda yöneticiler de üzerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmelidirler. Bizim inanç ve kültürümüzde az çalışıp çok harcamak değil, çok çalışıp helalinden kazanıp ihtiyaç kadar harcamak vardır. Kişi, ihtiyaç fazlası gösteriş amaçlı tüketimiyle değil, helalinden kazandıklarını ihtiyacı kadar harcadıktan sonra, istihdam imkanı sağlamak için yapacağı meşru yatırımları ve temel ihtiyaçlarını karşılama imkânı bulamayanlara aktaracağı yardımlarıyla değer kazanır ve övülür.
Diğer yandan gerçek ihtiyaçlarımızı karşılama konusunda maddî ve manevî kaynaklarımızı en verimli ve rasyonel biçimde kullanmalıyız. Çünkü İslam, insanlardan reel ihtiyaçlarını karşılamak için israfa kaçmadan tüketimde bulunmalarını ister. Bu husus Kur’an’da şöyle dile getiriliyor: "De ki: "Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?..." (Araf, 32), "Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez." (Mâide, 87) "Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının." (Mâide, 87) "Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez." (A’raf, 31)
Böylece İslâm dini sosyal ve İktisadî dengeleri sağlamak için infakı emrederken; israfı, lüksü ve gösteriş tüketimini de yasaklamıştır. (Nisa, 38) Çünkü israf ve gösteriş tüketimi hem kişilerin, hem de toplumların sağlıklı gelişmesine engel olur.
İslâm’da israf ve gösteriş tüketimi yasak olduğu gibi, cimrilik de yasaktır. (Âl-i imrân, 180; Isra, 29) Çünkü İslâm’da biriktirmeye değil, harcamaya önem verilmiş, servetin atıl tutulması yasaklanırken, harcanması teşvik edilmiştir. (Bakara, 195) Bu nedenle gerek israfa varan harcamalar, gerekse cimrilik anlamına gelen harcamama durumu kınanmış ve harcamalarda itidal, iktisat (denge) emredilmiştir. (Furkan, 67) Kişinin harcamaları ne gelirinden çok fazla olmalı, ne de zenginliklerinin çok altında kalmalıdır. Harcamalarda orta yol (iktisat) tutulmalıdır. Böylece ne servet dolaşımı engellenmiş ne de ekonomik kaynaklar israf edilmiş olur.
Ayrıca üretim olmadan ihtiyaçlarımızı karşılayamıyacağımız gibi, tüketim olmadan da üretim faaliyetlerinde bulunamayız. Eğer insanlar gelirlerine uygun, israf ve gösterişe kaçmadan bir harcama yapmazlarsa o ölçüde üretim faaliyetlerine de olumsuz yönde etki yapmış olurlar. İslâm ekonomik anlayışında ihtiyaçlara yönelik bir üretime öncelik verilirken, aşırı tüketime, lüks ve israfa yol açan bir üretime ise onay verilmez. Bundan anlaşılan, üretimin ihtiyaçlara göre yapılmasının öngörülmüş olmasıdır. Yine aşırı tüketim yasaklanırken; zekât, infak ve toplumsal harcamalar emredildiği için üretim daralması ve malların pazar bulamaması gibi bir problem de yaşanmaz. Kısaca İslâm’ın ekonomik anlayışında önerilen, tüketim ve üretim ilişkilerinde "optimal ilişki" düzeyinin yakalanmasıdır.
Unutulmamalıdır ki, maddeyi aşamayanlar ya da kontrol altında tutamayanlar, belirli bir zaman sonra onun altında ezilip yok olmaya mahkumdurlar. Halbuki eşya ve madde hiçbir zaman gaye değil, hayatımızı devam ettirebileceğimiz birer vasıtadır. Eğer insan eşyanın bu özelliğini unutur da onu gaye hâline getirirse, o zaman eşya ona hükmeder ve onu tüketir. Bu itibarla tüketim faaliyetlerine ekonomik kurallara göre yön verilmeli, üretim ile tüketim arasında denge kurulmalı, ihtiyaç için üretim yapılmalı ve o amaçla tüketimde bulunmalı, gerek israf, gerekse cimrilikten sakınılmalıdır.