Makale

Söz namustur

Söz namustur*

“Siz kendi adınıza bana altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim:
Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Vaat ettiğiniz zaman vadinizi yerine getirin.
Size bir şey emanet edildiğinde emanete riayet edin. İffetinizi koruyun.
Harama bakmaktan sakının ve elinizi haramdan çekin.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/323.)

Ubâde b. es-Sâmit’in Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet ettiği bu hadiste bizi, dünyada cennet huzuru içinde yaşatacak, ahirette ise hakiki cennete ulaştıracak yüzlerce salih amelden çok önemli altı tanesi sayılıyor ve bunlar sevgili Peygamberimiz tarafından cennetin garantisi olarak gösteriliyor. Bilindiği üzere, hadisteki ilk üç şeyin tersini yapmak, yani yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete ihanet etmek, Allah Rasulü’nün münafıklık alameti olarak açıkladığı hususlardır. (Müslim, İman, 107.) Dolayısıyla hadiste sayılan nitelikler aynı zamanda imanın, başka bir deyişle iyi mümin olmanın özellikleridir.
Bu altı haslet hem bireysel hem de toplumsal ahlakın temel ilkeleridir. Ahlak daha çok, toplumsal alanda görünür hâle geldiğinde anlamlı olsa ve olumlu sonuçlar doğursa da, her şeyi görüp bildiğine inandığı bir yaratıcıya görmeden iman eden ve bütün söz ve eylemlerinin, O’nun kontrolü altında olduğunu bilen bir müminin, bu ahlaki güzelliklere sahip olması için, zuhur edeceği ortam ve fırsatları beklemesi gerekmez. Çünkü o fıtraten bunların bizatihi güzel olduğunu bildiği, Allah ve Rasulü’nün emir ve tavsiyelerinin de mutlaka iyi ve güzel olduğuna inandığı için, güzel ahlâkı benimsemiş ve içselleştirmiştir. Dolayısıyla o, içinde bal olduğunu açıklama ihtiyacı hissetmeyen, fakat sızıntısından bal küpü olduğu anlaşılan bir iyilik timsalidir.
Cenneti garanti eden altı ahlaki ilkeden ilk ikisi sözle ilgilidir. Ahlaki nitelikler sayılırken, çoğumuzun ilk önce aklına gelen doğru sözlü olmak ve verdiği sözde durmak, ne yazık ki uygulamada fazla başarılı olamadığımız iki husustur. Bu zafiyet Hz. Peygamber döneminde de görüldüğü için, Cenab-ı Hak müminleri şöyle uyarmıştır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olan bir şeydir.” (Saff, 61/2-3.)
Kişinin, yapmayacağı şeyi söylemesi bir yönüyle yalan, diğer yönüyle sözünde durmamaktır. Yalanı büyük günahlardan sayan Allah Rasulü (Buhari, Edeb, 6.), verdiği sözde durmayanlarla ilgili olarak da sert kıyamet gününde hasmı olarak saydığı üç grupdan biri olduğunu (Buhari, Büyû’, 106.) bildirmiştir. Ayrıca, verdiği sözden cayan, anlaşmalarına riayet etmeyen kimseler için mahşer gününde bir bayrak kaldırılarak, “Bu, sözünde durmayan falan oğlu filanın vefasızlığının alâmetidir,” şeklinde teşhirde bulunulacağını haber vermiştir. (Buhari, Edeb, 99.)
Verdiği sözü yerine getirmek, müminin iman kalitesine işaret eden bir göstergedir. Onun için Cenab-ı Hak bunu müttakilerin özelliklerinden saymış, (Bakara, 2/177.); Allah Rasulü de bir hutbesinde, “Cahiliye dönemine ait anlaşmalara riayet edilmesi gerektiğini, çünkü Müslüman olmanın, verilen sözlerin arkasında durmayı daha çok gerekli kıldığını” belirtmiştir. (Tirmizi, Siyer, 30.) Bu yüzden kendisi, müşriklerle yaptığı anlaşmalara sadık kalmış ve bu uğurda bazı fedakârlıklara katlanmayı da göze almıştır. Örneğin, Mekke’de