Makale

Hidayet ve bazı ihtida sebepleri

Hidayet ve bazı ihtida sebepleri


Prof. Dr. Abdulaziz Hatip
Marmara Üniv. İlahiyat Fak.


Hidayet, gönül pusulasının hakikat kıblesini yakalama anıdır. Hidayet, bir ömür boyu her gün üşenmeden gönül penceremize gelip perdelerin aralanmasını bekleyen iman güneşinin nazlı nazlı içeri süzülme fırsatıdır. Hidayet, dünyada hiçbir nimet ve servetle ölçülemeyecek ve hatırası bir ömür boyu tüm tazeliğiyle burunda tütecek bir mazhariyet sevincidir. Hidayet, âşıkın maşuka kavuşma halidir. Kısacası, “Hidayet, büyük bir nimet, vicdani bir lezzet ve ruhun cennetidir.”
İman hidayetinin de bir meyvesi ve mükâfatı vardır ki, bu da Kur’an dilinde “Hidayet” olarak nitelenmiştir: Ebedî nimetler diyarı olan cennete ulaşma! Kur’an, bir yerde cennetliklerin gıpta edilesi hallerini tasvir etmekte ve bu gerçeği onların dilinden seslendirmektedir:
“İman edip makbul ve güzel işler yapanlar ise -ki hiç kimseye Biz gücünün yetmeyeceği yükü yüklemeyiz- cennetlik olup, orada ebedî kalacaklardır. Öyle bir halde ki içlerinde kin kabilinden ne varsa hepsini söküp çıkarmışızdır, önlerinden ırmaklar akar. ‘Hamdolsun bizi bu cennete eriştiren Allah’a! Eğer Allah bizi muvaffak kılmasaydı kendiliğimizden biz yol bulamazdık. Rabbimizin elçilerinin gerçeği bildirdikleri bir kere daha kesinlikle anlaşılmıştır’ derler. Kendilerine de: ‘İşte güzel işlerinize karşılık, karşınızda duran şu muhteşem cennete vâris kılındınız, buyurun!’ diye nida edilir.” (A’raf, 7/42-43.)
Mütevazı bir çalışmamız olan, “Kiliseden Camiye: Müslüman Olan Papazlar” adlı eser dünyada İslam’ı seçen bazı din adamlarının hidayet öykülerini konu almaktadır. Bu zatların her biri, Müslüman olmadan önce birer din adamıdır. İstisnasız hepsi de dinlerine adam kazandırmaya çalışan birer misyonerdir. Hatta bazıları kardinal veya başpiskopos seviyesinde bir yüksek görevlidir. Acaba, böylesine dinlerine bağlı, inançlarına başkalarını çağırmaya hayatlarını adayan, bu yolda büyük imkân, itibar ve üne kavuşmuş bu kimseler neden İslam’ı seçtiler? Herkes için, sosyal çevrelerini, hatta bazen en sevdiklerini yitirme ve yapayalnız kalma pahasına, kolayca alınabilecek bir karar olmadığına göre, onları buna sevk eden çok kuvvetli gerekçeler olmalıdır. Bunları, ana hatlarıyla incelediğimizde özellikle şu hususların ön plana çıktığını görüyoruz:
Karşılarında İslam’ı güzelce temsil eden, ahlakını hayatlarında yaşayan bir örnek bulunması. Bu gerçek gösteriyor ki, İslam ahlakını ve imanın güzelliklerini davranışlarımızla sergilesek, diğer dinlerin mensupları grup grup İslam’a gireceklerdir. Bunlardan bir tanesinin, hidayetine vesile olan Mısırlı Müslüman iş adamı için kullandığı, “Muhammed bir melekti. Uçması için sadece kanatları eksikti.” (Yusuf Estes, Amerikan asıllı eski papaz ve misyoner.) ifadesi bunun küçük bir örneğidir.
