Makale

Osmanlı Kültüründe Şehir ve Cami

Osmanlı Kültüründe Şehir ve Cami

Prof. Dr. Osman KÖSE
Polis Akademisi / Ankara

Osmanlı şehirlerinde camilerin estetik duruşunu zaafa uğratacak bir yapı görmek mümkün değildir. Modern zamanda inşaat yığınlarının yanında “zulüm altında inleyen insanlar misali” camiler, üzerlerine çöken kirlilikten kurtulmayı beklemektedir.

Osmanlı devletinde şehir, daha önce kurulan Türk/İslam devletlerinin izlerini taşır. Taşkent, Semerkant, Buhara, Bağdat ve Konya gibi şehirler, Osmanlı öncesi kurulan Türk/İslam devletlerinin hayat bulduğu merkezlerdi. Osmanlı devleti şehir yapısını oluştururken daha önce kurulan Türk devletleri ve yine tarihsel bir kültüre sahip olan Bizans’tan örnekleri yanı başında buldu. Bu nedenle Osmanlı şehir yapısı bir taraftan Doğu kültürünün özelliklerini taşırken, diğer taraftan sahip olduğu coğrafya gereği Batı medeniyetinin izlerini de bünyesinde barındırmaktadır.
Osmanlı devletinde şehirli hayat, modern zamana göre sınırları çok daha dar ve içinde barındırdığı nüfus da azdı. Modern dönemde şehir hayatı toplumun neredeyse büyük bir kısmını içine alırken, köy hayatı az sayıda insanların yaşadığı bir yerdi. Fakat Osmanlı döneminin neredeyse tamamında köylerin nüfusu kalabalıktı ve şehirde yaşayanlar azınlıktaydı. Bu nedenle şehirli yaşamın özellikleri ve belirtileri her hâlükârda bariz bir şekilde belirgindi.
Diğer Türk/İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı şehirlerinin merkezi ve mihenk noktası şehrin en büyük camisi veya “Cami-i Kebir” idi. Şehrin merkezinde cami-i kebir’in etrafında oluşan mahalle vardı. Diğer mahalleler, söz konusu bu mahallenin etrafına doğru şekilleniyordu. Şehrin bariz göstergeleri olarak cami-i kebir’in dışında yerel ahalinin ihtiyaçlarını karşıladığı bir pazar yeri veya pazar yerleri, kale, hamam, dükkânlar bulunuyordu. Yine şehre gelenlerin geceledikleri hanlar, neredeyse her şehirde göze çarpan önemli mekânlardı. Şayet şehir; yolcuların, tüccarların veya hacıların uğrak yerleri üzerinde ise devasa hanlar gelenlere hizmet veriyordu.
Osmanlı sosyal hayatının bir özelliği olarak şehirlerde değişik meşreplerde insanların günün belirli zamanlarında uğradığı ve manevi atmosfer teneffüs ettiği zaviyeler yaygındı. Tekke ve zaviyeler vakıf destekli olarak camilerin yanlarında bulunuyor ve şehrin dikkat çeken sosyal mekânları olarak bir renklilik oluşturuyordu.
Osmanlı devleti çok geniş coğrafi sınırlara sahip olduğu için şehirler, sadece Müslüman tebaanın değil farklı din, mezhep ve kültüre sahip insanların yaşadığı yerlerdi. Gayrimüslimlerin yaşam alanları genellikle Müslümanlarla aynı değildi. Osmanlı şehirlerindeki gayrimüslimler, Müslümanlarla aynı mahallelerde yaşayabildikleri gibi çoğunlukla ayrı mahalleleri vardı.
