Makale

İstiğfar: Yöneliş ve yenilenme

İstiğfar: Yöneliş ve yenilenme

M. Lütfi Arslan

Mekke fetholunmuş. Muzaffer kumandan şehre giriyor. Ama o kadar mütevazı ki… Başı önde, yüzü neredeyse devesinin terkisine değecek. Hamd ile Rabbini tespih ve istiğfar ediyor, çünkü emir öyle gelmiş:
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde, insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde, Rabbini hamd ile tespih et ve O’na istiğfar et, çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.” (Nasr suresi)
Fatih ve muzaffer elçiye gösterilen adres budur işte: İstiğfar…
Başarı karşısında gösterilecek tavır bellidir artık: İstiğfar edeceğiz. Bu, sünnettir. Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği elçisine bahşettiği fetih ve yardım karşısında O’ndan beklediği işte bu yöneliştir. Çünkü her türlü başarı, güzellik ve iyilik Rab’dendir. Biz kendi irade ve ihtiyarımızla neticeye ulaşamayız. Biz sadece irade ve ihtiyar ederiz, Rabbimiz lutfeder. Nimet ve lütuf karşısında şımarmamak için istiğfar eder, kendimize yönelik sözde hisseden O’na sığınırız.
İstiğfar, başımızı eğmek demektir; içimizdeki karanlık yanımızın başarıya ortak olmasına, dolayısıyla şirke düşmesine engel olmaktır.
İstiğfar, bir tevhit yönelişidir; işleri, oluşları ve akışları adresine teslim etme firasetidir. İstiğfar, nefsin, şeytanın ve avanesinin hamlelerine karşı mütehammil kalabilme enerjisidir.
İstiğfar, geldiği gibi tertemiz kalma iradesi göstermektir. Saf geldik, saf gitmek zorundayız. Hakiki vazife, bu dünyaya nasıl geldiysek öyle gitmeye azmetmektir. İstiğfar bu yoldaki azığımızdır. Her istiğfar edişimizde, gök kapılarının ardına kadar açıldığını ümit ederiz. Gönlümüz aydınlanır, geçmiş, an ve gelecek düz bir hatta birleşir, tek bir nokta olur. O noktaya hayatımız sığar, sevabımız sığar, günahımız sığar, biz sığarız. O noktadan bir pencere açılır, ebedî kurtuluşun ışığı taşar, o ışık hayatımıza ağar, sevabımıza ağar, günahımıza ağar. Her istiğfar nur olur, gönül hanemizi doldurur.
İstiğfardan uzak düştüğümüz her an ise sanki ötelerle aramızdaki mesafe açılır. O mesafeler uzar uzar, geçmiş, an ve gelecek birbirinden ayrı düşer. Geçmiş esef ve pişmanlıkla, an gafletle, gelecek yeisle bulutlanır. Uzak mesafelerde darmadağın olur, parçalanırız. Her bir parçamıza sonsuz nedametin karartısı siner. İstiğfarsız biz, biz olmaktan çıkarız.
İstiğfar, bir titreme hâlidir. Emin değiliz. “Dön kullarımın arasına, gir cennetime” hitabını işitinceye kadar ne oluruz, ne olacağız, nasıl olacağız bilmiyoruz. Sürekli istiğfar etmeye mecburuz. O günahlarımızı toptan affedebilir, amenna; ama bunun garantisini bu hayatta bize bildirecek yoktur. Bir teyakkuz hâlinde yaşamaya, sürekli uyanık kalmaya ve bu uyanıklığı da istiğfarın esenliğinde yapmaya mecburuz.
Hz. Ali’ye sorulur:
- Günah işledik ne yapmalıyız?
- Tövbe edin.
- Tövbe ettik yine günah işledik.
- Yine tövbe edin.
- Ne zamana kadar tövbeye devam etmeliyiz?
-Şeytan yenik düşünceye, sizden ümidini kesip vazgeçinceye kadar tövbeye devam ediniz.
Biz sürekli istiğfar ederiz.
İstiğfar ederiz, işlediğimiz günahlar için…
İstiğfar ederiz, bulunduğumuz hâlden emin olmadığımız için…
İstiğfar ederiz, nasıl bir geleceğin bizi beklediğini bilmediğimiz için…