Müslüman olduğu için hapse atılan ve Hudeybiye andlaşmasından sonra kaçarak Medine’ye iltica eden Ebû Basîr’in, andlaşma gereği Kureyşlilerce geri istenmesi karşısında; “Ey Ebû Basîr! Bu (müşrik) kavme senin de bildiğin gibi söz verdik. Dinimizde vefasızlığa yer yoktur. Allah sana ve seninle beraber olan Müslümanlara bir çıkış yolu gösterecektir.” (Vâkıdî, Megâzi, 2/625.) diyerek, onu müşriklere geri göndermek zorunda kalmıştır. Ebû Basîr kendisini götüren iki kişinin elinden kurtulmayı başarmış ve Hz. Peygamber’in onun hakkındaki temennisi gerçekleşmiştir. Hudeybiye andlaşmasından sonra, Kureyş heyetinin başkanı olan Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel de Müslüman olduğu için atıldığı hapisten kaçarak Müslümanlara sığınmışsa da, Hz. Peygamber andlaşma gereği onu da babasına iade etmek mecburiyetinde kalmıştır. (Vâkıdî, Megâzi, 2/608.)
Benzer bir olay, Kureyş’in Peygamberimize elçi olarak gönderdiği Ebû Rafi’in başından da geçmiştir. Kendi anlatımına göre Hz. Peygamber’i görür görmez kalbinde Müslüman olma arzusu beliren ve; “Ey Allah’ın Rasulü! Allah’a yemin olsun ki ben onlara asla dönmeyeceğim.” diyen Ebû Rafi’ye Peygamberimiz; “Ben andlaşmayı bozmam. Kimseyi de zorla alıkoymam. Sen şimdi dön. Şayet şu andaki duyguların orda da devam ederse geri gel,” karşılığını vermiş, bunun üzerine Mekke’ye dönen Ebû Rafi’ daha sonra gelerek Müslüman olmuştur. (Ebu Davud, Cihad, 163.)
Sevgili Peygamberimizin bu uygulamalarından anlıyoruz ki, verilen sözün muhatabı düşman bile olsa buna riayet etmek Müslümanın ahlâkındandır. O halde kendi Müslümanlığımızın ayarını bu mihenk taşına vurarak tespit edebiliriz. Verdiğimiz sözleri yerine getiriyor muyuz? Bu sözlerin ne kadarını atlatma ve oyalama amacıyla kullanıyoruz? Tutmadığımız sözler için muhatabımızdan helâllik istiyor, elimizde olmayan sebeplerle yerine getiremediğimiz vaadler için özür diliyor muyuz?
Ortadoğu ülkelerinden birinde bulunduğum sırada, oradaki bazı Müslümanların tutumlarıyla ilgili olarak dinlediğim bir tespit, bu ülkeye ticaret veya başka amaçla gelen gayrimüslim yabancılar, oradaki Müslümanlarla bir iş görüşmesi yaptıkları zaman, onların, başına inşallah ekleyerek verdikleri sözlere derhal itiraz ederek, “sakın ha inşallah’lı olmasın, kesin olsun” diye itiraz ederlermiş. Halbuki İslâm kültüründe, ilgili ayetten de anlaşılacağı üzere (Kehf, 18/23-24.) hastalık, ölüm, kaza ve benzerleri gibi, insanın elinde olmayan ve onun gücünü aşan engeller için ihtiyaten söylenilen ve bu niyetle söylenmesi istenilen, “inşallah= Allah dilerse” tabirini, insanın kendi ihmal ve kusurlarının bir mazereti gibi kullanmak. Allah ve Rasulü’nün arzu ettiği insanlık hedefine uzak kalabildiğimiz gerçeğini gözler önüne sermektedir. Bu, en azından Cenab-ı Hakk’a karşı yapılan bir bühtandır.
Sonuç olarak burada yorumlamaya çalıştığımız hadis, doğruluk, ahde vefa, emanete riayet, iffeti korumak, gözü ve eli haramdan alıkoymak gibi insanı, salt biyolojik varlıktan ahlakî varlığa dönüştüren, başka bir deyişle insanı Müslüman kılan değerleri içermektedir. Müslüman kimliğimizi ancak bu değerleri yaşamak ve yaşatmakla koruyabileceğimizin bilincinde olan ecdadımız, “söz namustur” diyerek aslında fazla söze hacet bırakmamışlardır.
• Bu yazı Diyanet Aylık Dergi’nin Temmuz 2007/199. sayısından alınmıştır.