Makale

Osmanlı Devrinde İmam-Hatiplik Görevi Rolü ve Statüsü

Osmanlı Devrinde
İmam-Hatiplik Görevi,
Rolü ve Statüsü

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Toplum hayatında, her görevin kendine göre bir özelliği ve uzmanlık alanı vardır. Bu görevlerde çalışanların bir kısmı sürekli halkla iç içedir. Bir kısmı da görevin özelliğine göre daha sakin ve tenha bir ortamda çalışmaktadır. Doğal olarak halkla temas halinde olanlar; daha geniş kitlelerce tanınmaktadır. Bunlara örnek olmak üzere mesaisi toplum içinde geçen imam-hatip, öğretmen, polis ve muhtarları gösterebiliriz. Çünkü bu unvanlar toplumun ortak bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmış ve zamanla kurumsal bir kimlik kazanmıştır. İmam-hatiplik de bu unvanlardan biri olup, İslam tarihinin başlangıcıyla ortaya çıkmıştır. Her ne kadar imam-hatiplik görevi cami ile birlikte gündeme gelmişse de tarihi süreç içinde ilgi alanı ve sorumluluğu daha da genişlemiştir. Zira günümüzde kimi çevreler bilerek veya bilmeyerek bu görevle ilgili farklı bir imaj ve görüntü çizmeye çalışmış olabilir. Bu nedenle bazıları söz konusu göreve daha mesafeli durmaktadır. Hatta aynı görevde çalışanların bir kısmı, önemli ölçüde etkilenmiş ve kurum değiştirme eğilimine girmiştir. Oysaki bu görevin nimet ve fazileti; dünü, bugünü ve yarınıyla birlikte değerlendirilmelidir. Daha da önemlisi bu görevin ehil kişilerce sahiplenilmesi için ilgililere sevdirilmesi gerekir. Hal böyle olunca öncelikle bu hizmeti yürütenler kendilerini tam bir güven içinde hissetmelidir. Biz bu yazımızda konuyu biraz zenginleştirmek ve söz konusu görevin bir nebze de olsa derinliğine işaret etmek için Osmanlı Devlet’inde imam-hatiplik görevinin sosyal hayattaki konumunu ve etkinliğini tartışmak istiyoruz. Gerçekten bu anlamlı hizmeti geçmişten günümüze kadar devreden çok kıymetli din bilginleri gelip geçmiştir. Bunların hizmet tarzlarını tanımak, tecrübe ve birikimlerinden yararlanmak önemli bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Tarihteki bir adı da “Devleti Aliyye” olan Osmanlı İmparatorluğu, çok geniş bir coğrafya üzerinde altı yüz yıl gibi uzun bir süre hüküm sürmüştür. Bünyesinde yaşayan insanların din, dil, ırk ve mezhep farkına bakmaksızın değişik kültürlere mensup bu kitleleri birbirleriyle kaynaştırmıştır. Şüphesiz ki bu uzun ve sağlam yapının bir ulu çınara dönüşmesinde; adalet, hoşgörü, fazilet ve disiplin gibi temel değerler rol oynamıştır. Bu değerlerin meyvesi ve dışa yansıması, “Din ve devlet, mülk ve millet” gibi ortak bir amaç olarak tescil edilmiştir. Tarih ve kamu vicdanının, adaleti ve hoş görüsü üzerinde ittifak ettiği Osmanlı devleti; sosyal, bilimsel ve kültürel anlamda kurumlara büyük önem ve destek vermiştir. Böylece çok zengin ve erdemli bir medeniyetin temelleri atılmıştır. Bu medeniyetin ve sosyal kurumların başında; cami, imaret, hastane, kervansaray, köprü, han, hamam, çeşme ve zaviyeler gelmektedir. Bu kurumların yaşatılması için vakıflar kurulmuş veya devletçe çeşitli vergi muafiyetleri sağlanarak destek verilmiştir. Söz konusu kurumların başında yer alan camiler; İslam tarihi boyunca Müslümanların işlerini görmek sorunlarını çözmek ve karar altına almak için bir toplantı yeri olmuştur. Diğer bir ifade ile buralarda çalışan din görevlilerinin hizmetleriyle bu kutsal mekânlar manevi bir toplanma alanı, ibadet yeri ve cazibe merkezi haline gelmişlerdir.

