Makale

Rahmetten şefkat ve merhamete

Rahmetten şefkat ve merhamete

Doç. Dr. Halil Altuntaş

Yeryüzünde ve göklerde ne varsa hepsi bir ihtiyacımızı karşılamak için vardır. Sahip olduklarımız , bize yaptığımız bir şeyden dolayı hak ettiğimiz için değil, Allah’ın rahmetinin eseri olarak verildi. Kendi varlığımıza dönelim; sözle ifadede zorlanacağımız mükemmellikteki fiziki varlığımız bize ilahî rahmetin bir hediyesi. Öleceğimizi biliriz, ama ne zaman öleceğimizi bilmeyişimiz bizim için bir ümit kaynağı, hayata tutunmak için bir destek olur. Bu bize Allah’ın lütuf ve merhametinin bir sonucudur. İşte bu nokta üzerinde durmaya değer.
Kur’an her vesile ile Allah’ın rahmet sahibi oluşuna vurgu yapar. Özellikle bu sıfatı söz kalıbı ölçeğinde ifadeye koyan Rahman ve Rahîm sıfatlarını öne çıkarır. Nitekim bir anahtar cümle niteliğindeki besmele, yüz on üçü sure başlarında biri de Neml suresinin metninde olmak üzere Kur’an’da yüz on dört defa geçer. “Allah”, “Rahman” ve “Rahîm” besmelenin temel unsurları. Bunların ilki Yaratıcı Kudret’in özel ismi; diğer ikisi de ona ait isim-sıfatlardan ikisini temsil ediyor. Rahman, çok merhamet eden” demektir ve Allah’a has bir isim-sıfattır. Başkası için kullanılmaz. Rahîm de tıpkı Rahman gibi “çok merhamet eden” anlamlarına geliyor. Ancak Rahman Allah’tan başkası için kullanılmazken “Rahîm” insanlar için de kullanılabilir. “Rahman” “Rahim”e göre daha kapsamlıdır. Buna göre Allah Rahman sıfatı gereği dünyada mümin-kâfir ayrımı yapmadan herkesi umumi rahmetinin konusu yapmaktadır. Rahîm sıfatının gereği olarak ise müminlere dünyada ayrı ve özel bir şekilde, ahirette ise yalnızca müminlere rahmet edecektir. Nitekim “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara gerekli kılacağım.” (A’râf, 156.) ayeti bu bakış açısını destekler niteliktedir.

Eğer Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmış ise, cehennem niçin var, azap niçin var? Vurgulamak gerekir ki buradaki “rahmet” -yukarıda da işaret edildiği gibi- “azab”ın zıddı olan rahmetten daha geniş kapsamlı bir anlama sahiptir. Canlıların hayatlarını sürdürecekleri ortamın varlığı, insanın merhamet ve şefkat duygusuna sahip olması gibi nimet türünden her şeyin varlığı ilahî rahmetin bu yönü ile ilgilidir. Yani ayet, Allah’ın asla azap etmeyeceğini söylemiyor. Tabii ki Allah’ın, rahmeti/merhameti yanında azabı da vardır. Ancak O daima rahmetini öne çıkarır, aktif tutar. “Rahmetim gazabıma üstün gelir.” “O rahmet etmeyi kendisi için gerekli kılmıştır.” (Müslim, Tevbe, 16.) kutsi hadisleri bu gerçeği dile getirir. Eğer kimse azap görmeyecek olsa idi adalet ilkesi çiğnenmiş olurdu. Asıl rahmet, adalet ilkesine zemin oluşturan süreçte belirginleşiyor. İnsanın, nasıl davranırsa mükâfat; nasıl davranırsa ceza göreceği konusunda bilgilendirilmesi ilahî rahmetin yansımasıdır. Peygamberlerin, mukaddes kitapların gönderilmesi bunun pratik göstergesidir.

Rahmet ile aynı kökten gelen ve aynı anlamı ifade eden merhamet kelimesi ise Kur’an’da bir yerde (Beled, 17.) geçer. Özellikle dilimizde “rahmet” Allah için kullanılırken, “merhamet” insani bir duyguyu ifade eder.

