Makale

ÜSTAT Necip Fazıl

MÜSLÜMAN BİLGİNLER

ÜSTAT Necip Fazıl

Kâmil BÜYÜKER

HAKKINDA konuşanların belki edeben, belki fikrine, mücadelesine hürmeten, ancak en fazla da imanı aksiyona dönüştüren, sanatıyla çığır açan yönüne binaen söyledikleri bir hitap şekli vardır; Üstat. Üstat yani, öğretici, hoca, muallim, mürebbi ya da bir ilim, sanat dalında çığır açan… Necip Fazıl, bütün bu meziyetleri şahsında dercetmiş bir isimdir. Yazın dünyasının şiir, roman, tasavvuf, tarih ve tiyatro gibi hemen her alanında eser vermiş, etrafında onun öğretilerini okuyan, konferans, sohbet ve meclislerinde bulunan yüzbinlere de hoca olmuştur. Onun ismi neredeyse bir asrı bulan bir zaman dilimi içinde davanın, gayenin, çilenin sembolü olmuştur ve olmaya devam edecektir de.
Necip Fazıl’ın 26 Mayıs 1904’te başlayan ve 25 Mayıs 1983’te sona eren hayat çizgisinde hep “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…” (1939) mısralarındaki hakikatle hareket etmiş ve doğru bildiği meftunu olduğu hakikatleri eğip bükmeden, bedeli ne olursa olsun söylemekten geri durmamıştır. Çemberlitaş’ta “yirmi odalı bir konak”ta dünyaya geldiğinde başucunda babası Fazıl Bey, “Ahmet Necip”in doğum müjdesini büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi’ye verir. Necip Fazıl’ın hayatında çok önemli bir yeri olan büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi, Osmanlı hukukçularından ve Mecelleyi hazırlayan komisyon üyelerindendir.
“Şair olacağım!”
Su akar yatağını bulur derler ya… İşte Üstat, yedisinde ne ise yetmişinde de peşinden gittiği sesin izini sürmüş, kelimelerini hecelemiştir. O bir Şair’di. Şairliğinin ve şiirinin en büyük taç yapıtı Çile’si idi. Şairliğe adım atışını Necip Fazıl şu cümlelerle aktarıyor:
“Şairliğim on iki yaşında başladı. Bahanesi tuhaftır:
Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:
- Senin, dedi; şair olmanı ne çok isterdim!
Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi… Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:
- Şair olacağım!
Ve oldum.” (Çile, Bedir yay. İstanbul 1962, s. 7.)
Kim bilir annesi Mediha hanımın içten yaptığı duanın yankısıydı onun şairliğine sebep… Ve kim bilir, şair olunmaz, şair doğulurdu… Daha 13-14 yaşlarında iken Tercüman-ı Hakikat gazetesinin Edebiyat ilavesine şiir gönderir ve bu şiir yayımlanır. 1 Temmuz 1923’te ise bu kez Yeni Mecmua’da görülür ve Ahmet Haşim kendisine “çocuk bu sesi nereden buldun?” demekten kendini alamaz. (Bizim Şarkımız –Necip Fazıl Nefesi, İbrahim Demirci, Konya BB. Yay. 2013, s. 9.) Necip Fazıl’ın hayatında önemli bir yer tutan ve “ne oldumsa bu mektepte oldum” dediği Mekteb-i Fünun-ı Bahriye-i Şahane’ye imtihanla, “estetik ölçülere kadar varan incelemeler” sonucunda alınır (1916). Necip Fazıl için hayatının en incelikli dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle şaire kendisini gösteren bir ayna ve parlak bir zemin oluşuyla öne çıkar. (Duran Boz, Büyük Doğu’nun Ruhu, Konya Büyükşehir bel. Yay. 2013, s. 25.)
Ahmet Hamdi Akseki’nin iltifatı
Bahriye mektebi hakikaten Necip Fazıl’ın hayatında bir dönüm noktası olmuş. Zira ilk şiir denemelerini burada gerçekleştirmiş. El yazması “Talebe Yazıları” ve “Nihal” dergilerini burada çıkarır. Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerini ve onların metinlerini okurken, diğer yandan Batı Edebiyatına da merak salar. Onu keşfeden birkaç önemli isim vardır. İlki din dersi öğretmeni Ahmet Hamdi Akseki’dir. Akseki bir gün sınıfça verdiği ödeve Necip Fazıl’ın cevabını sınıfta üst üste birkaç defa okuyarak “sende istikbalin beklediği İslam düşünce adamından ışıklar görüyorum.” saptamasını yapar. (Boz, s. 26.)
Yine hayatının en önemli kırılma noktasını yaşatacak ve onu bambaşka bir âleme çekip alacak
“Otuz üç yıl, saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum…” (1940) diyecek raddeye onu getiren tasavvufla ilk tanışıklığı da yine mektep yıllarındadır.
Tasavvufla, “deri üstü bir satıh planında da olsa” ilk teması
Bu mektepte edebiyat derslerine Hamdullah Suphi (Tanıröver), İbrahim Aşki girer. İbrahim Aşki bambaşka bir gönül insanıdır. Hocası ona “Sen oku, dedi; her şeyden evvel oku! Amma okumaya başlamadan evvel bil, ne okuyacağını bil!” öğüdünde bulunur. Kimi zaman şahsi kütüphanesinden getirdiği kitaplarla Necip Fazıl’ı ve ondaki saklı cevheri işlemeye başlar. Bir gün kendisine Sarı Abdullah Efendi’nin Semeratül Fuad ve Divan-ı Nakşi adlı kitapları verir. Necip Fazıl’ın “tasavvufla, deri üstü bir satıh planında da olsa, ilk teması” böylelikle başlar. (Boz, s. 27.)