Yine Müslümanların camileri, cemaatleri, oruçları ve ibadet esnasındaki hallerine hayran kalıp ihtida kararını hızlandıran birinin şu ifadeleri ilginçtir:
“Hristiyanlıktan iyice soğuduktan sonra, neler okuduklarını anlamasam da, Müslümanların namazdaki duruşları, derin saygı ve intizamları, bulundukları mekânı kaplayan manevi hava beni cezbediyordu. Özellikle Kur’an okunduğunda hemen ilgimi çeker ve içimde tuhaf ve sıcak duygular belirirdi. Oysa Müslümanlardan nefret üzere yetiştirilmiştim. Müslümanların ramazan ayında tuttukları oruca da hayrandım. Bunu, Hristiyanların tuttukları, ama Kitab-ı Mukaddes’te yeri olmayan “Sıyamu’z-zeyt” orucundan çok daha anlamlı buluyordum. Hatta henüz Müslüman olmadan bile zaman zaman ramazanda oruç tutardım.” (İzzet İshak Muavvad, Mısırlı, eski papaz.)
Cami ile kiliseyi mukayese ederek camideki engin ruhani hayatın etkisini dile getiren şu satırlar da oldukça anlamlıdır: “Yolumun üzerinde ‘Hüde’l-İslam’ adında bir cami vardı. Zaman zaman yanına yaklaşır, içine göz atar, kiliseye hiç benzemediğini görürdüm. Ne sandalyeler, ne heykel ve resimler, ne büyük avizeler, ne pahalı halılar, ne musiki ve çalgı aletleri, ne ilahi, ne de alkış vs. vardı. Bu gibi camilerde ibadet yalnızca Allah’a rükû ve secdeden ibaretti. Zenginle fakir ayrımı olmaz, herkes dümdüz saflarda yan yana ibadete dururdu. Tüm bunları, kiliselerde yapılan tam tersi davranışlarla karşılaştırırdım. Gözümde her zaman cami üstün gelirdi.” (Dr. Vedî’ Ahmed, Mısırlı, eski papaz yardımcısı)
Kur’an-ı Kerim’in etkisi
İhtida öykülerini sunduğumuz kişiler arasında Kur’an’dan etkilenerek Müslüman olanlar çoğunluktadır. Bunların bir kısmı, Kur’an’ın, indiğinden bu yana hiç değişmediğini; bir kısmı, Allah’ın birliğine yaptığı vurguyu; bir kısmı, ihtiva ettiği bilimsel gerçekleri; bir kısmı ise, İncillerin sayıca çok, Kur’an’ın ise tek olduğunu görerek Müslüman olmuştur. Örneğin şu satırlar bu konuda son derece ibretlidir:
“Ben kavurucu çöl sıcağında yolunu kaybeden, susuzluktan ölecek hâle gelmiş, ancak seraptan başka bir şey bulamayan bir kimseydim. Birden bire zemzemi (Kur’an’ı) buldum. Tam dokuz sene boyunca o isyankâr nefsime söz geçirmeye çalıştım, şüphelerini bastırmayla uğraştım ve ondan hep kaçtım. İslam ile Hristiyanlık arasında karşılaştırmalar yaptım. İncillerle Kur’an’ı mukayese ettim. Sonunda zafer hakikat ve nurun oldu.” (Mısırlı Eski Papaz Fevzi Subhî Sem’an.)
Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Muhammed’in sevinç ve üzüntülerinden iz ve eser taşımadığını, en sevdiği insanların ismini içermediğini, hatta kendi isminin bile sadece dört defa geçtiğini görüp bunu Kur’an’ın Hz. Muhammed’in eseri olmadığına işaret sayarak İslam’ı kabul edenler var.
Kur’an’ın, Hz. Muhammed’in bile ölümlü bir kul olduğunu söylediğini görerek, onun ancak Allah kelamı olabileceğine kanaat getirip karar veren var. Müslümanların bu makul inancına karşın Hristiyanlıktaki teslis inancı ve Hz. İsa’nın tanrılaştırılması da birçoğunu inancında şüpheye düşmeye ve bir arayış sonunda İslam’ı bulmaya sevk etmiş.
Kur’an’ı dikkatle inceleyip onda Kitab-ı Mukaddes denilen Tevrat ve İncillerin aksine çelişkili ifadeler içermediğini görerek Müslüman olanlar var: “Kur’an’ı elime alıp okumaya başladım. İçinde çelişkilerle karşılaşacağımdan korkuyordum. (Sırf bu yüzden İncil ve Tevrat’a güvenim sarsılmıştı.) İki gün boyunca Kur’an okudum. Fakat kilisede bize tanıtılan (çelişkilerle dolu!) Kur’an’dan eser bulamadım.” (Dr. Vedî’ Ahmed, Mısır’lı, eski papaz yardımcısı.)