Merhamet “Bir kimsenin karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan sevgi ile harmanlanmış acıma duygusu” diye tanımlanabilir. Buna göre merhamet iki temel unsur içerir. Bunlardan ilki kalp yumuşaklığı diyebileceğimiz değişken yapıdaki duygusal nitelik, diğeri ise iyilik etmek. Gerçek beşerî merhamette bu iki nitelik birden bulunur. Tek başına kalp yumuşaklığı sözde merhamet olmaktan öteye geçmez. (Râğıb, Müfredat, “rhm” md.) Asıl merhamet duygusu, acınanı içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtarma niyet, istek ve eylemi ile yüklü acımadır. Merhamet hassas bir yüreğin susamışa su, güçsüze güç olması, düşeni kaldırmasıdır; üzüntüyü sevince, çaresizliği çözüme, gözyaşını sevince dönüştürmesidir. Bu yönü ile merhamete aktif merhamet de diyebiliriz. Pasif olanı ise merhamet değil, yalın bir acımadan başka bir şey değildir.

Genellikle merhamet ile birlikte ifadeye koyduğumuz, âdeta özdeşleştirdiğimiz bir duygu da şefkattir. Şefkati tahlil edelim, karşımıza sevgi ile işbirliği hâlindeki koruma duygusu çıkacaktır. Demek ki sevgi, ruh dünyamızın en zengin köşelerinden birini oluşturan “merhamet ve şefkat” ikilisinin bağ dokusu konumunda bulunuyor.

İnsan, merhamet duygusu ile gerçek insandır. Allah’ın insana olan rahmetinin en büyük göstergelerinden biri de bu duygudur. Bu duygu ilahî rahmetin başta insan olmak üzere yaratılmışlar üzerinden nasipleri oranında işleyişini temsil eder. Rahmetten şefkat ve merhamete bir geçiştir bu.

Anlaşılıyor ki merhamet, özümüzde var olan bir duygu, “merhametsizlik” ise mecazi ya da arızi bir durumdur. Merhametten mutlak olarak soyutlanmak mümkün değil. Söz konusu olan, merhametin “küllenmesi”, karanlıklarda kalmasıdır. İnsana düşen, onu açığa çıkarıp işletmek, merhameti öğrenmek. “Araştırmalar gösteriyor ki, bir şeyi çokça yaparsak, beynimizde o duyguya ayrılan yer artıyor. O yüzden iyiliğin, merhametin talim edilmesi mümkün. İnsan iyilik yapa yapa bir süre sonra güzel görmeye, güzel düşünmeye, güzel yapmaya başlayacak ve hayatın bütününe de onu yayacaktır. Genetik kodlarımızda var olan merhamet öğrenilebilir. Biz Rahman ve Rahîm olan bir Allah’ın kullarıyız.” (Kemal Sayar, Diyanet Aylık Dergi, Eylül 2009.) Bu sebeple Kur’an sayısız ayeti ile muhataplarını bir merhamet eğitimine tabi tutuyor. Allah’ın rahmetine sürekli vurgu yapılarak bu rahmete layık olabilmenin “iyi kul” olmaktan geçtiği vurgulanıyor. Bunu sağlayacak alt yapı unsurları çeşitli usul ve üsluplar içinde takdim ediliyor. Rahmete layık olma çabasındaki kulun ruh dünyasına göndermeler yapılıyor. “İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihat edenler, şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar.” (Bakara, 218.) bildirimi ile amaca ulaşmada gayrete dayalı ümidin büyük bir itici güç olduğuna işaret ediliyor. Ayetin sonundaki “Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” şeklindeki hüküm cümlesi bu gücü kat kat arttırıyor.

Merhamet duygusu hayatımızda çok önemli bir yere sahip. Ne var ki bu duyguya olumsuz yaklaşanlar da bulunuyor. Pozitivist felsefeye ait bir damara göre merhamet, gücün kullanılmayıp askıya alınmasıdır; hatta o maskelenmiş bir güçsüzlüktür ve bu yüzden yok edilmelidir. Merhametten maraz doğar. Büyük balık küçük balığı yutar. Güçlü olan gücü ile güçsüz olan da aklı ve zekâsı ile hayata tutunmak zorundadır. Bunu başaramayanlara merhamet edip onları korumak, tabiatta var olan dengeli dönüşüm sürecine müdahale etmektir. Merhamet aslında kendimize acımaktan kaynaklanan bencilce bir gösteridir ve bu yüzden değersizdir.