Modern zamanda şehir “Cumhuriyet Meydanları” etrafında şekillenirken veya Cumhuriyet meydanları şehrin merkezleri olarak kabul edilirken, Osmanlıda şehrin meydanı olarak kabul gören yer devasa hazireleriyle cami-i kebirlerin bahçeleriydi. Genelde cuma günü şehir ahalisi birbirini görmek ve hasbihal eylemek üzere cami haziresinde toplanıyor ve namazlarını eda ediyorlardı. Bu nedenle toplumsal iletişimi diri tutmak ve dayanışmayı sağlamlaştırmaya yönelik olarak her camide cuma namazı kılınmıyor ve “Cuma Camileri” olarak izin verilen yerlerde cuma namazı kılınıyordu.
Osmanlı cami mimarisi hiç şüphesiz daha önce gelen medeniyetlerden esinlenerek kendine has bir özellik taşımaktadır. Yeryüzünün ilk mescidi Kâbe-i Muazzama ve İslam’ın ilk mescidi de Hz Peygamberin yaptırdığı Kuba Mescidi’dir. Osmanlılar bir devlet olarak ortaya çıkmaya başlayınca sahip oldukları coğrafya ve üzerine geldikleri kültürlerin izlerini taşıyan camiler yapmaya başladılar. İlk yaptıkları cami 1333 yılında “Çukur Cami”, “Çarşı Mescidi” adıyla da anılan İznik’teki Hacı Özbek Camii’dir. Osmanlı mimarisinde yapılan camilerin, daha önceki Emevi, Abbasi ve Selçuklu mimarilerine benzemediği görülür. Osmanlılar daha sonraki dönemlerde cami mimarilerini oluştururken, kendinden önce olan İslam mimarisi ve üzerine oturduğu Bizans mimarisinden örnekler almıştır. Bu birikimin bir sonucu olarak da günümüze kadar gelen estetik ve zarafetiyle gözlere ve gönüllere hitap eden camiler ortaya çıkmıştır.
Osmanlı devletinde camiler ihtiyaç oranında ve özel seçilen yerlere yapılırdı. Vakit namazlarının kılındığı mescitler de yaygın olmakla beraber her mescide cuma namazı kılınması izni verilemezdi. Bu yüzden camiler, mahallede veya şehirde bir merkez konumundaydı. Camilerin etrafı boş bırakılır ve çevresi geniş tutulurdu. Modern zamanda çok sık görüldüğü gibi neredeyse camilere bitişik veya yakın evlerin yapımına müsaade edilmezdi. Zaten Osmanlı toplumu da camiye ve dinî motiflere saygının bir göstergesi olarak camilerin görünümünü sekteye uğratacak bir yapılaşma içine girmezdi.
Osmanlı şehirlerinde evler, İslam dinine saygının bir göstergesi olarak kubbe boyunu geçecek derecede yüksek yapılmazdı. Açık alanda, yüksek kubbe ve minaresi/minareleri ile camiler mutantan bir görünüme sahip olarak şehre estetik bir görünüm kazandırıyordu. Osmanlı şehirlerinde camilerin estetik duruşunu zaafa uğratacak bir yapı görmek mümkün değildir. Modern zamanda inşaat yığınlarının yanında “zulüm altında inleyen insanlar misali” camiler, üzerlerine çöken kirlilikten kurtulmayı beklemektedir. Hatta İslam’ın en kutsal mabedi Kâbe’nin yanı başında uzanan “zemzem tower” adlı utanç abidesi Kâbe’yi bastıran bir siluet olarak durmaktadır.
Tüm dinî mekânlar gibi camiler, Osmanlı döneminde dünyada kalıcı manevi bir sembol olarak taştan yapılmaktaydı. Türk/İslam sanatının tüm hünerlerinin sergilendiği evler hayatın fani olduğunun göstergesi olarak kâgirden yapılırken, camilere bu kadar önemin verilmesi dikkat çekicidir. Sağlam ve dayanıklı taşlardan yapılan camiler devletin ve halkın katkılarıyla çok da uzun sürmeyen bir zaman diliminde inşa edilerek ibadete açılıyordu. Ustalar ve sanatkârlar, taşlara âdeta ruhlarını ve gönüllerini kazıyarak duvarlara yerleştiriyorlardı. Modern zamana kadar gelen süsleme ve motifler de aynı hassasiyetle işlenerek dinî mekânlara farklı güzellikler katılması sağlanıyordu.
