Makale

Milletler arası komşuluk ve barış

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Milletler arası
komşuluk
ve barış

Bilindiği gibi sosyal hayatın aileden sonraki halkasını komşuluk ilişkileri teşkil etmektedir. Car, civar veya mücavir kelimeleriyle de ifade edilen komşuluk, genellikle birbirine yakın evlerde, bölgelerde ve coğrafyalarda yaşayan insanları kapsamaktadır. Bu halkanın çerçevesi, yakından uzağa doğru genişleyip gitmektedir. Komşu aile, komşu köy, komşu vilayet ve komşu devlet gibi... Bu nedenle tarih boyunca komşu hakları, genel olarak kul haklan veya insan hakları bağlamında ele alınmıştır. Günümüzde insanların hak, ödev ve sorumluluklarını içine alan bu değerlerin ve kuralların tamamını, evrensel insan hakları olarak isimlendirmek mümkündür. Çünkü komşulukla ilgili hüküm ve davranışlar hem semavî dinlerde hem de pozitif hukukta yeterince yer almıştır. Dolayısıyla komşuluk ilişkilerinin; ister küçük ister büyük alanlarla ilgili olsun toplumun ve sosyal hayatın barışı üzerinde önemli bir yeri vardır. Zira dünya, küreselleşme sürecinde neredeyse bir köy kadar küçülmüştür. Dolayısıyla çağımızda bölge ve dünya barışının sağlanmasında fert ve aile komşuluğu kadar, milletlerin ve ülkelerin komşulukları da önem arz etmektedir.
Semavi dinlerde komşuluk
Öncelikle şunu hatırlatalım ki İlâhî dinlerin insanlığa getirdiği ortak değerlerden biri de komşuluk ilişkileridir. Bütün İlâhî dinler, fert ve toplumların birbirlerine karşı, komşuluk, yakınlık, dostluk ve arkadaşlık ilişkilerinden doğan hak ve ödevlerinin yerine getirilmesini tavsiye etmişlerdir. Bu vesile ile yeri gelmişken semavîdinlerin komşuluk ilişkilerine yaklaşım tarzını özetlemekte yarar vardır.
Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ta, komşuların birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarından SÖZ edilmiştir. (Çıkış; xx. 16, 17, xxı. 14,18) Buna göre; Yahudi inancında önemli prensipleri içeren on emir arasında; "komşunu kendin gibi seveceksin" emri yer almaktadır. (Leviler; xıx. 18) Ne var ki özellikle Talrrıud’un bazı fanatik yazarları yabancıların ve putperestlerin komşu sayılmaması ve onlara açınmaması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Hıristiyanlık’ta da komşuluk ilişkileri önemsenmiştir. Matta (xxiii.36-40) İncilinde; kişinin birinci aşamada; "Allah’ı bütün yüreği ile sevmesi, ikinci aşamada ise komşusunu kendisi gibi sevmesi" hükmü yer almıştır. Ayrıca Hz. İsa; "Düşmanlarınızı sevin ve size eza edenlere dua edin." Demiştir. (İslam Ansiklopedisi; 26, 157)
İslam dini ise; komşuluk ilişkilerini; kul hakkı ve insan hakları bağlamında değerlendirmiştir. Bu nedenle Kur’an ve hadis metinlerinde komşu hakkına, karşılıklı görev, ilişki ve sorumluluklarına işaret edilmiştir. Nitekim Nisa suresinin 36. ayetinde, öncelikle Allah’a kulluk edilmesi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşul- maması hatırlatıldıktan sonra yakından uzağa doğru bir derecelendirme yapıldığını görüyoruz. Öncelik ve önem sırasına göre; ana - babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanımızdaki arkadaşa, yolcuya ve elimizin altındaki hizmetçilere iyilik etmemiz ve onları korumamız istenmektedir. Konumuzla ilgili olan komşuluk kavramı ise; belki de öneminden dolayı yakın ve uzak olmak üzere iki aşamalı dile getirilmiştir. Yakın komşu, evleri birbirlerine en yakın olanlar, uzak komşu, daha uzakta oturanlar şeklinde açıklandığı gibi, bunların ilkini Müslüman, İkincisini de gayrimüslim komşular şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
İslam bilginleri; inançlarına bakılmaksızın çevremizdeki yabancıların da üzerimizde komşuluk haklarının bulunduğunu belirtmişlerdir. Tarih boyunca İslam ülkelerindeki uygulama da böyle olmuştur. Hatırlanacağı üzere Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekkeli hemşerileri tarafından doğduğu yerden çıkarılmış olmasına rağmen onlara şefkatli ve merhametli davranmaya özen göstermiştir. Bu duygu ve davranışını, Mekke’nin fethi esnasında hareme sığınanları bağışlayarak bir kez daha tekrarlamıştır. Medine’de ise; ilk plânda muhacir ve ensar arasında kardeşliği tesis etmiş, daha sonra da kademeli olarak çevrede bulunan Yahudi ve Hıristiyanlar- la antlaşmalar yaparak barış ve huzurun temelini atmıştır. Böylece Medine’de teşkil edilen çekirdek site devletinde adlî, malî, askerî, dinî ve eğitimle ilgili konuları da dikkate alarak sadece kendileri için değil, çevrede bulunan kabile ve kitap ehlinin haklarına da saygı gösterilmiştir. Kısa bir süre içinde kabile ve devlet başkanlarıyla bizzat görüşmek veya onlara birer elçi aracılığıyla mektuplar göndermek suretiyle komşuluk ilişkilerini canlı tutmaya çalışmıştır. Böylece Medine ve çevresindeki kabile ve grupların barış ve huzur içinde yaşamalarını sağlamıştır.
