Makale

Latîf olsa latîfe hoştur elbet Velâkin hâriç olmaya edebden / Kastamonulu Beyânî

Sözün Özü
berceste beyitler
Vedat Ali Tok


Latîf olsa latîfe hoştur elbet
Velâkin hâriç olmaya edebden
Kastamonulu Beyânî
(Latife güzel olunca, edep dairesinin
dışında olmayınca güzeldir, hoştur.)


İnsanlar yaratılışının gereği birbirleriyle zaman zaman şaka yapma gereği de duyar. Şaka, hayatın bir nevi tadı tuzudur. Fakat şakanın mutlaka bir dozu olmalıdır. Başkasına maddi veya manevi bakımlardan zarar verecek davranışlar şaka olamaz. Başkasının hoşuna gitmeyecek söz ve hareketler de şaka değildir. Muhatabının, duyduğu zaman hoşlanmayacağı, üzüleceği isimlendirmeler, lakap takmalar da şaka değildir. Eskiler güzel bir ölçü koymuş bunun için: Latife latif gerek. Yani yapacağımız latifeler insanda bir güzellik duygusu uyandırmalı, ince bir düşünce olmalı latifede.

Müslümanlar için bir ölçü olan Peygamber Efendimiz, “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma.” buyurmuş ve o da zaman zaman latifeler yapmıştır. İşte Peygamber Efendimiz’den iki güzel latife:

Cennete kocakarılar giremez
Bir kocakarı, Peygamberimiz’e gelip; “Ya Rasulellah! Beni, cennete koyması için Allah’a dua et!” dedi. Peygamberimiz “Ey Ümmü filan! Yüce Allah, kocakarıyı cennete koymaz!” buyurdu. Namaz vakti girince, Peygamberimiz, namaza çıktı. Peygamberimiz, namazdan dönünceye kadar kadıncağız ağladı durdu. Hz. Aişe, Ya Rasulellah! “Kocakarı, cennete girmez!” dediğin için bu kadıncağız ağlayıp duruyor, dedi. Peygamberimiz güldü. “Haber veriniz ki: O, cennete kocakarı olarak girmeyecek! Çünkü yüce Allah “Biz, cennet kadınlarını, dünyadaki yaratılışlarına benzemeyen bir yaratılışta yarattık. Onları, bakireler kıldık. Onlar, kocalarına gönülden âşıktırlar ve hepsi de birbirinin yaşıtıdır.” (Vâkıa, 35-37) buyuruyor, diye haber gönderir.

Gözlerdeki beyazlık
Peygamber Efendimiz’in dadılığını yapmış bulunan Ümmü Eymen, bir gün Peygamber Efendimiz’e gelerek ona:

-Ya Rasulellah, kocam sizi çağırıyor der. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz’le dadısı arasında şu konuşmalar geçer:

Allah Rasulü:
- O da kim, hani şu gözlerinde beyazlık olan adam mı?
Ümmü Eymen, heyecanlanır:

- Kocamın gözlerinde beyazlık yok, ya Rasulellah! Fahr-i kâinat efendimiz ısrar eder:
- Evet, gözlerinde beyazlık var!
Bir anda beti benzi atmış olan Ümmü Eymen:
- Vallahi yok, ya Rasulellah!” diye yeminler etmeye başlar. Âlemlere rahmet, o güzel nebi, dadısının bu nükteyi anlayamadığını fark ederek, onu teselli eder:
- Hiçbir insan yoktur ki, gözlerinde beyazlık bulunmasın!

Bazı Divan şairleri şiir yoluyla latife yapmışlardır. Edebiyatımızda çokça örneği bulunan bu latifelerin bir kısmı içinde estetik güzellikler de bulunan latifelerdir. Bu tür şiirlere hezl (hezel) deniyor. Hezellerde incitme, yerme, kötüleme amacı yoktur. Hatta bazı kendinden habersizleri kendine getirme düşüncesi vardır.

Hâkî, Divan edebiyatının nüktedan şairlerinden biridir. Anlaşılan bir vezire kaside yazıyor, fakat bunun karşılığında umduğunu alamıyor. Bunun üzerine şöyle bir beyit söylüyor:

“Gel beyim sen vezareti bana ver
Beni medheyle gör atâ nic’olur.” Hâkî
(Gel beyim sen vezirliği bana ver. Beni öv de bağış nasıl olurmuş gör.)
Latifenin bazı insanları kendine getirmek için de bir araç olarak kullanıldığını söylemiştik. Mesela Divan şairlerinden biri olan Kebirî, son derece gururlu biri olduğu için çağdaşı şairlere kibrinden dolayı önem vermezmiş. Bu yüzden onlar da Kebirî’yi şairden saymazlar, şiirlerine değer vermezlermiş. Kâtip Şevkî isimli bir şair Kebirî hakkında şu kıtayı söylüyor:

“Kebirî şi’r-gûlar arasında
Hemîn ta’dâd içinde sıfra benzer
Tezâyüd verir a’dâda egerçi
Hesâba saymaz anı ehl-i defter.”
(Kebirî, şairler arasında, sayılar içindeki sıfıra benzer. Sıfır, sayılara fazlalık verse de muhasipler onu hesaba katmaz.)

Nüktede mutlaka incelik olmalıdır. İncelik için de zekâ gerektiği muhakkak. Zararsız ve zekice yapılan latifede estetik vardır, diğerleri kaba şakadır.

İznikli Celilî, günahlarının çokluğunu biliyor, dolayısıyla günahların karşılıksız kalmayacağını da anladığı için kurtuluş yolunu deliliğe vurmakta buluyor. Hani deliler mükellef olmaktan kurtuluyor ya!

“Dopdolu harf-i cünûndur nâme-i âmâlimiz
Ey kirâmen kâtibîn mâzûr dut ahvâlimiz,” Celilî (İznikli)
(Amel defterimiz baştanbaşa cinnet harfleri ile doludur. Ey yaptıklarımızı yazan kâtip, bizim halimizi hoş gör.)

Bir başka şairimiz de amel defterinin olumsuz anlamda kabarık olduğunu bildiği için Allah’tan kendisinin yerine amel defterinin yakılmasını arzu ediyor. Güya günahlar kendinin değil de günahların yazılı bulunduğu amel defterinin...

“Bakma ya Râb sevâd-ı defterime
Ânı yak ateşe benim yerime.”
(Ya Rab, benim günahlarla kararmış bu siyah defterime bakma. Ne olur, benim yerime onu ateşe -cehenneme- at!)

Kastamonulu Beyânî, insanların latifeye de ihtiyacının olduğunu biliyor. Fakat latifenin ince olması, insanda güzellik duygusu uyandırması gerektiğini söylüyor. Hele bir şart daha var onun hiç ihmal edilmemesi gerekir ki o da edep dairesinde olmalı. Şair şunu demek ister: Edep, hayâ duygularını zedeleyen sözler, fıkralar, şakalar insanları bir anlık güldürse bile bunları konuşmanın da dinlemenin de bedeli olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir.