Makale

Kulluğun Esası Şükür

Kulluğun Esası Şükür

Fatime Kartı
Kur’an Kursu Öğretmeni/Diyarbakır

Hz. Aişe’den şöyle rivayet edilmiştir:
“Nebi (s.a.s.) ayakları yarılacak hâle gelinceye kadar gece namazı kılarken, uzun süre ayakta kalırdı. Ben kendisine: Ya Rasulallah, niçin nefsini zorluğa salıyorsun? Hâlbuki Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını affetmiştir” deyince; Rasulüllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ey Aişe niçin şükreden bir kul olmayayım ki.” (Buhari, Kitabü’t-teheccüd.)
Hadiste anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) ibadete sevk eden temel saik şükür arzusudur. Onun (s.a.s.) Hz. Aişe’ye verdiği cevaptan ibadetin esas gayesinin şükür olduğu anlaşılmaktadır.
İbadete bu manada bakmak bakış açısını değiştirip, ibadetleri; görev boyutundan çıkartarak büyük bir şevk ve coşku ile yapılmasını kolaylaştıracaktır. Bu hadis, şükrün en üst derecesini ifade etmesi açısından önem arz etmektedir. Bu öyle bir derecedir ki rabbinin verdiği nimetler karşısındaki hayret ve minnettarlık duyguları had safhaya ulaşmıştır. Artık ibadetle cezadan kurtulayım ya da ibadetle mükâfat kazanayım düşüncesi yerini, onun nimetleri, yüceliği ve kudreti karşısında minnettarlığımı ifade etmem mümkün değil, ancak onun önünde eğilirim ve ibadet dererim; o, kulluk yapılmaya layık olduğu için kulluk ederim düşüncesine bırakmıştır. Bu duygularla yücelen insan, artık Rabbini razı etmekten başka hiçbir şey düşünmez. Oturuşundan kalkışına kadar yaptığı her davranışı onun huzurunda olduğu düşüncesiyle ve ibadet şuuruyla yapar.
Şükür; emeğin karşılığını ödemeye çalışmak, daha da önemlisi verilen nimeti amacına uygun kullanmaya gayret etmektir. Bu manada kâinattaki bütün varlıkların şükür hâlinde olduklarını söylemek mümkündür; zira her bir varlık kendisine biçilen rolü eksiksiz yerine getirerek yaratılış gayesine uygun hareket etmektedir. Bu konuda Allah (c.c.) tabiattan sık sık örnekler vererek insanı şükretmesi hususunda uyanık tutmayı hedefler.
Şükür nimetin farkında olmak, onu sahibinden bilmek, nimetten yola çıkarak nimeti vereni takdir etmektir. Şükür gerçek manada kul olmakla direkt bağlantılıdır, dolayısı ile şükrün mahiyetinin anlaşılarak gerçek şükrediciler olunabildiği ölçüde daha iyi kul olmaya yaklaşmak mümkündür. Kısacası, şükrün anlaşılması İslam’ı doğru anlama ve yaşama açısından önem arz eder.
Küfür, nimeti unutmak ve üstünü örtmek olduğu için şükrün zıddıdır. “Hani rabbiniz şöyle buyurmuştu: “And olsun eğer şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7.)
Şükürsüzlüğün, diğer bir deyişle nimeti inkâr etmenin birkaç temel sebebi mevcuttur.
Bunlardan birincisi, verilmeyen üzerinde odaklanarak; verilen nimeti görememektir. “Biz onun için iki göz bir dil ve iki dudak vermedik mi? Biz ona iki yolu da göstermedik mi? Ama o, zor geçidi aşmaya yanaşmadı.” (Beled, 90/8-ll.) “Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim. Kendisine alabildiğine imkânlar sağladım. Sonra da o, hırsla daha da arttırmamı umar.” (Müddessir, 74/12-15.)
İkincisi, hizmetimize sunulan ama imtihan gereği, bir süre sonra alınan nimetin niçin alındığını sorgulayarak sahip olduğumuz sayısız diğer nimetlere karşı körleşmektir. “Rabbin denemek için insana iyilik edip, nimet verdiği zaman: “Rabbim bana ikram etti.” der. Ama onu sınamak için rızkını daralttığı zaman da: “Rabbim beni hor düşürdü.” der. (Fecr, 89/15,16.)
İnsanı nimete karşı körleştiren üçüncü sebep, verilen nimetin Allah’ın bir lütfu ve imtihan aracı olduğunu unutarak âdeta onu hak ettiği için kendisine verildiği yanılgısına kapılmasıdır. “İnsanın başına bir sıkıntı gelince bize yalvarır. Sonra katımızdan ona bir nimet verdiğimiz zaman: “Bu, bana ancak bilgim sayesinde verilmiştir.” der. Hayır, o bir imtihandır fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer, 39/49.)