Söyledikleri özetle bu.
Bir duyguyu değersizleştirirken, gerçekte ona sahip olan insanı da sıradan bir biyolojik varlığa indirgeyen bir anlayışla karşı karşıyayız. Necip Fazıl “Reis Bey” adlı tiyatro eserinde merhameti “muzır” bir duygu olarak gören bu anlayışı yüksek bir edebî üslupla eleştirir.

İnsan tabiat piramidinin bir parçasıdır ama onunla özdeş değildir. En tepede, ayrıcalıklı bir yerde bulunur. Buna bağlı olarak içinde bulunduğu sistemin diğer bütün elemanlarından farklı bir yapıdadır. Sistem bütün düzeni ile onun için işlemektedir. İşleyen bu sistemde “Büyük balık küçük balığı yutar.” Doğru. Ancak burada iki hayvandan söz ettiğimizi gözden kaçırmayalım. Hayvanlar güdüleri ile yaşarlar. Âdeta kurulmuş, kurgulanmış bir süreçtir bu. İnsanın ise aklın önderliğinde, duygularla, ruh dünyasıyla yoğrulmuş bir hayatı vardır. “Rekabet toplumu” işte bu noktayı paranteze alarak merhametten soyutlanmış bir akılcılığı ilke ediniyor. Akılsız biyolojik varlıklar için geçerli olan bir olguyu akıllılar dünyasına da uygulayan bu felsefi görüş, her ikisini de canlı oluşundan yola çıkarak insanla solucanı aynı kefeye koymuş oluyor.

Merhametten soyutlanacak kimse insandan çok biyolojik bir makine olacaktır. Maraz, merhametten değil, marazlı kişilikten kaynaklanır. Yani problem merhamet değil, merhamet gören zayıf kişiliktir. Merhametin maraz doğurmasında bir nankörlük söz konusudur. Birileri nankörlük ediyor diye iyiliği aşağılayalım, “merhameti öldür”elim mi? Kaldı ki, gerçek merhametin karşılık beklemek gibi bir açmazı yoktur. Merhamete kötülükle mukabele edilmesi, merhametin karşılık beklediği yerde sarsıcı olur. Vahyin ışığındaki merhamet algısı “İyilik yap denize at; balık bilmezse Halik bilir” anlayışında kendini bulur.

Merhametin bencilce bir duygu olduğu yargısı ise oldukça genellemeci kalıyor. Evet; merhamet olgusunun kuytu bir yerlerinde böyle bir ruh yönelişi potansiyel olarak bulunur. Ama daima, menfaatten arınmış, tamamen insani nitelikte bir unsurun kontrolü altındadır. Bu kontrol yitirilmedikçe bencillik dediğimiz içyapı devreye giremez. Bencillik ile onun beslediği hırsların, kıskançlıkların, yersiz istek ve heveslerin içimizde mayalanmasına izin verecek olursak hepsi birden merhamet yoksunluğu şeklinde benliğimizi kuşatır. Onun için iç dünyamızın bu sarp yokuşlarını aşmak zorundayız. Zor bir iştir bu. Dolayısıyla sevenlerimizin yardımına, onların samimi uyarılarına ihtiyacımız vardır. Bizden de aynı şeyi beklemek onların hakkıdır. İman ile hayat arasındaki bu temel ilişki, ölüm ötesi hayat mutluluğunu sağlayacak sonsuz içerik zenginliğine sahip bir tablodur: “Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar ahiret mutluluğuna erenlerdir.” (Beled, 17-18.) Demek ki iman ortak paydasında birleşenler, her biri aynı zamanda hem öğretmen hem öğrenci oldukları kesintisiz bir eğitimin aktörleri durumundadırlar. Temel konuları sabır ve merhamet olan eğitim sürecidir bu. Aynı ilişki biçimi Asr suresinde “Birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler.” (Asr, 3.) formülü ile verilmiştir.

Farkında olalım veya olmayalım, ilahî rahmet sayısız bollukta nimetlerin temsilcisi olarak her an sağanak sağanak üzerimize yağıyor. Bu nimete şükredebilmenin şartı en geniş anlamı ile merhamet sahibi olmak. “Her nimete şükür kendi cinsinden olur.” kuralı bunu gerektiriyor.