Makale

CİNSLER ARASI İLİŞKİLERDE BAZI DİNDARLIK TEZAHÜRLERİ

CİNSLER ARASI İLİŞKİLERDE
BAZI DİNDARLIK TEZAHÜRLERİ

Yrd. Doç. Dr. İbrahim H. Karaslı
KTÜ Rize İlahiyat Fakültesi

Öncelikle başlıkta ifade edilen "dindarlık" kavramının, dinî grup, geleneğe bakış, eğitim durumu, siyasî tercih vb. etkenlere bağlı olarak değişken bir içerik ortaya koyduğu ifade edilmelidir. En azından belirli alanlarda bu izafiliğin söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Dolayısıyla aşığıda toplumsal realiteye ilişkin serdedilecek görüşler, sadece belirli grup ve kesimlere ait dinî fenomenler olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda gözlemlenen yaklaşım farklılıkları, bazen öyle bir boyut kazanmaktadır ki, bir grubun dinî kabul ettiği bir olguyu, öteki grubun dinle çelişen bir eğilim olarak değerlendirdiği görülmektedir. Bu durum, aynı zamanda, dinî metinlerin toplumsal hayata yansıma sürecinde, ne denli çoğulcu bir okumaya muhatap olduklarına da işaret etmektedir.
Konuyla alakalı gözlemlenen olguların, ilgili oldukları dinî nasslar açısından bir değerlendirmeye tabi tutulması yoluna da gidilmemiştir. Sadece dinî normların yönlendirici ve belirleyici olduğu düşünülen fenomenlerin tespit edilmesine çalışılmıştır. Dolayısıyla normatif bir yaklaşım ortaya konulmamakta, başlıkta kullanılan "dindarlık" kavramı ile nötr bir niteliğe işaret edilmektedir.
Bilindiği üzere eski medeniyetlerde kimi zaman kadın, dinî değerlerle çatışmaya götürdüğü, manevî yücelişi engellediği düşünülerek şeytanla özdeşleştirilmiştir. Bu durumun, iki cinsin birbirine karşı duydukları derin cinsel arzu ve bunu kontrol etmeye yönelik dinî değerlerin çatışmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Böylece erkeğin gözünde kadın, âdeta Allah’a isyanın bir simgesi olarak tasavvur edilir olmuştur. Ancak kimi zaman da, özellikle sûfî çevrelerde, kadın sevgisi İlâhî aşka varmada aşılması gereken bir basamak olarak değerlendirilmiştir.
Kadının toplumsal konumu ve kadın-erkek ilişkileri, kültür ve medeniyetler arası ilişkilerde de merkezî noktalardan birini oluşturmaktadır. Bu çerçevede yerel kültürü koruma veya yabancı kültürle mücadelede cinsler arası ilişkiler, ifade yerinde ise önemli gerilim alanlarından birine işaret etmektedir. Nitekim Batılılaşma sürecinde Müslüman aydınlar, yerli değerlerle Avrupaî değerlerin, cinsellik konusunda çatıştığını sık sık vurgulamışlardır. Yine Cumhuriyetin kurulmasında, kadının konum ve statüsünün öncelikli mesele olarak ele alındığı görülmektedir. Bütün bunların rastlantı olarak değerlendirilmesi her halde mümkün değildir.
Toplumsal düzeyde iki cins arasındaki ilişki tarzı veya bu konudaki dinî ölçülere riayet, çoğunlukla bireyin dinî gelişmişliğinin önemli göstergelerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Hatta bu durum bazen dindarlığın ’olmazsa olmaz şartı’ olarak görülmüştür. Nitekim bunun bir sonucu olarak, şayet birey, cinsler arası ilişkilerde ilgili ölçüleri gözetmezse, oruç, infak vb. diğer dinî değer ve ölçülere riayet etmesi halinde dahi, bu durum onun dindarlığı açısından pek önemsenen bir konu olarak algılanmamıştır.
Kadın-erkek ilişkilerinde her iki cinse âit mekânlar birbirinden yalıtıldıkça, ideal dindarlığa ulaşıldığı kabul edilmiştir. Aksine bir durum, yani aynı mekânı paylaşma veya bu konudaki sınırlandırmalara riayet etmeme de, namus ve iffet gibi manevî değerlerden uzaklaşmak şeklinde algılanmıştır. Kısaca mesafe koyma ve mekânların ayrıştırılması dindarlaşma, mekanların birleştirilmesi ve yakınlaşma ise dinî ve manevî yozlaşma olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda kimi zaman erkek, namus ve iffet konularındaki hassasiyeti veya cinsel günaha düşme endişesiyle, eşi veya kızı konumunda bulunan kadının toplumsal hayata katılımını endişeyle karşılamıştır. Yine o bu konuda farklı düşünce ve tutum içerisinde bulunanları da hoş karşılamadığını ifade etmiştir.