İstiğfar, bizim teyakkuz hâlimizdir, kendimizi toparlamak, esas duruşa geçmek, “ne oluyorum” diye kendini silkelemektir. Çünkü biz günahları üzerimize çökecekmiş gibi duran bir dağ gibi görürüz.
Abdullah ibn Mes’ud’dan şöyle rivayet olunmuştur:
“Mümin günahlarını bir dağ altında oturup da üzerine dağın hemen çöküvereceğinden korkan bir kimse gibi görür. Facir ise günahlarını burnunun üzerine konup uçmuş bir sinek gibi görür.”
Biz üzüldü mü istiğfar ederiz; acaba nerede hata yaptık, bilmeden neyi yanlış yaptık, yoksa bilerek mi yaptık, düşünür, istiğfar ederiz. “Af ya Rab hata rahına gittiklerime/Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime” der, mağfiret dileriz.
Biz sevindiğimizde de istiğfar ederiz. Gurur ihtimali mi belirdi, mağfiret dileriz. Başımızın göğe erdiği zamanlarda başımızı eğeriz. Çünkü en güzel İnsan ve bir ömür onun izinde yürüyen güzel insanların yaptığı budur. Onlar ömürlerini istiğfarla yaşamıştır; güzelleşmek, temiz kalmak, geldiği gibi gitmek isteyenlerin yapacağı da budur işte: İstiğfarı bir hayat tarzı hâline getirmek...
İstiğfarı hayat tarzı hâline getirmek sürekli bir pişmanlık hissi içinde yaşamak değildir; istiğfarlı hayat gözetim hissi içinde yaşanan hayattır. Gözetim, bir an ayağımız sürçse de düşsek diye bekleyen düşmanlara karşıdır. Gözetim kendi içimizdeki karanlık yanımıza karşı gözetimdir. Sınırlı bir ömürle, imtihan için gönderildiğimiz şu hayatta neyi niye yapmamız gerektiğinin sürekli farkında kalmamız, bunu durup durup kendimize hatırlatmamız gerekir. Bu bir tür metafizik gerilim içinde yaşamak demektir. İstiğfarlı hayat metafizik gerilimin merkezinde olduğu hayattır. Hepimizin hayatlarına pusu kurmuş düşmanların istiğfarlı hayata karşı yapacakları bir şey yoktur.
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ilâç yaparken rastladığı bir hekime:
– Ey tabip! Sende benim hastalığıma da ilâç var mı? dedi.
Hekim sordu:
– Hastalığın nedir?
Bâyezîd Hazretleri:
– Günah hastalığı… cevabını verdi.
Hekim ellerini iki yana açarak:
– Ben günah hastalığının ilacını bilmem, dedi.
O esnada orada bulunmakta olan meczup bir genç söze karışıp:
– Baba, senin hastalığının ilâcını ben biliyorum, dedi.
Bâyezîd Hazretleri de sevinçle:
– Söyle ey delikanlı! dedi.
Halkın meczup gördüğü, ancak hakikatte bir ârif olan genç, günah ilacını şöyle tarif etti:
– On dirhem tövbe kökü ile on dirhem istiğfar yaprağı al! Bunları kalp havanına koy! Tevhit tokmağı ile döv! İnsaf eleğinden geçir! Gözyaşlarıyla yoğur! Aşk fırınında pişir! Böylece oluşacak olan macundan her gün beş kaşık al; hastalığından eser kalmaz!..
Bunları dinleyen Bâyezîd-i Bistâmî, içini çekti ve:
– Senin gibi âriflere mecnun diyerek kendilerini akıllı sananlara eyvahlar olsun! dedi.
Şu ifadeleri sabah akşam hatırlayan, bu ifadelerin sağladığı şuurla hayatını tanzim edene saptırıcılar ve yol kesiciler ne yapabilir.
“Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. İman ve ubudiyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misakın üzereyim. Ya Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin bana inam ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve itiraf ettiğim gibi kendi kusur ve günahlarımı da itiraf ediyorum. Rabbim! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zira Senden başkası günahları afv ü mağfiret edemez, yegâne Gafûr Sensin.”
İstiğfar eder, kendimize çeki düzen veririz; istiğfarımız hem hayat tarzımız hem balans ayarımızdır.