Milletler arası komşuluk ve barış
İnsanların farklı dil, ırk ve milletler halinde yaratılmış olması, ayrışmanın değil, birbirleriyle tanışmanın ve kaynaşmanın nedeni olarak algılanmalıdır. Çünkü toplumların ve milletlerin karşılıklı iyi niyet ve hoş görülü davranışları; sosyal hayata barış, huzur, güven ve katma değer olarak yansıyacaktır. Bu yaklaşım tarzı, zamanla milletlerarası ilişkileri ve dünya barışını da olumlu etkileyecektir. Bu nedenle milletlerin birbirlerine karşı ikili ilişkileri ve davranışları önem arz etmektedir. Ne var ki modern çağımızda bile, bazen kişinin hayat hakkı ve sosyal güvencesi en çok kendi cinsi tarafından tehdit edilmektedir. Nimetlerin ve hakların paylaşımında da, yine egoizm duygusu ve şiddet rol oynamaktadır. Daha da tehlikelisi, makam, mevki ve üstünlük duygusu, şahsî çıkarlara alet edilmektedir, iktidar ve güç dengesi uğruna savaş ve şiddet bir araç olarak görülmektedir. Sonuçta barış adına (!) kadın, çocuk, yaşlı ve sivil ayırımı yapılmadan nice aile ve insan hayatı sona erdirilmektedir. Doğrusu bu tür çelişkilerin sıkça yaşandığı bir dünyada, güvenlik antlaşmalarından, insan haklarından, ülke ve dünya barışından, milletler arası komşuluk ve iyi ilişkilerin geliştirilmesinden söz etmek çok inandırıcı gelmiyor. Fakat bu olumsuz olaylara işaret ederken, karamsar bir tablo sergilemenin de doğru olmadığını düşünüyoruz. Tersine insanlar, istedikleri takdirde sosyal ilişkilerini daha iyi şartlarda sürdürebilirler. Çünkü zorluklar, yanlışlıklar ve haksızlıklar sürekli değildir. Her yokuşun bir inişi, her gecenin bir sabahı her darlığın da bir genişliği ve rahatlığı vardır. Yeter ki olayların üzerine inanç, azim, sabır ve kararlılıkla gidilsin. Hemen hatırlatalım ki şu ayetlerde azim ve kesin kararlılık, insanları başarıya ulaştıracak iki önemli prensip olarak kabul edilmiştir. "Gevşemeyin, hüzünlenmeyin, Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sîzlersiniz" (Al-i imran, 139) "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul." (İnşirah, 5-6) Esasen Kur’an-ı Kerim; insanların asıllarının bir olduğunu haber vermektedir: "Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na karşı gelmekten en çok sa- kınanınızdır..." (Hucurat, 13) Görüldüğü gibi insanlar boylar, gruplar ve milletler hâlinde farklı yaratılmışlardır. Bu farklılık onların siyasî, kültürel, biyolojik, coğrafî vb. özelliklerine de yansımaktadır. Onlara bu özelliklere bağlı olarak ayrı kimlik sahibi olma ve bu kimlikle tanınma imkânı sağlanmıştır. Nitekim Kur’an da, farklı yaratılmaktan dolayı "kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma ve tanışma" hikmetine onay verilmektedir. Ancak farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılması doğru değildir. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir; V. 49) Buna göre ayetin ortaya koyduğu insanlık değeri ile milletlerarası ilişkiyi şöyle özetlemek mümkündür: Bütün insanlar bir erkek (Adem) ile bir kadından (Havva) yaratılmış, bunların birbirlerine eş olmalarından sonra doğum yoluyla insanlık vücuda gelmiş, üremiş ve çoğalmıştır. O halde bütün insanların aslı birdir. Hem kök hem biyolojik temel özellikleri aynıdır. Aralarında bir üstünlük veya aşağılık söz konusu olamaz. Her grup kendi aralarında birleşme ve dayanışma hakkına sahiptir. Ancak bu hakkı başka bir ferdin veya grubun aleyhine kullanamaz. Fakat Allah katında en üstün olanların, O’nun