Şehir yaşamında insanların günde beş vakit uğrak yeri olan camilerin hizmetkârları ve giderleri olmaktaydı. Bu ihtiyaca cevap vermek üzere ve camilerin nesiller boyu geleceğe taşınması için hayırseverler tarafından kurulan vakıflarla destekleniyordu. Şehirlerde hizmet gören hamamların, dükkânların veya hanların, bağ ve bahçe gelirlerinin çoğu zaman bir caminin hizmetini üstlenen vakfa gelir olarak kaydedildiği görülmektedir. Camilerde hizmet ifa eden imam-hatip, müezzin, hizmetli ve değişik görevlerde bulunan diğer zevat için söz konusu vakıflar gelir sağlamaktaydı. Giderler fazla olduğu için camilerin destekçileri olarak birden çok vakfın olduğu dikkati çekmektedir.
Bu nedenle modern zamanda olduğu gibi din hizmetlerini ifa eden hocalar aylık giderlerini devletten değil, vakıflardan almaktaydılar. Fakat camilerin idaresi en tepede olan Şeyhülislam ve taşralarda bulunan Müftüler tarafından yönetilmekteydi. Herkesin gelişi güzel bir camide görev alması bu nedenle yoktu.
Şehirlerde genelde cami-i kebirler veya diğer camilerin etrafında çok sayıda tekke ve zaviyenin olduğu dikkati çekmektedir. Bu tekke ve zaviyeler Osmanlı toplumunda yaygın olan Nakşibendi, Kadiri, Rufai, Yesevi ve Mevlevilik tarikatları müntesiplerinin müdavimi oldukları yerlerdi. Söz konusu bu mekânlar, denetimsiz ve kendi başlarına hayat süren yerler değil, başlarındaki şeyhleri devletçe atanan, tanımlanan ve maaşları ödenen kişilerdi. Genel adaba riayet etmeyen ve güvenlik sıkıntısına mahal verenler görevden azlediliyor veya tecziye ediliyorlardı.
Minareler, Osmanlı şehirlerinin yıldızları gibiydi. Yabancı ülkelerden gelenler şehre girdiklerinde karşılarında kubbeleriyle devasa minarelere sahip olan camileri buluyorlardı.
Osmanlı devletinde cami yapmanın bir adap ve kültürü vardı. İmkânı olan herkesin kafasına göre şehrin siluetini bozacak tarzda cami yaptırması imkân dışıydı. Sahip olduğu kubbeler ve minareleriyle selatin camiler ve diğer camiler birbirinden farklılık göstermekteydi.
Osmanlı şehirlerinde yapılan camilerin yanında fethedilen yörelerde bulunan kiliselerden dönüştürülen camiler de vardı. Bir şehre girildiğinde oranın Türk idaresi altına geçtiğinin bir göstergesi olarak en büyük kilise camiye tahvil ediliyordu. Kilisenin mimari özelliklerine dokunulmadan bu dönüşüm gerçekleşiyordu. 1453 yılında İstanbul alındığında camiye tahvil edilen Ayasofya’yı bu kabilden saymak mümkündür. Şehirdeki diğer kiliseler şayet ikamet eden gayrimüslimler varsa onların ibadetleri için açık bırakılıyordu.
Sonuç olarak, Osmanlı şehri daha önce kurulan medeniyetler ve devletlerin izlerini taşımaktadır. Osmanlı camilerinde de bunu görmek mümkündür. Daha önceki dönemler dikkate alındığında zaman içinde bir Osmanlı cami mimarisinin oluştuğu gözlenmektedir. Osmanlı sonrası günümüz modern zamanında Osmanlıların aksine şehirleşme ve cami mimarisi konusunda bir standardın ve kültürün oluşmadığı görülmektedir.