1934 yılında bir akşam çalıştığı bankadan evine Şirket-i Hayriye vapuru ile dönerken karşına oturan Hızır tavırlı adam ona “kâinat çapında bir vaad”in Abdülhakim Arvasi’nin adresini verdi.
Sıcak bir ilkbahar günü, yanına ressam arkadaşı Abidin Dino’yu aldı ve Eyüp sırtlarında yer alan Kaşgâri tekkesine çıktı. Burada saatler süren bereketli bir zaman diliminin ardından, bir daha bırakmamacasına Abdülhakim Ar-vasi’nin eteklerine yapıştı.
“Benim efendim!
Ben sana bendim!
Bir üfledin de,
Yıkıldı bend’im.
Ben ki, denizdim,
Dağbaşı ben’dim,
Şimdi sen oldun,
Âleme pendim.
Benim Efendim!” (Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl, Yazan: Mehmet Kısakürek, Suat Ak, İBB Kültür a.ş. yay. 2005, s. 18.)
“Tek dava O’nu bulmakta”
Hayatını sarsıcı bir değişime sokan bu teslimiyet Necip Fazıl’da bambaşka kapıları aralamıştır. Bu saatten sonra hayatını iman ve onun tezahürü olan aksiyona hasreden Necip Fazıl ömrünün son demlerine kadar eser neşretmiş, mecmua çıkarmış ve yazılar yazmış, memleketi dolaşarak konferanslar vermiş ancak bunun neticesinde hep mahkemeler, yargılanmalar ile geçirmiştir. Yaşanan bu hâl onu hiçbir zaman yıldırmamıştır.
O sevdalandığı hakikati ve onun yolunu da şu cümlelerle ifade etmiştir:
“Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini…
O kim mi?
Allah’ın sevgilisi…
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı…
Tek dava O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.
Bin bir istikamete seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o Bir etrafında helezonlar çizen bir hayat…
Benim hayatım budur!” (Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl, s. 58.)
Büyük Doğu ideali
Necip Fazıl ismi ile özdeşleşen bir diğer husus ise onun ideoloğu olduğu “Büyük Doğu” fikriyatı ve adıyla neşrettiği dergisidir. Dönemin mevzuatına göre siyasi yazılarından dolayı zaman zaman kapatılan, toplatılan, takibe uğrayan, bazen de sahibi tarafından yayımı tatil edilen Büyük Doğu çıktığı yıllarda sansasyonel kapak resimleri ve manşetleriyle geniş ilgi görmüştür. Bunun dışında bazı dönemlerinde seviyeli bir fikir ve edebiyat dergisi olduğu gibi dinî yayınların kontrol altında tutulduğu yıllarda okuyucunun bu konudaki ihtiyacını da karşılamıştır. Necip Fazıl, 1950’de Büyük Doğu Cemiyeti adıyla o yıllardaki mevzuata göre siyasi parti kavramıyla eş anlamda bir de siyasi dernek kurmuş, derneğin başkanı sıfatıyla Anadolu’nun birçok şehrinde konferanslar vermiştir. Gerek dergideki yazıları gerek siyasi faaliyetlerinden dolayı değişik iktidarlar devrinde takibata uğramış, hakkında mahkûmiyet kararları verilmiştir. Necip Fazıl’ın kitap ve dergi yayını olarak en verimli devresi 1950’den sonraki yıllardır. Şiir kitaplarını yeniden gözden geçirip yayımladığı gibi yeni tiyatro, senaryo, hikâye, roman, hatıra, dinî ve tasavvufi eserler, siyasi ve tarihî incelemeleri de bu döneminin ürünleridir. (Orhan Okay, “Necip Fazıl” DİA, c. 25, s. 485-488.)
“Demek böyle ölünürmüş!”
Üstat Necip Fazıl Kısakürek, yakın tarihimizde silinmesi mümkün olmayan bir iz bırakmıştır. Onda herkes kendi adına bir şey bulur. Bu, sözlerindeki samimiyetin, şiirlerindeki duygu ve iman coşkusunun tezahürüdür. Ömrünün son demlerinde dahi bir an olsun yazmaktan, eksik bıraktığı işleri tamamlamaktan geri durmamıştır. 1981 yılı başlarında İman ve İslam Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapanmıştır.
Ömrünün son günleri, Erenköy’deki evinde, aynı “küçük oda”da yine kesinleşip infaz sahasına gelmiş ve hayli ilerlemiş yaşına ve adli tıp raporlarına rağmen devrin devlet başkanınca af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiş, 1.5 yıl mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehdidi altında; kitapları, yazıları, notları ve birtakım halis ve gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler içinde geçti. Ve bir gece… Onun için daima sırlarla dolu mayıs ayında bir gece (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, bal rengi gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikti.
Ne gördü ki: pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdadı:
-Demek böyle ölünürmüş!... (Doğumunun 100. Yılında Necip Fazıl, s. 57-58.)
Necip Fazıl Çile’de yine adına ve şanına yakışır mısralarla vasiyette bulunuyor:
“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam…” (1939)