buyruklarına en çok bağlı kalan, hata ve yanlışlara düşmekten sakınan kimseler olduğu açıklanmıştır. Ne var ki tarihin her döneminde insanların eşitlik ilkesini, faziletin soyda ve malda değil ahlâkta olduğu prensibini sindirmekte zorla- nanlar olmuştur. Aslında bu mesaj, Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından veda hutbesinde şöyle açıklanmıştır: "Ey insanlar şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, Arab’ın başka ırka, başka ırkın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlâk üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur..." (Müsned, 411)
İnsan hakları evrensel beyannamesi
insan hakları evrensel beyannamesinin içeriği, hürriyet, eşitlik, adalet ve kardeşlik kavramlarıyla gündeme gelmiştir. Nitekim 1 789 yılında gerçekleşen Fransız ihtilâlinin 1 7 maddelik beyannamesi ile 1948 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilâtının Paris Kongresinde imza altına alınan 30 maddelik "insan Hakları Evrensel Beyannamesi" hükümleri de benzer konuları içermektedir. Her iki beyannamede yer alan ortak ilkeler şunlardır: "insanların doğuştan eşitliği, insanın kanun önünde eşitliği, başkaların hürriyetine saygı, keyfe bağlı tutuklamaların yasaklanması, sanığın suçluluğunun, resmen tasdik edilinceye kadar suçsuz sayılması, mülkiyet hukukunun kabulü, düşünce ve fikir hürriyeti, devlet görevlerinin herkese açık olması" gibi konulardır, insan Hakları Evrensel Beyannamesinin şu maddeleri de benzer konular üzerine inşa edilmiştir: "Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler. (Madde; i) Herkes ırk, renk, cins, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide veya İçtimaî, menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin beyannamede ilan olunan bütün haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir. (Madde; 2/a) Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayri insani, haysiyet kırıcı cezalara ve muamelelere tabi tutulamaz. (Madde; 5)"
İnsanlık ailesinin bütün üyeleri, çağın nimetlerinden ve evrensel değerlerinden yararlanmaya layıktırlar. Topluluklar arasında düşünce ayrılıklarının olması, Allah’ın yasası gereğidir. "Rabbin dileseydi insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna onlar ihtilafa devam edeceklerdir." (Hud, 118) Gerçekten insanlar zekâ, düşünce ve yetenek bakımından farklı yaratılmışlardır. Ancak aralarında düşünce ayrılıklarının olması düşmanlığa değil; tersine onları rekabete ve ilerlemeye sevk etmelidir. Çağımızda bütün milletler, iletişim teknolojisi sayesinde birbirlerini daha yakından izleme ve tanıma imkânına sahiptirler. İstendiği taktirde, ırk, dil, bölge ayırımı gözetilmeden her türlü sosyal yardımlaşma ve dayanışma imkânları devreye konulabilir. Samimi komşuluk ilişkileri geliştirilerek her türlü haksızlığın ve yanlışlığın üzerine gidilebilir. Açlık çeken ve beslenme imkânı olmayan bütün bölgelere yardımcı olunabilir. Sağlık ve eğitim yardımları gönderilebilir, işte insanlık ve komşuluk adına bu sorumluluğu üstlenecek hükümetlere, yöneticilere, iş adamalarına, din adamlarına, basın ve yayın kuruluşlarına görevler düşmektedir. Unutmayalım ki bütün insanlar aynı kökten, aynı atalardan gelen ve aynı gemide bulunan kardeş ve akraba topluluklarıdır. Asıl görevleri adaleti gözetleyerek, hayırda ve iyilikte yardımlaşmaktır. Yoksa ötekine haksızlık etmek, kin ve düşmanlıkta birleşmek ve haddi aşmak değildir.