Makale

Hangisi daha kötü?

Hangisi daha kötü?

Nazlı Özburun

Günlük yaşamda insanlarla olan ilişkilerimizde bazen kıran, bazen de kırılan taraf oluruz. Bir insanı kırdığımızda, onun çektiği acıcıyı ancak bir başkası tarafından kırıldığımızda gerçekten anlarız.

Kalbimiz derin bir yara alır. Duygularımızda depremler olur. Gözler daha fazla dayanamaz ve yaşarırlar.

Zordur insan ilişkilerinde gemiyi alabora etmeden denizde yürütebilmek. İstemeden de olsa yenik düşersiniz dalgalara bazen. Duygularınız incinir veya incitirsiniz sevdiğinizin duygularını...

Hata yapmak neredeyse insan hayatında kaçınılmazdır. Herkes hata yapabilir. Hata yapmamak için elinden gelen gayreti gösterenler bile gün olur bir yerde hata yapabilirler. Söz verdikleri bir konuda zaaflarına yenik düşebilirler. Veya bir kör noktanın kurbanı olabilirler.

İlk insandan itibaren insanın kaderine hata yapabilir olmak yazılmıştır. Hz. Âdem unutarak hata işlemiş, sonrasında pişman olup haddini bilerek, insan olarak yaratılmışlığının kabulü içinde özür dilemişti. İnsanın insan olması ve cennet ile cehennem arasında bırakılması da bu nedenleydi.

Şeytan da hata yapmıştı, ama özür dilemedi ve kendi haklılığını gerekçelendirme yolunu seçti. Kendisinin daha üstün olduğunu düşündü.

Kendi davranışına gerekçe olarak insanın çamurdan, kendisini ateşten yaratıldığı için üstün olduğunu ve secde etmemesine bunun gerekçe olduğunu ileri sürdü.

Bu senaryo insan ilişkilerinde hata yaptığımızda hangi yolu tercih ettiğimize bağlı olarak her gün yeniden yeniye yaşanıyor. Ya hata yaptığımızı kabul edip sığınıyoruz.

Ya da kendi haksızlığımıza kendimizi de inandırmak istercesine gerekçeler bahaneler uyduruyoruz. Bahanelerin arkasına sığınarak kaçıyoruz.

Hata yapmak mı kötü, hata yapmadığını iddia etmek ve özür dilemek yerine bahaneler üretmek mi? Kesinlikle ikincisi kötü olan. Kaçmak ve benliğimizi savunmak…

Oysa hata yaptığımız insanın kalbini kıran, yanlışın kendisi değil. Yapılan yanlıştan geriye dönülmemesi ve yanlışın gerekçelendirilmesi, üstüne üstlük yanlış yapılmaya gerekçe olarak da karşı tarafın gösterilmesi.

Özür dilemek kısa yoldur. Hatalar ancak bu şekilde insana bir şeyler öğreterek insan hayatında bir anlam kazanır.

Mesela geç kalan bir insanı düşünelim. Geç geldiği halde, suçlu sizmişsiniz gibi, üstüne üstlük hiç oralı olmadan yüksek sesle sizi haksız çıkardığını düşünelim. Bekleyen insanın duymak istediği bu mudur acaba?

Üste çıkmak yerine özür dilenebilse, bekleyen tarafın gönlü alınsa daha insanca davranılmış olacaktır. Bu kişi evde eşini bekleyen bir kadın, bayramda çocuğunu bekleyen bir ihtiyar, arkadaşını bekleyen bir adam olabilir...

Özrün özür olabilmesi, içinde pişmanlık taşımasıyla ilgilidir. İçinde samimiyet olmayan özür, özür sayılmaz. Ama ne olursa olsun, özür dileme tavrı, yanlış olanı savunmaktan her zaman daha ileride bir duruştur.

Hatalarını savunma derdine yalancı olan insanları anmadan geçmemek lazım. Egonun kendini savunmak adına birbiri ardına dizdiği yalanlara, bir süre sonra kendisi de inanmaya başlar. Küçük bir yanlıştan kaçan insan, daha büyük yanlışların içine böylece düşmeye başlar.

Aynen şeytanın düştüğü gibi, cennetten kovulmasına neden olan, lanetlenmesine neden olan büyük hatayı yaptı, kötü olanı seçti, kendi hatasını kabul edip özür dilemek yerine, savundu ve rahmetten kovuldu.
İnsan olarak doğmamız insan olarak kalmamıza yetmediği için, insan olarak kemale ermenin yolu da hata yapmamaktan değil, yaptığımız hatalardan pişman olarak Yaratıcımıza sığınmaktan geçiyor olsa gerek.