Makale

Yuvaya dönüş

Yuvaya dönüş

Metin Karabaşoğlu

CAROL
90’lı yıllarda ihtida etti. ABD’li.
Kendimi bildim bileli, Hristiyanlığın bana hiç de tatminkâr gelmediğini hatırlıyordum. Hristiyanların İsa (a.s.)’nın -estağfirullah- ‘Allah’ın oğlu’ olduğu şeklindeki inançlarını asla benimseyemedim. Yıllar yılı bunu bana ait bir kusur gibi algıladım. ‘İnancımın zayıf’ olduğunu düşündüm.
Çocukken, “İsa’nın Senin oğlun olduğuna inanmama yardımcı ol!” diye Allah’a dua edegeldim, Allah affetsin beni! Allah’tan, Hristiyan kilisesine olan inancımı güçlendirmesi için ettiğim bu duaya, istediğim karşılık gelmedi.
Üçüncü sınıfta küçük bir Yahudi arkadaşım vardı. Dininin beni büyülediğini hatırlıyorum. İlköğretimim boyunca, lise dönemimde ve üniversitede, Yahudilikle ziyadesiyle ilgili durumdaydım. Bütün bu zaman zarfında Yahudiliği araştırdım ve inceledim. Onun, Allah hakkında inanmış olduğum şeye en yakın din olduğunda karar kıldım. Üniversite tahsilim esnasında, Yahudi Öğrenciler Derneğine katıldım. Hem İbranice, hem de din (Yahudilik) dersi almaya başladım. Ve resmen Yahudiliğe geçişimle ilgili planlar yapmaya giriştim. Muhafazakâr bir sinagogdaki bir haham ile temas kurdum. Ne ki, haham, hızlı ve azimli bir mukabeleyle, beni kendi namıma girişmiş olduğum işten ve çabadan alıkoymaya çalıştı. Hahama din olarak benim için son derece önemli böyle bir şey için sıkı sıkı çalışmaya istekli olduğumu söyleyerek ısrar ettiğimde, “Burada Yahudiliğe dönemezsin gerçekten; bunu kabul etmeyiz” dedi bana. Kendisiyle olan görüşmem, bu sözle son buldu! Hevesim bir nebze kırılmıştı. Ama birkaç gün sonra başka bir sinagogda başka bir hahamla konuşup tekrar şu Yahudiliğe dönme işine girişmeye karar verdim. Bu haham bana “O kadar istiyorsan, Yahudiliğe geçebilirsin” dedi. ‘Ama’sı vardı: “Öteki Yahudiler tarafından asla bir Yahudi olarak görülmezsin.”
Bu ‘sıcak’ karşılama hevesimi iyice kırdı. Bunun üzerine, başka dinleri incelemeye karar verdim. Katolikliği, Budizm’i ve hatta Amerikan Yerlilerinin maneviyatını inceledim; ama hiçbir yere varamıyordum. Son olarak, kibriya ve azamet sahibi, müteal ve kudreti sonsuz bir Allah’ın var olduğu şeklindeki kendi mevcut inancımla yetinmeye ve ‘kendi yolumda gitmeye’ karar verdim.
İleride kocam olacak olan kişiyle tanışıncaya kadar, İslam’ı hiç mi hiç hesaba katmamıştım. İslam’ı hep kan dökmeler ve ‘kutsal savaşlar’ ile ve kadınları aşağılayıp ezen erkeklerle dolu şiddet yüklü bir din olarak hiç ciddi ele almamış; baştan üzerini silip geçmiştim. Bu, tamamen, Batı medyasının İslam hakkındaki o muazzam derecede yanlış sunum tarzından kaynaklanıyordu; kendim dâhil pek çok Batılının İslam hakkında zihninde taşıdığı yegâne manzara ne yazık ki bu!
Öylesine sohbet ederken, tanışmış olduğum kişinin Müslüman olduğunun farkına varınca, şaşırıp kalmıştım. “Espri yapma yeteneği olan bir Müslüman mı? İmkânsız!” diyordum içimden.
Aylar ayları kovalayıp ben İslam hakkında daha bir derinlemesine araştırma yaptıkça, bu dinin hak din olduğu şeklindeki bir kanaat içimde günden güne daha da büyümeye başladı. İslam, zaten inanıyor olduğum şeye çoğu açıdan ne kadar da yakındı!
Sonra, henüz Müslüman olmasam da katılmakta olduğum İslam hakkındaki haftalık bir kadınlar dersinde, kardeşlerden birinin okuyor olduğu bir Kur’an ayeti beni gerçekten etkiledi. Bakara suresindeki bu ayet Yahudiler ve onların bir inek kurban etmeleri yönündeki ilahî emri sorgulamaları hakkındaydı. Bu ayet bir anda beni öylesine sarstı, öylesine mahcubiyete sevketti ki, dersin ortasında ağlamaya başladım. Ayeti okuyan kardeş, Kur’an’ın insanları sık sık bu şekilde etkilediğini söyleyerek beni rahatlattı. O akşam evde uyumaya gitmeye hazırlanıyorken, epeydir uyumadan önce yapageldiğim şekilde, Allah’tan benim okumam için bir pasaj seçmesini isteyip Kur’an-ı Kerim’i rastgele açtım yine. Sayfayı açtığımda karşıma şu ayetler çıkacaktı:
Peygambere indirileni dinledikleri zaman, aşina oldukları hakikatlerden duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, “Ey Rabbimiz, iman ettik!” derler. “Sen de bizi, hakka şahitlik eden müminlerle beraber yaz! Biz, Rabbimizin bizi salihlerle beraber cennetine koymasına can atarken, Allah’a ve hak olarak bize gelmiş olana niçin iman etmeyelim?”
Bu sözlerinden dolayı Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar. İyilik yapanların karşılığı işte budur. (Mâide, 5/83-85.)
Allah sübhanehü ve teala’dan yeniden İslam’a dönmem için bana gelen son mesaj buydu. Nutkum tutulmuştu. Allah, Kur’an-ı Kerim’i ile bana konuşmuştu! Sırat-ı müstakimi -hakikati- göstermişti bana.
Bundan kısa bir süre sonra, elhamdülillah, kelime-i şehadet getirdim. Şehadet, benim için, eve gelmek gibiydi; ruhumun özgürlüğüne kavuştuğunu hissettim!
Ayrıca, dinlerine girme arzusunu ifade ettiğimde, Yahudilerin pek de nazik olmayan buyur edişlerinin aksine, Müslümanların hepsi, “Allahüekber!”, “Elhamdülillah!”, “Maşallah!”, “Sübhanallah!”, “Ehlen ve sehlen!”, “Mebruk!”, “Esselamü aleyküm” diyerek karşıladılar beni. Şimdiye kadar hiç kimse kendileri tarafından ‘asla Müslüman olarak görülmeyeceğimi’ söylemedi.
Bugüne kadar şahit olduğum ve hep şahit olacağım üzere, kadın olsun erkek olsun, İslam kardeşlerimin toplantılarına gitmek, onların usulca ‘esselamü aleyküm’ diye mırıldanışlarını işitmek, sıcak tebessümlerini görmek, kucaklaşıp musafaha etmelerine muhatap olmak ve mensubu olduğum ümmetin iyice açılmış kollarına kendimi bırakmak kalbimi ve ruhumu ısıtıyor. Beni İslam nuruna hidayet edişinden dolayı Allah’a şükretmeyi asla bırakmayacağım.