Makale

Diyanet İhtisas Eğitim Merkezleri

Diyanet ihtisas Eğitim Merkezleri


Hüseyin Karaca


Diyanet İşleri Başkanlığımızın 1976 yılından beri müftü-vaiz yetiştiren, müstakim bir ilmî duruş içerisinde tefsiri, hadisi, fıkhı ile dinî ilimlere ait pergelin sabit ayağını muhkem kılan medar-ı iftihar kurumlarından Haseki Eğitim Merkezi (tabii ki daha sonra açılan diğer ihtisas eğitim merkezleri)’nde rahle-i tedrisinden geçtiğim hocalarımızı düşündüm. O çınarların gölgesinde yetişen çınar kabiliyetli genç talebelerin, kursiyerlerin ilim uğrunda gösterdikleri fedakârlıkları yâd ettim.
Ülkemizde Diyanet camiası için, dünya için de farklı bir duruşu resmeden bu çeyrek asırlık ilmî tecrübenin misyonuna işaretler, delaletler buldum. Nüfuz eden, değiştirebilen, dönüştüren, rüşte erdirme yoluna kılavuzlayan bu irfan ocağının daha nice feyyaz amellere vesile olacağı bilincimi tazeledim.
Çünkü varlık gayemize dair ipuçlarına ilim miracıyla burada muttali olmuştuk.
İlm-i nahv müzakerelerinde vardık vakarlı duruşlara… Gayrimunsarıf bir kelimenin mecrur bir kelimeye sıfat olması durumunda kesreyi alamasa da onun yerine fethayı alarak yine mecrur kabul edilmesinden, şahsiyet terkipleri çıkardık. Olduğu hâl ile tabi olmayı öğrendik. Değiştiğini lanse ederek değişmeye direnen mürailerden olmamaya çalıştık.
Her tabinin matbu’nun irabına boyun eğeceğini kabullendik, fakat kendi motifleri, kendi çizgileri içinde... Varoluş sancılarından bir üsareye sadık kalarak…
Sıfat da olsak mevsuftan korkmadan, kendi benliği, kendi rüyalarımız ve kimliğimizden ödün vermeden ittiba etmeye heveslendik…
Sıfatın mevsufa mutabakatından, seleflere saygıyı öğrendik. Ancak “salihin” olan mevsufları alkışladık.
Zarf olduk yer yer “sarf” postacısına... Emsile-i muhtelifeye kanmadı muhayyilemiz; “Muttaride” terkiplerin ve tefekkürlerin iklimine heveslendik. “Hel min mezid” oldu zikrimiz, “Rabbi zidni” oldu niyazımız.
Yirmi dört siga da ne ki! İştiyakımızla “iştikak”ın, yenilenerek seyri sülük yapmanın, kelimelerle büyüyerek, kendimizi aşarak “camid” yaşamları terk çilesi çektik.
İrab hendesesi ile lafızdan kelama, ibareden ifadeye yükseldik. Kelimelerle konuşmaya, cümlelerle susmaya, paragraflarla düşünmeye alıştık. Metinlerden metanet, beyitlerden şecaat sunduk yevmiyelik nisyan anlarımıza…
“Bina”dan garaz, “şerefü’l-mekân bil-mekin” fehvasınca içinde oturanlardır deyip, dünya binasının sultanı Efendimiz’in dilini, çelik iradelerle öğrenmenin lüzumuna kanaat getirdik.
“Maksud” ile “maksad”ımızın sahihliğini sınadık. “Avamil”, bir türlü tevhit edemediğimiz parçalanmışlıklarımızın “amiller”ini gösterdi. O haritada bütüncül bakışın, usuli olmanın ehemmiyetini ayne’l-yakin sezdik.
“Modern metinler” susuzluğumuzu artırdı sadece... Ders dışı ortamlarda bir avuç dostla yaptığımız müfredat ötesi müzakereler, bizi, bilginin müfredatla sınırlı olmadan da bir melekeye dönüşebileceğini, inisiyatif almanın hür fikriyatların tetikleyicisi, özgür keşiflerin merdiveni olabileceği gerçeğine götürdü.
“Nuhbetü’l-fiker” yetişti imdadımıza... Hadis Usulü’nü Beykûniyye takrirleriyle ihata ettik. Hadis metinlerinde asr-ı saadete uzandık, Kâbe’ye dokunduk satırlar üzerinden sadırlarımıza gelen ürperişlerle...
Büyük fıkıh okyanusuna açılabilme umuduyla “Medhal”in eşiğinde durduk kemâl-i edeble.
“Muhtar” metninde, koşar adımlarla da olsa bir fıkıh turuna çıktık…
“Hidaye” ibarelerinde, beyni çatlatan zamirler eşliğinde “hidayet”imize ışık olacak manevra kabiliyetleri geliştirmeye çalıştık.
Usul-ü Fıkıh bahçesine buyur edildik sonra... Binlerce meseleden muhit kaideler çıkarılmış, hukukun anahtarları usulcülerin alkışlanası gayretleriyle tarafımıza verilmişti. Furu’dan usul’e giden yolun mefhumuna ermek, kavi delaletlerde esas duruşa alışmak için çetin ceviz usul ilmiyle kendimize format attık neredeyse. Vusulsüzlüğümüzün usulsüzlüğümüzden kaynakladığına kendimizi inandırdık.
Ebu Hanife’lerin ikliminde kalem yontan talebelerin ihlasına şahit olduk.
