Makale

Müslüman Din Kardeşini Kendine Tercih Eder

Müslüman, Din Kardeşini Kendine Tercih Eder

Doç. Dr. İbrahim Hilmi Karslı
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Bütün canlılar, muhtemel zararlardan kendilerini koruma, gelecek menfaatlerden de azami ölçüde faydalanma güdüsüne sahiptir. Bu iki temel dürtü onların yaşayış tarzlarını ve hayat mücadelesini belirler. Dolayısıyla kendi faydaları peşinde bir hayat sürerler. Bu özellikleriyle bir anlamda bencil olduklarını söyleyebiliriz. İnsan da diğer canlılar gibi bu temel özelliklere sahiptir. Bilhassa çocuğun davranışlarında bu daha iyi gözlemlenir. Çünkü çocuk, paylaşma eğilimine sahip değildir. Ele geçirme ve sahip olma arzusu onun davranışlarını tayin eder. Ancak büyüdükçe kendi bencil menfaatleri yanında başkalarını da düşünmeye başlar. Bu aldığı eğitime ve ahlaki değerlere bağlı olarak kişiden kişiye fark eder. Böylece onu diğer canlılardan ayıran bir temel yönü, yani ahlaki davranışlarda bulunabilme meziyeti gelişir. Ancak belirtmek gerekir ki insan ne kadar eğitilirse eğitilsin bencil eğilimlerini tümüyle gideremez. Yaşadığı müddetçe genlerine kodlanmış olan bu temel karakterin etkisinde hayatını sürdürür. Kısaca eskilerin dediği gibi “önce can, sonra canan” demeye devam eder.

Ben merkezci ve egoist kelimeleri de bencille aynı manalarda kullanılmaktadır. Bu kavramların tanımladığı insan tipi ahlaki anlamda bir sapmaya atıfta bulunur. Çünkü bunlar, paylaşma, diğerkâmlık ve özveride bulunmaya yabancı kimselerdir. Bencilliğin bir sonraki aşaması, yani narsist kişi tedavi edilmesi gereken anormal bir yapıyı ortaya koyar.

Egoist insan, kendi benliğinde hapsolan, başka benliklerle duygudaşlık/empati ve sağlıklı beraberlikler kuramayan kimsedir. Dolayısıyla o, fedakârlıkta bulunma hissinden de yoksundur. Hep kendisini merkezde görür. Başkaları ona alkış tutmalı ve hizmet etmelidir. Ancak onun hiç kimseye karşı böyle bir sorumluluğu yoktur. Yine insanlar onun ayağına gitmeli, fakat o kimseye karşı tenezzül etmek mecburiyetinde değildir. O âdeta güneş gibidir, diğer insanlar da onun etrafında dönen uydu mesabesindedir. Onun içerisinde bulunduğu hareket veya mensup olduğu düşünce mahza hakikatin kendisidir. Ancak onun yer almadığı fikir ve yönelişlerin doğruluktan nasipleri yoktur. O âdeta doğruluğun ölçüsüdür. Başkalarına rahatsız etme hakkına sahiptir. Ancak kendisinin rahatsız edilmesi suçtur. Meclislerde onun başköşeye oturma önceliği vardır. Başkalarını eleştirebilir, fakat sakın onu eleştirmeye kalkışmayın, en büyük hatayı işlemiş olursunuz. Başkalarını eleştirirken son derece acımasızdır, ancak kendisine gelince bir o kadar müsamahakârdır. O, insanların kusurunu topluluğun içerisinde söyleme hakkına sahiptir. Ne var ki onun kusurunun böyle bir ortamda söylenmesi kıyametin kopması demektir. Kısaca o insanlarla beraber yaşama lütfunda bulunan, ama aslında onların fevkinde ayrıcalıklara sahip biridir.

Modern medeniyet, ne yazık ki insandaki egoist eğilimleri daha da tahrik etmiştir. Bu özelliği ile yaşadığımız zamanlar, bencilliğin beslendiği ve palazlandığı dönemler olmuştur. “Ben”in arzu ve istekleri âdeta yüceltilmekte ve kutsanmaktadır. Bu özelliği ile çağdaş insan, fedakârlık ruhundan uzak, arzu ve kaprislerinin tutsağı olmuştur. Heva ve heveslerinin ardından şuursuzca koşmaktadır. Tarihte belki de ilk defa insan egosu bu denli kontrolden çıkmış ve insanı uçuruma doğru sürüklemektedir. Kapıldığı bu akıntıdan ve talihsiz gidişattan onu kurtaracak olan, herhâlde kendi yuvasına ve aslî değerlerine dönmesinden başkası olamaz.

İlahî dinler, birçok olumsuzluğun kaynağını oluşturan bencillik hastalığını daima terbiye etmeyi hedeflemişlerdir. Bu bağlamda insan, hem cinslerinin derdiyle dertlenmeye, özveride bulunmaya, şefkatli ve merhametli olmaya çağırılmıştır. Hasbilik ulaşılması gereken bir ideal olarak onun önüne konulmuştur. Bencil duygularının doğuracağı olumsuz sonuçlardan korunmakla, ancak kurtuluşa ereceği kendisine telkin edilmiştir. Yine “birr”, insanın ulaşması gereken bir hedef olarak gösterilir. (Bakara, 177; Âl-i İmran, 92) Bu insanın, nefsinin tutsaklığından kendini kurtarıp diğer benliklere açılması, onların derdiyle hemdert olması, acılarını paylaşabilmesi ve onlar uğruna sevdiği şeylerden vazgeçebilmesidir. Bencil insanın Kur’an dilinde zıddının, “birr”e ulaşan kimse olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu, sevdiği şeyleri kendisine ayıran ve kendisini önceleyen değil, başkası için harcayabilen insandır.