Kur’an’da, ilahî bir nur ve lahuti bir azameti sezerek İslam’ı seçenler var: “Tamamen değişmiş, yumuşak kalpli bambaşka bir insan olmuştum. Kur’an’ı büyük bir saygıyla elime alıyordum. Sanki gözümü o güne kadar kapatan perde kalkmıştı, daha önce fark edemediğim gerçekleri tüm açıklığıyla görmeye başlamıştım. Kur’an’ın satırları arasında Allah’ın nurunun parıldadığını hissediyordum. Allah’ın Kitabını elimden bırakamıyor ve saatlerce okuyor okuyordum.” (İbrahim Halil Flupos, Mısır asıllı, Hristiyan ilahiyatı profesörü.)
İslam’da, Allah ile kul arasına girilmediğini, herkesin bizzat dilek ve dualarını Allah’a arz edebildiğini, günahlarının affını O’ndan dileyebildiğini, arada bir ruhban sınıfı bulunmadığını görerek ihtida edenler de vardır. İşte bir örnek: “Âdet olarak, din adamı, haçı günah çıkartmak isteyenin yüzüne doğru kaldırır ve günahını bağışlar. Tam da bağışlamak için haçı kaldıracağım sırada Kur’an’ın o güzel ifadesi aklıma geldi: ‘De ki: Allah birdir.’ Nutkum tutuldu. Şiddetli bir ağlama aldı beni. Kendi kendime: ‘Bu bana günahlarını affetmem için gelmiş. Acaba o hesap ve ceza gününde benim günahlarımı kim affedecek?’ O anda tüm büyüklerden daha büyük bir Yüce Varlığın mevcudiyetini hissettim. O tek ilahtı. O’ndan başka kulluk edilecek kimse yoktu. Hemen Piskopos’la görüşmeye gittim ve ‘Ben sıradan insanların günahlarını affediyorum da benim günahlarımı kim affedecek?’ dedim. Beklemeden cevap verdi: ‘Papa!’ Yine sordum: ‘Peki, Papa’yı kim affedecek?’ Şöyle bir irkildi ve ayağa fırlayıp bağıra bağıra: ‘Sen delirmişsin. Rahip bile olsa seni bu göreve tayin eden de delidir! Kaç defa kendisine seni tayin etmemesini, aksi halde İslami görüşlerin ve bozuk fikirlerinle halkı ifsat edeceğini söyledik!’ dedi.” (İshak Hilal Mesiha, Mısırlı eski rahip, Afrika’da Misyonerlik Komitelerinin eski başkanı.)
Bazılarına göre, dinî bilgilerin sadece din adamlarının tekelinde değil, bu konuda ehil ve yetkili herkesten alınabilmesi de İslam’ın ilginç ve gönül çelici bir özelliğidir:
“Çok kitap okuyor ve dinleri mukayese ediyordum. Bu arada bazı Müslüman dostlar edinmiştim. Bendeki fikrî hareketin olumlu yönde gelişmesinde bu arkadaşların çok katkısı oldu. Müslümanlarda dinî bilgileri öğrenmenin belli sınıf veya grubun tekelinde olmadığını, Kur’an ve hadisin erkek, kadın, çocuk ayrımı bulunmaksızın her Müslüman tarafından rahatlıkla ulaşılıp öğrenilebildiğini gördüm. Oysa Kitab-ı Mukaddes’in bazı bölümlerini bir Hristiyan 35 yaşına gelmeden okuyamaz.” (İzzet İshak Muavvad, Mısırlı eski papaz.)
Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu kanıtlayan işaret ve delilleri Tevrat ve İncillerde görüp, İslam’ın hak din olduğuna kanaat getirerek Müslüman olanlar var.
İslam’ı inceledikten sonra tüm problemlerin çözümünü onda görerek İslam’ı seçenler var: “Hristiyanlık dünyasının, bizzat kendilerinden kaynaklanan sayısız problemlerinin çözümünün o dinde değil, İslam’da olduğuna inanıyorum. Hatta İslam’da sadece Hristiyanlık ve Hristiyanların değil, yeryüzündeki tüm din ve mensuplarının problemlerinin çözümü bulunmaktadır.” (Kenneth L. Jenkins, Amerikalı eski papaz.)