Bu nedenle Osmanlılar camiye ve yönetimine çok önem vermişlerdir. Böylece camiler; yerleşim yerlerinin en uygun semt ve merkezlerinde inşa edilmişlerdir. Bazen mahallelerde şahısların bizzat kendi katkılarıyla bazen de kurulmuş vakıfların maddi destekleriyle ibadete açılmışlardır. Öyle görünüyor ki Osmanlı şehir örgütlenmesinde mahallenin özel konumu ve mahalle imamlığı sözü edilen bu camiler üzerinden ön plana çıkmıştır. Bu geleneksel ilgi ve artış, Tanzimat devrine kadar devam etmiştir. Kriter olarak camilere atanan imam-hatiplerin tahsil görmüş, yeterli dinî bilgilerle mücehhez ve güzel ahlakla tanınması esas alınmıştır. Nüfuz ve itibar sahibi olması ayrıca tercih sebebi sayılmıştır. Bu itibarla Osmanlı Devleti’nde imam-hatipler, Müslüman topluma hizmet veren kadrolar arasında büyük bir çoğunluk oluşturuyordu. Padişah beratı ile göreve atanıyor ve kamu görevlisi sayılıyordu. Bunların maaş ve ücretleri başlangıçta vakıflar tarafından ödenmiştir. Zamanla maddi yükün artması üzerine yeni kaynaklar aranmış ve giderek merkezi idarenin maaş tahsis etmesi zorunlu hale gelmiştir. Böylece Tanzimat dönemine kadar imam-hatip hem devleti temsil etmiş hem de mahallenin önde gelen yetkilisi ve sorumlusu kabul edilmiştir. Hatta resmî kayıtlarda bulundukları yer ve çevredeki “kadıların” (hakimlerin) tabii yardımcıları sayılmışlardır. Genellikle bu yetki ve sorumluluklarına istinaden beldenin barış, huzur, düzen ve asayişini sağlıyorlardı. Hatta camiye gelenlere devlet ilanları, mahallenin iş ve kararları hakkında bilgi veriyorlardı. Dolayısıyla imamların; cami cemaati, mahalle halkı başta olmak üzere; kültürel, sosyal ve yardımlaşmaya ilişkin güncel problemleri çözmek, onların barış ve huzuruna katkıda bulunmak gibi üstün bir kabiliyete haiz olması bekleniyordu. Öyle ki, devlet tarafından üç meslek mensubuna yaptıkları hizmetin önemi ve özelliğinden dolayı gece feneri verilirdi. Bunlar; imam-hatip, muhtar ve polis teşkilatına mensup kimselerdi. (Prof. Dr. Yaşar Yücel, Prof. Dr. Ali Sevim, Türkiye Tarihi, c. 2, s. 330)