Demek ki Kur’an, bencilliğin tedavisi için fedakârlıkta bulunmayı ve sevdiği şeylerden harcamayı bizlere telkin etmektedir. Dolayısıyla moda tabirle yaşam mücadelesi veren değil, yaşatma mücadelesi verenlerden olmamız gerekmektedir. Hayat ancak bu şekilde anlamlı olabilir çünkü. İhtiyacımıza rağmen, muhtaçlara, yetimlere ve olumsuz şartların mahkûmu olanlara yedirebiliyor muyuz? Maddi ve manevi anlamda her türlü yardım ve desteği bir fırsat olarak değerlendirebiliyor muyuz? Başkalarını kendimize tercih etmeyi ve hasbiliği bir hayat felsefesi hâline getirebiliyor muyuz? Yoksa “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” felsefesine mi sahibiz? Veya “Gemisini kurtaran kaptandır.”, “El için yanma nara, yak çubuğu keyfini ara.” anlayışıyla mı hareket ediyoruz?

İşte bu soruların cevabı, bizim nerede durduğumuzu belirlemek açısından büyük önem arz etmektedir. İlahî kelam, Allah’ın has kullarının bunları yaparken muhataplarından hiçbir karşılık beklemediklerini beyan eder. Onlar, hayat felsefelerini şu şekilde terennüm ederler: “Biz, sizi yalnız Allah rızası için doyuruyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (İnsan, 9)

İslam tarihinden fedakâr ve merhamet sahibi insan modelinin sayısızı örneğini vermek mümkündür. Ancak Kur’an’ın ebedileştirdiği Ensar’ın yardım severliği herhâlde bunlar arasında müstesna bir yere sahiptir. Onlar, Mekkeli Müslümanların Medine’ye gelmelerinden önce İslam’a girmiş olan kimselerdir. Medine’ye hicret edenleri bütün şefkat ve merhametleri ile kucaklayarak evlerini ve servetlerini kardeşleriymiş gibi onlarla paylaşmışlardır. Kur’an bu tabloyu şu ifadelerle ebedileştirir: “Muhacirlerden önce bu yöreye yerleşmiş ve gönüllerine de imanı yerleştirmiş olanlar, kendilerine hicret edenlerin hepsini sever. Onlara verilenlerden dolayı kalplerinde hiçbir haset duymazlar. Aksine kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 9)

Ayetin nazil oluşuyla ilgili olarak birçok hadis kitabında geçen şu olay nakledilir: Rasulüllah’a bir adam geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, ben açlıktan dermansız bir hâle geldim.” Hz. Peygamber yakınlarına haber gönderdi, ancak onların yanında yiyecek hiçbir şey yoktu. Bunun üzerine “Bu adamı gece misafir edecek kimse yok mu, Allah ona merhamet edecek.” diye çevresindekilere sordu. Derhal Ensar’dan bir zat -ki Ebu Talha olduğu zikredilmiştir- ayağa kalktı: “Ben” Allah’ın Rasulü diye cevap verdi ve adamı alıp hemen evine götürdü. Sonra da hanımına, “Allah’ın elçisinin misafirine ikramda bulun.” dedi. Hanımı, “Vallahi benim yanımda bir kız çocuğumun yiyeceğinden başka bir şey yoktur.” dedi. Kocası da ona, “O hâlde kız çocuğu akşam yemeği istediği zaman onu uyut, kandili de söndürüver, Rasulüllah’ın misafiri için biz bu geceyi aç geçiştiriverelim.” Dedi. Gerçekten de öyle yaptılar. İşte bu olay üzerine ayet nazil olmuştur. (Buharî, Et’ime, 1, Ahkâm, 38; Müslim, Hacc, Kassame, 6; Ebû Davud, Cenaiz, 67; Nesaî, Kassame, 3) Yine ayette geçen “îsâr”, yani mümin kardeşini kendine tercih etme bağlamında şu ibretamiz olay anlatılır: Rasulüllah’ın sahabelerinden birine bir koyun kellesi hediye edildi. O da “kardeşim falan ve ailesi buna bizden daha fazla muhtaçtır.” dedi ve hediyeyi ona gönderdi. O da bir başkasına, derken bu şekilde tam yedi ev dolaştı. Nihayet yine öncekine dönüp geldi. İşte bu olay üzerine “Kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih ederler...” ayeti nazil olmuştur. (Hâkim, el-Müstedrek, II, 484)

Ayet, kurtuluşa erenlerin cimrilik ve bencillikten kendini koruyanlar olduğu ifadeleri ile son bulur. Bu anlamda “müflih” kelimesi, engelleri yarmak onları aşıp geçmek manasına gelmektedir. Dolayısıyla mümin, modern hayat felsefesinin telkin ettiği “insan, insanın kurdudur” anlayışını bir tarafa bırakıp, bencilliğin önlerine çıkardığı engel ve tuzakları yarıp geçen ve sonsuz mutluluğa erme yolunda îsârı kendisine ilke edinen kimsedir.