Bazı arayışlardan sonra gördüğü rüyadan etkilenerek kesin karar verenler var. İşte birinin bu konuda söyledikleri: “Bir gün uyku bastırdı. Elimdeki Kur’an-ı Kerim’i yakınımda bir yere koydum. Sabaha karşı odanın duvarından bir nur gördüm. O nur içinden yüzü ışıldayan bir adam belirdi, bana doğru yaklaştı ve Kur’an’ı işaret etti. Onu selamlamak için elimi uzattım, fakat birden kayboldu. O zaman içime doğdu ki, bu gelen zat Hz. Peygamber’dir (ona salat ve selam olsun), Kur’an’ın, aydınlık ve hidayet yolu olduğuna işaret ediyor.” (Dr. Vedî’ Ahmed, Mısırlı Eski Papaz Yardımcısı.)
Bir başka örnek:
“Rüyada Yüce Allah’tan bana hidayet nuru geldi. Şöyle ki: Âlemi etrafımda zifiri bir karanlık içinde görüyordum. Neredeyse göz gözü görmüyordu. İyice dikkat ettim, uzaktan karanlıkları dağıtan sevimli bir nur belirdi. Mübarek bir zat bana doğru geliyordu. Bembeyaz bir kıyafet içindeydi, başında beyaz bir sarık vardı ve hafif kıvırcık saçlıydı. Daha önce hiç görmediğim güzellik ve parlaklıkta gülümseyen bir çehresi vardı. Sıcak ve samimi bir ifadeyle ‘Kelime-i Şehadet’i tekrarla!’ diyordu. Ben o ana kadar ‘Kelime-i Şehadet’in ne olduğunu hiç duymamıştım. Ben de sürekli, ‘Kelime-i Şehadet nedir?’ diyordum. Bana, ‘Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulüllah de’ dedi. Ben de onunla birlikte üç defa tekrarladım. Sonra o nurlu zat birden kayboldu. Uyandığımda vücudum ter içinde kalmıştı. İlk karşılaştığım Müslümana sordum: ‘Kelime-i Şehadet nedir? İslam’daki önemi nedir?’ Bana, ‘Kelime-i Şehadet İslam’ın birinci temelidir. Bir insan inanarak onu söylemedikçe Müslüman olamaz’ dedi. Açıklamasını sordum. Bana anlattı. İyice düşündüm. Acaba rüyama giren zat kimdi? Şekil ve şemaili hâlâ gözümün önündeydi. Müslüman dostuma anlatınca, heyecanla bağırdı: ‘Sen Hz. Peygamber (s.a.s.)’i görmüşsün!’” (Rahmet Boirnomo, Hollanda asıllı Endonezyalı eski papaz.)
Neler yapılmalı?
Dünyada İslam’ın hayat bahşedici gerçeklerine hava kadar, su kadar ihtiyacı olan insanlara İslam’ı sunarken nelere dikkat edilmesi gerektiğini de bu zatlardan öğrenebiliyoruz. İşte birinin önerileri:
“İslami ahlakı yaşayarak, insanlara buna uygun davranarak İslam’a davet edilmeli. Tevhit inancına ilgi duyarak İslam’ı kabul edenlerin büyük çoğunluğu, Müslümanların örnek davranışlarından etkilenerek bu kararı vermişlerdir. Mesela, bazen güzel ahlaklı Müslüman bir işveren, bazen dürüst ve samimi bir arkadaş vs. olur, karşısındakini etkiler. Birçok Filipinli de bir Müslüman ülkeye çalışmak için gitmiş, orada Müslümanlığı kabul etmiştir. Çünkü oradaki İslami yaşantıyı ve insanlar arasındaki güzel ilişkileri kendi memleketindekiyle mukayese ederek İslam’ın etkisini hissetmiştir. Böylece İslam hakkında taşıdıkları ön yargıları silme imkânını da buluyorlar ve hiçbir baskı ve etki altında kalmadan karar veriyorlar. Tüm bu nedenlerle ben, insanların güzelce ve tatlılıkla davet edilmesini tavsiye ediyorum. Aceleci davranmaktan da kaçınılmalıdır. Çünkü atılan hiçbir tohum bir günde filizlenmez.” (İsa Beyâco, Filipinli eski papaz.)