Osmanlı idare sisteminde imam-hatiplerin görev ve çalışma alanı sadece cami hizmetiyle sınırlı değildi. Kaynaklardan anlaşıldığına göre onlara; asli hizmetlerine ilave olarak bazı toplumsal hizmet ve görevler de verilmiştir. Söz konusu görevler; çalıştıkları mahalle ve köylerde halka çeşitli konularda yardımcı olmak, ikamet ettikleri yer ve adres hakkında bilgi toplamak, kimlik bilgilerini tespit etmek, dışardan gelenlerin kayıtlarını yapmak, ayrılanların bilgilerini ilgili mercilere iletmek, kimsesizlere kefil olup güvence vermek, ölüm, defin ve doğum kayıtlarını yapmak, nikâh akdi ve boşanma işlemlerini yürütmek gibi hususlardır. Ayrıca muhtar ve mahallenin ileri gelenleriyle birlikte günümüzde belediye hizmetleri arasında yer alan çevre temizliğini denetlemek, fırınlarda üretilen ekmekleri kontrol etmek, gıda maddelerinin stok edilmesini önlemek, çarşı pazarda yapılan hile ve yanlışlıklara engel olmak, ihtiyaç halinde makbuz karşılığında yardım toplamak, kurban derilerini alıp değerlendirmek gibi konularda da yetkili kılınmışlardır. Bazen gayrimüslimler bile nikâh kıyma ve boşanma işlemlerinde din görevlilerine başvurmuşlardır. Ancak bu konudaki müracaatların artması üzerine, kilise ve papazların şikâyetlerine neden olmuş ve sonraları bu hususta ısrar edilmemiştir. Mahallindeki anlaşmazlıkları çözmek gerektiğinde soruşturma yapmak üzere kurulan yerel komisyonda, kiliselerin yapımı, onarımı ve diğer problemleriyle ilgili ihtilafı çözmek amacıyla kurulan teftiş heyetinin tabii üyesi olarak görev verilmiştir. Bütün bu konularda kendilerine mühür ve imza yetkisi de sağlanmıştır. Ayrıca toplum üzerinde etkili olmalarından ötürü köy hayatının önde gelen simaları arsında da yer almışlardır. (Bkz. İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı, cilt, 22, s. 182)
Mahalle ve köy camilerinin dışında diğer resmî kurumlarda çalışan imamlar da vardı. Bunlar hem kurum mensuplarına dinî konularda rehberlik yapıyor hem de diğer işlerinde yardımcı oluyorlardı. Bu cümleden olarak ordu ve kışlalarda hizmet eden din görevlileri gösterilebilir. Yeniçeri ocaklarında, eğitimli askerî birliklerde, müstahkem mevkilerde, teknik malzemelerin üretildiği tophanelerde, donanmalarda, tersanelerde ve askerî hastanelerde çalışıyorlardı. Ordunun herhangi bir kademesinde çalışanların tamamı padişahın beratı ile tayin ediliyor ve maaşları resmî makamlarca ödeniyordu. Yeniçeri ocağında ortalama 150 kişiye bir imam düşecek şekilde ve beş yıl süre ile atama yapılıyordu. Bunlar öncelikle askerlere vakit namazları kıldırıyor ve dinî eğitimleriyle ilgili dersler veriyorlardı. Buradaki hizmet sürelerini dolduranlar bir üst görevle “kadı” olarak başka yerlere tayin olma hakkını elde ediyorlardı.

Daha sonra kurulan “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” teşkilatıyla din hizmeti daha da etkin hale gelmiştir. Yüz kişinin başına bir imam-hatip verilmesi uygun görülmüştür. Bu dönemde on beş yaşındaki gençler acemi kışlalarda askere alınır ve uzun süre dinî eğitime tabi tutulurdu. Her sabah bunlara bir saat Kur’an-ı Kerim dersi ve temel dinî bilgiler verilirdi. Dersler sade, anlaşılır ve basit bir üslup içinde yapılıyordu. Ayrıca beş vakit namazı cemaatle kıldırıyorlardı. Askerlerin dinî meseleler konusunda yararlanacakları kitapları yazıyorlardı. İlerleyen zaman diliminde topçu, arabacı, piyade, süvari ve teknik sınıflara ait taburlara da birer imam tayin edilmiştir. Orduda çalışan bu görevlilere, 150–500 kuruş arasında maaş ödenmiştir. Hizmetleri esnasında başarılı olan tabur imamları “kadı” veya sınavı başarması halinde “Alay Müftüsü” olarak tayin edilmişlerdir.

Görüldüğü gibi imamlık hizmetine bütün kesimlerde ve kurumlarda yer verilmiştir. Saraylarda, konaklarda bile resmî veya özel imamlar görevlendirilmiştir. Daimi elçiliklerin nezdinde, diğer dış temsilciliklerde ve yurt dışında açılan sergilerde de aynı teamüle riayet edilmiştir. Savaş sonrasında elden çıkan veya ihtilaflı durumda olan yerlerdeki halkın durumu ilgili devletlerle görüşülürken halkın dinî inancı ve ibadet hürriyeti siyasi konuların başında yer almıştır. Özellikle bu tür yerlerdeki dinî idarenin hür ve serbest olması müftülerin halk tarafından seçilmesi, imamların da bağlı oldukları müftülüklerce atanması önemli bir ilke olarak korunmaya çalışılmıştır.

Diğer taraftan Osmanlı devleti, sadece Müslümanlar için değil emrinde yaşayan bütün azınlıkların da din, inanç ve vicdan hürriyetlerine önem vermiştir. İstanbul’un fethinde bile yerlerinde kalmayı arzu eden gayrimüslimlere, dinî özgürlüklerde bir kısıtlama yapılmamıştır. Belki de bu cihan devletini başarıya ulaştıran temel şartlardan biri de tebaa arasındaki bu adalet ve hoşgörü olmuştur. Bu aynı zamanda yönetimin insana ve insan haklarına olan saygısını göstermektedir.

Ayrıca Osmanlı döneminde dinî idareyi temsil eden “meşihat” makamına özel bir değer verilmiştir. Bu teşkilatın başında şeyhülislam bulunuyordu. Onun devlet protokolündeki yeri sadrazamdan sonra ikinci sırada gelmektedir. Padişah, makamında onu ayakta karşılardı. Ramazan ayı gelince sarayda onuruna bir iftar verilirdi. Buna diğer devlet yetkilileri de davet edilirdi. Bu programın Kadir Gecesi’nde olmasına özen gösterilirdi. Mevlit kandilinde de benzer bir tören yapılırdı. Bu geceye mahsus selatin camilerin birinde mevlit alayı düzenlenirdi. Bu merasime katılan padişahın yanında yine şeyhülislam başta olmak üzere diğer devler büyükleri ve on dört kadar büyük camide görev yapan imam-hatip yer almıştır. (Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, cilt,10, s. 256)

Gerçekten imam-hatiplik görevinin tabiatında bir itibar, huzur, güven, bereket ve ferahlık vardır. Tarih boyunca bu güzel duygular ve düşünceler değişmemiştir. Bugün ve yarın da değişmemelidir. Bu yüzden din görevlilerin ve toplumun daha duyarlı olması gerekir. Konu ile ilgili Nizamü’l-atik yazarı Ömer Faruk Efendi şöyle demektedir: “İmama tazim ve hürmet onun zatına değil, kalblerinde taşıdıkları Kur’an-ı Kerim’den dolayıdır. Dolayısıyla ona saygı duymak, inancımızın ve kültürümüzün bir gereğidir.”

Konu hakkında daha çok şey yazılabilir. Tarihi örnek, söz ve hatıralarla süslenebilir. Fakat asıl amacımız bu alanda hizmeti geçenleri rahmetle anmak ve bu zenginliği bir kez daha meslektaşlarımızla paylaşmaktır. Ayrıca Başkanlığımız kadrolarının yaklaşık % 90 kadarını teşkil eden din görevlisi arkadaşımızın duygularına tercüman olmak ve onlara katkı sağlamaktır. Yazımızı, Osmanlı ordusunda çalışmış Liman Von Sanders (1855-1929) isimli bir Alman Generali “Türkiye’de Beş Sene” isimli eserinde yer verdiği şu özet değerlendirme ile tamamlayalım: “Türkler, dindar, bilhassa gelenekçi idiler. Din adamlarının her tabaka ve seviyeden insanlar üzerinde büyük tesirleri vardı. Bu hasleti bilen kumandanlar ferdi feragat ve serdengeçtilik isteyen muharebe safhalarında, din adamlarının telkinlerinden en geniş manada istifade ediyorlardı. Bu din adamları ağırbaşlı oldukları ölçüde şefkatli, hal ve tavırları ile saygı değer ve güvenilir insanlardı. Onları en buhranlı anlarda bile kötümser bulmadım.” (Mehmed Akif Külliyatı, cilt,10, s. 333)