Şerhlerin asude vadisinde, ferahlatan, geldiği dağ doruklarına sadık, estiği ovalara aşılayıcı meltemlere kulak verdik.
Meal derslerinde üslubun, vahyin mesajını insanlara sunmadaki belirleyici rolünü adamakıllı algıladık.
“Ahval-i şahsiye”de hal-i pür melalimizi aile düzleminde teşri masasına yatırdık.
“Feraiz”de erbain çıkardık mezuniyet sonrası taksimatlara ipucu olsun diye...
Ders isimlerindeki teaddüde rağmen gaye pergelimizin istikametinden taviz vermedik.
Haşiyelerden şahsiyet, ta’liklerden tevazu gördük.
Şarihlerin, eserini şerh ettiği müellife “diklenmeden dik duruşlarından” habersizliğimize yandık. İlimde aziz olmadan medeniyet izzetinin sathi kalacağına, talip oluş yürüyüşünden ancak, matlup zirvesine varılacağına kani olduk.
Attar’ını bekledi sergüzeştlerimiz. Bir “Mantıku’t-Tayr” seyr-i sülukü arayan, fakat aradığının kendisi olduğunu görünce başa dönen kuşlar gibiydik. Akranların, beraberce Hüdhüd nağmelerinde aynı ülkeye susayabileceğini, vahşi yalnızlıkların ilim bahanesiyle de olsa son nefes zaferi için bir tuzak olarak durduğunu anladık.
Haseki’nin, bir medeniyet hamlesine, “nesyen mensiyye” olan ilimleri ihya üzerinden kılavuzluk etme misyonuna, yürekten bağlandık.
Modern dünyanın “eski sorunlarına” eğilmek için “eski çözümlerin” patikalarının izini sürme yorgunluğuna katlandık. Yeni bir meal, çağdaş bir tefsir yazarken, kalemimiz, bizi yüzyıllar öncesine götürdü. Bilgisayar programlarından medet umduğumuz tedris dakikalarında, çareyi yine eski’nin eczanesinde bulduk. Bilgisayar da olsa içindekiler eski’nin üretimiydi.
Bu yüzden “yeni” kabul ettik, mazide uykusuz gecelerin, oruçlu gündüzlerin arifesinde yazılan eserlerdeki metinleri...
İbareye bağımlı olmak kadar, anladığımız metinler üzerinden yeni metinler yazabilme zirvesini heceledik durduk.
Nasihat aldığımız, elini öptüğümüz yüzlerce büyüğümüz oldu. Bir ömür tefsirin, hadisin, fıkhın nescine vakfedilmiş hayatlarla tanıştık. Adı Ka’b olmayan, ama af talebi hasretinden nümayan nice üveysî Bürde talihlisi ile hasbihâl ettik.
Gülistanı hâr, hârı gülistan bilme gafletimizi gömdük çölden saatlere. Tespih korosunda nefesimizin ne kadar cılız, nağmelerimizin ne denli dağınık, davet enstrümanlarımızın ne derece akortsuz olduğuna dikkat kesildik.
Her müellif, ruhuna Fatiha okuduğumuz saniyelerde, maddemizle manamızı telif etti. Birbirine yabancılaşan kendi ceset ve ruhumuzu, başlayıp-bitirdiğimiz her ibarede şad ettik.
Hâsılı Haseki’de, talebesiyle hocasıyla Marmara’nın kül rengi sularında, müstağni bir izzet içinde balık avlayan yaşlı martılar gibiydik. Teori safhasını çoktan geçmiş, meleke halini almış usullerle, rıza-i Bari yolculuğuna devam ediyorduk.
Bir asude yalnızlık içinde kalabalıklara yön verecek manaları devşiriyorduk.
Önümüze bakıyorduk, önümüzü aydınlatıyorduk, çünkü imamdık. Sesimizin en ulvi perdesinden okuyorduk, ezanları duymayan yürek kalmasın diye, çünkü müezzindik. İlerilere konuşuyorduk, çünkü vaizdik.
Köprü ile yer altı geçidi arasındaki ayrımdan haberdar idik. Karşıya geçmek için üstgeçidin de altgeçidinde kullanılabileceğini biliyorduk. Üst geçit olmakta ısrarcı değildik. Alt geçit olarak da vazifemize sadık kalacağımızı ispat ettik. Varoluşun sadece göze indirgenecek, gözde sabitleşecek bir durum olmadığı mevzuundaki anlayışımızı delillendirdik.
“Rae” fiilinin müştaklarına dair saatlerce kafa yorduk; ama “riyakâr” duruştan fersah fersah uzak hocalarımız sayesinde tevazu limanına demir attık.
Bir makale ile ihtisas eğitim merkezlerine olan vefa borcumuzun ödenemeyeceği aşikârdır.“Tamamı elde edilemeyen şeyin tamamı da terk edilmez” kaidesine binaen bir tahdis-i nimet kabilinden bu satırlar vesilesiyle, kursiyerinden hocasına, memurundan hademesine kadar bu güzide kurumlarda vazife yapanlardan dar-ı bekâya irtihal edenlere rahmet, yaşayanlara hayırlı, bereketli ilmi meşguliyetler, muhlis ameller diliyoruz.
Hamd, leyte’si olmayan bir öğrencilikten sonra bu müesseselerde öğretmen olarak vazife yapmayı nasip eden Vehhab olan Rabbimize…
Salat ü selam, ilm-i ledün sultanı olan Efendimiz (s.a.s.)’e olsun.