Bir dindarlaşma tarzı olarak oluşan söz konusu mesafeli yaklaşım, kimi zaman ilgi ve saygı şeklinde tezahür eden bir boyut da ortaya koymuştur. Bu durum, kadınla erkeğin aynı mekânları paylaştıkları kimi ortamlarda, kadına öncelik verilmesi ve bekletilmemesi sonucunu doğura- bilmiştir. Diğer taraftan toplumsal hayatta cinsler arası mesafeli ilişkiler, eşlerin birbirlerine karşı daha bir bağlılıkları sonucunu da doğurabilmektedir. Yani sosyal hayatta karşı cinse mesafeli yaklaşım, aile hayatının daha ayrı bir önem kazanmasına sebep olabilmektedir.
Kimi zaman kadın-erkek ilişkilerinde bir takım çelişkilerin de yaşandığı görülmektedir. Kendi aile ve kız çocuklarının, toplumsal hayata katılması konularında kısıtlayıcı davranan bir erkek, toplumsal hayatta karşı cinsle olan ilişkilerinde aynı hassasiyeti göstermemektedir. Yine bazı çevrelerde babanın, cinsler arası ilişkilerde eş ve kız çocuklarının ilgili değer ve normları uygulamalarında ikna, benimsetme ve içselleştirmeden ziyade, bir dindarlık olarak icbar yöntemini seçtiği görülmektedir.
İster ailede, isterse toplumsal hayatta olsun erkek, kadınlarla olan ilişkilerinde, sergilediği tutum ve tavırlarla manevî mükâfata ereceğini düşünmüş, onlardan gelen eziyet ve saptırmalara karşı sabırlı olmak ve dinî değerlere bağlı kalmak suretiyle imtihan edildiğine inanmıştır. Kimi zaman o, aile hayatında eşini kendisine bir emanet olarak düşünmüş, onu koruyarak ona sahip çıkmıştır. Bu çerçevede elinden tutulması, gözetilmesi gereken birisi olarak, onu kabul etmiştir. Yine o, dindarlığını geliştirme sürecinde bir kadın olarak, annesinin rızasını kazanmanın kaçınılmaz olduğu ve ancak ona yapacağı iyiliklerle İlâhî rızaya ulaşabileceğini düşünmüştür.
Diğer taraftan kadın da, erkekten gelen eziyetlere karşı sabretmekte, hatta bazen yeterli ekonomik güvenceye sahip olmadığından, kimi zaman da kadere teslimiyet ve dindarlığı adına ondan gelen baskı, hatta sert muameleye karşı itiraz etme gereğini duymamaktadır. Bununla ilişkili olarak, bazı çevrelerde tedib amacıyla, erkeğin kadına sert muamelede bulunma hakkının bulunduğu kabul edilmektedir.
Ancak özellikle modern dönemlerde, tahsil görmüş çevrelerde görücü usulden farklı olarak, kendi tercihi ile evlenen bayanların, aile hayatında daha katılımcı ve eşitlikçi bir rol üstlendikleri görülmektedir. Bu tür ailelerde erkeğin tayin edici ve belirleyici inisiyatifinden ziyade, karı kocanın katılımıyla gerçekleşen istişarî süreç sonunda karar verilebilmektedir.
Günümüzde hâlâ bazı çevrelerde kadının sosyal ve siyasal hayata katılması, fitne olgusu çerçevesinde değerlendirilmekte, dolayısıyla bu tür etkinliklerde bulunma isteği, gayri İslâmî olarak kabul edilmektedir. Çünkü kadının toplumsal alanda erkeklerle yüz göz olması, edep ve namus değerlerinin çiğnenmesi şeklinde algılanmaktadır. Bununla ilgili olarak kimi kadınlar da, sosyal hayattan uzak, ev merkezli bir yaşam sürdürmeyi iffet ve takvalarının bir gereği olarak savunmaktadırlar.
Fakat diğer taraftan, yüksek tahsil düzeyinin yaygın olduğu bazı çevrelerde kadın, geleneksel dönemlere göre toplumsal meselelerle daha bir iç içe bulunmaktadır. O, dindar kimliği ile siyaset sahnesinde var olabileceği, bunun da ötesinde erkeklerle beraber siyasî mücadeleye katılmasının dinî bir sorumluluk olduğuna inanmaktadır. Dolayısıyla bu anlamda o, geleneksel dönemlerden farklı olarak, siyasî mücadelenin sadece erkeğe âit bir sorumluluk olduğunu kabul etmemektedir.
Yine kadın-erkek ilişkilerinde dindarlık tezahürlerinden bir diğeri de, yaşlandıkça örtünmenin daha büyük bir önem kazandığı, gençlikte ise bu derece dikkate alınmadığı gerçeğidir. Ayrıca bazı toplumsal kesimlerde, giyim-kuşamda estetik zevkin, dindarlık adına pek önemsenmediği görülmektedir. Yine giyim kuşam konusunda, hem geleneksel çevrelerde hem de bazı dinî gruplarda, yüz ve eller dahil olmak üzere örtünmenin, dindarlığın bir kriteri olduğu kabul edilmektedir.