İnsan psikolojisini gözler önüne seren bu ayetler dikkatle incelendiğinde bu duyguların farklı ölçülerde her insanda mevcut olduğunu görmek hiç de zor değildir. Bu düşünce devam ederse zamanla, kişinin kendisini diğer insanlarla kıyaslayarak nimete onlardan daha layık olduğu gibi bir algıya saplanmasına da sebep olabilir. Aşağıdaki ayet, bu konuda verilen örneklerden biridir. “Peygamberleri onlara, “Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi.” dedi. Onlar, “O bize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız. Ona zenginlik de verilmemiştir.” dediler. Peygamberleri şöyle dedi: “Şüphesiz Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü arttırdı. Allah mülkü dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/247.)
Bu psikoloji, kişinin tekebbüre kapılmasına, sürekli kendi üstündekilere bakarak dünya hayatında da bedbaht olmasına sebep olur. Ancak kendisini ruhi bir terbiyeye tabi tutup Allah (c.c.) karşısındaki konumunu keşfedebilen insan, nimeti Allah’tan bilerek onun karşısında tevazu ile eğilme erdemine ulaşabilir. Bundan dolayıdır ki yüce kitabımız gerçek manada şükretme makamında bulunan insanların azlığından ve az şükredildiğinden bahseder.
“Deki O, sizi yaratan ve size gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (Mülk, 67/23.)
O hâlde üç şekilde şükür hâlinde olmamız gerektiğini söylemek mümkündür:
1- Sürekli şekilde verilen nimetleri tefekkür ederek farkındalığımızı arttırmak. Bu durum şükrümüzün artmasına vesile olacağı gibi; olumlu bir bakış açısı kazanmamıza, daha mutlu ve çevresine pozitif enerji aktaran bir insan olmamıza katkı sağlayacaktır. En büyük nimetlerden birisi verilen nimeti görebilmektir. Verilen nimeti görmeyen insan ona sahip olmayandan çok daha bedbahttır. Doğduğumuz andan itibaren kendimizi ve çevremizi nimetler içerisinde görmek bizi yanılgıya sevk eder ve sanki bunlar bizim hakkımızmış gibi düşünürüz çoğu zaman. Bir nefesin bile ne büyük bir nimet olduğunu, her şükür için yeni bir nefese ve bilince ihtiyacımız olduğu gerçeğini düşündüğümüz zaman Allah’a şükrün mümkün olmadığını anlarız.
Ancak ona minnettarlık, rıza ve tevazu duyguları ile dopdolu bir şekilde kulluk vazifemizi yerine getirmeye çalıştığımız takdirde O’nun rahmeti sayesinde şükür makamında kabul edilebiliriz.
2- Verilen nimetler imtihan gereği, alındığı zaman feryat etmemek, sabretmek; bilakis alındığı ana kadar istifademize sunulduğu için yine şükretmek. Çünkü bu alman nimetler hiç verilmeyebilirdi, onları hiç tatmayabilirdik. Hak etmediği hâlde verilen bu nimetleri kullanırken şükretme makamında olan insan bunlar alındığı zaman da hamt etme makamında olmaya daha yakın olacaktır.
3- Allah karşısındaki konumumuzu iyi tespit edip kulluk bilinci içerisinde her şeyimiz ile Allah’a ait olduğumuzu, ne kadar yetenekli olursak olalım ne kadar çaba gösterirsek gösterelim sahip olduğumuz hiçbir şeyi salt yeteneklerimizle ve çabamızla elde edemeyeceğimizin farkında olmak. Şunu bilmemiz gerekir ki hiçbir nimet hak etmiş olduğumuz için bize verilmiş değildir. Verilen her bir nimet ancak Allah’ın lütfudur.
Bu üç hâl içerisinde bulunan insan şükrün en yüksek mertebelerini yakalamaya adaydır ki bu makam; Rahman suresinde Allah Teala’nın, insana verdiği nimetleri saydıktan sonra O’nun şu sorusuna olumlu cevap verebilmek ve bu doğrultuda yaşamaktır. “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?” (Rahman, 55/60.)
Bu mertebeye ulaşmak, verilen nimetleri onun yolunda kullanmakla, O’nun ihsanına benzer şekilde kullarına ihsanda bulunmakla, iyiliği sadece karşılığını O’ndan bekleyerek yapmakla mümkün olabilir. Bu, peygamberlerin ve onların yolundan gidenlerin makamıdır. “İşte o peygamberler, Allah ‘in doğru yola ilettiği kimselerdir. Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: “Bu tebliğe karşılık sizden bir ücret istemiyorum.” O, (Kur ’an) bütün âlemler için bir uyarıdır.” (En’am, 6/90.)
Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılıyor ki; nimeti kullanıp karşılığında hiçbir şey yapmamak şükür olmadığı gibi sadece dil ile ifade etmek de şükür değildir. Ancak minnettarlık duyguları içerisinde verilen nimetlerle ona yaklaşmak için onun dinine hizmet etmeye çalışmaktır şükür.