Makale

Aydın Yabancılaşması

GÜNDEM

Aydın Yabancılaşması

Prof. Dr. Hüseyin YILMAZ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Aydın kavramı, Batı dünyasında Aydınlanma dönemiyle birlikte kiliseden, dolayısıyla dinî bağımlılıklardan bağımsızlaşarak ortaya çıkan yeni bir düşünür sınıfını ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Aydın sınıfı ortaya çıkmadan önce Batı’da düşünce ve bilim alanı tamamen din adamlarının yani kilisenin tekelindeydi. Dolayısıyla aydın kategorisi bu alanlarda kilisenin tekelini ortadan kaldırarak kendi bağımsızlığını ve yetkinliğini elde etmiştir. Batı’da tarihî süreç içerisinde yaşanan toplumsal değişimlerin de desteğiyle daha akılcı ve dünyevi eğilimlerin öne çıkmasıyla birlikte aydınların da kendilerine görece daha uygun ortamlar buldukları söylenebilir. Batılılaşma süreciyle birlikte ülkemizde de İslami bilgi kategorisi olarak “ulema”dan kendini ayrıştırarak dinî bilgiye dayanmayan, alanlarındaki yetkinlikleriyle ortaya çıkan aydın sınıfının kendi toplumsal tabanıyla ilişkilerinin değerlendirilmesi bu yazımızın temel konusunu oluşturacaktır.
Aydının günümüzde genellikle sıradan insanlardan farklı özelliklerini öne çıkararak bir saygınlık elde ettiğini söyleyebiliriz. Bu özelliklerin başında, özellikle dinî iddia ve bilgiye karşı çıkarak kilisenin dünya görüşüne rakip, dünyevi bir yönelime sahip temel eğilimi öne çıkarma azmi gelmektedir. Dolayısıyla aydın, en azından tipik seküler aydın, Batı’da dinî referans almadan, toplumun geleceği hakkında öneriler sunan bir kişilik olarak ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle o hem toplumunu hem de yaşadığı çağı göz önünde bulundurarak daha iyi bir toplum ve daha iyi bir insanlık için fikir üreten insandır. Bu bakımdan yaşadığı çağı çok iyi kavrayarak elde ettiği derinlemesine bilgiye dayanarak bağımsız fikirler üreten ve bu fikirleri doğrultusunda sonuç elde edebileceği eylemlere yönelebilen yeni bir aktör olarak kabul edilmektedir. Bu özellikler ideal bir aydını tanımlamak için kullanılmaktadır. Ancak bütün aydınların kendisinde bu özellikleri toplaması her zaman mümkün olmayabilir.
Ülkemizde Tanzimat’la birlikte belirgin bir ivme kazanan Batılılaşmaya paralel olarak aydın sınıfının ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir. Başlangıçta bu aydınların kendi toplumuna ve dinine bütünüyle yabancılaşmadığını görmek gerekmektedir. Ancak toplumda dinin yeni yaklaşımlarla birlikte varlığını sürdürmesi ve yine dinin kendi içinde yenilenmesi önerilmekteydi. Daha sonraları giderek ortaya çıkan yeni aydın tipine bağlı olarak dinin toplumdaki yerine yönelik daha olumsuz fikirlerin geliştirildiği görülmektedir. Artık dinin ve toplumdaki dine dayalı temel değerlerin tamamen göz ardı edilmesi bazı durumlarda da reddedilmesi noktasına kadar uzanan yaklaşımların benimsendiğine tanık olmaktayız.
Bu noktada aydınların Batı dünyasındaki yeni gelişmelerden gözlerinin kamaştığını ve bu gelişmeleri olduğu gibi kendi toplumumuza kazandırmaya odaklandığı görülmektedir. Dolayısıyla Batı medeniyetinin meydan okumalarına karşı aydınlar çaresizce teslimiyet göstermişlerdir. Bu medeniyetin bütüncül bir değerlendirmesini yaparak ona karşı fikirler üretme ve kendi toplumsal yapı ve değerlerini koruma gibi bir refleks geliştirememişlerdir. Özellikle savaşlardaki mağlubiyetler aydınları kendi toplumlarını maddi ve manevi olarak tahkim etmeye yöneltmekten çok kendi toplumunun dinî değerlerini sorgulamaya götürmüştür. Öte yandan bu dönemde yetişen aydınların daha çok yeni açılan yabancı okullarda eğitim gören bir tabana dayandığını da burada hatırlamak gerekmektedir. Yine bu aydınların yerli destekçileri daha çok Müslüman olmayan kesimler arasından çıkmıştır.
Aydınımızın ortaya çıkışındaki yapılarına ve kökenlerine bağlı olarak kendi toplumuna hep tepeden bakan ve onu “aydınlanması gereken insanlar” olarak gören yaklaşımı sürekli devam ettirdiği görülmektedir. Öyle ki günümüzde de hâlâ bu yaklaşımın izlerini birçok aydında görmek mümkündür. Bu noktada aydınlar toplumu kendi görüşleri doğrultusunda yukarıdan bir buyurganlıkla dönüştürmek istemişlerdir. Yabancı bir kültürü taklide dayalı kendi modernlik projelerini halka dayatmak istemişlerdir. Âdeta kendilerini bu anlamda misyon sahibi bir aktör olarak görmüşler ve baskıcı bir temayülle halka rağmen halkı adam etme çabasında olmuşlardır. Bu noktada toplumun kendi değerleri ve kültürü tamamen önemsiz bir ayrıntı ya da bazı durumlarda bir ayak bağı olarak görülmüştür. Öte yandan kendi toplumundaki insanların arzu ve istekleri, dünya görüşleri ve kendi adlarına düşünme ve haklarını elde etmelerine fırsat verilmesi gibi temel insani hakları da göz ardı edilmiştir. Çünkü onlara göre halk cahildir ve onun adına düşünmek ve onu çağdaş değerlere ulaştırmak en başta aydınların görevidir. Böylece toplum adına karar verme yetkisini kendi ellerine alarak insanları aydınlatma görevine koyulmuşlardır. Bunu yaparken halkın kendi eğilimlerini dikkate almak bir yana bu anlamda bir özgürlüğü toplumun ve devletin bekası açısından da tehlikeli görmüşlerdir. Öte yandan bu otoriter aydın tipi kendisini bu görevine o kadar kaptırmıştır ki bu projenin kendi toplumunun gerçekliği ile bağdaşıp bağdaşmayacağını en azından modern sosyal bilimlerin verilerine dayanarak dahi kendine sorma ve kendini sorgulama gereği duymamıştır. Öyle ki burada kendini sorgulamak ya da yanlış yaptığını düşünmekten çok hep toplumu suçlamakta böylece toplumla arasına duvarlar örerek kendi toplumuna yabancılaşmaktadır.
Öte yandan aydınlarda görülen kendi toplumuna yabancılaşmanın günümüzdeki en uç örnekleri olarak yabancı değerleri merkeze alarak kendi toplumunu değerlendirmeye tanık olmaktayız. Bu yaklaşımla birlikte kendi toplumunu eleştiren aydınlarda bazen de aşağılamaya varan bir tepeden bakma tavrı dikkat çekmektedir. Bu bakımdan toplumun “yabancı değerleri özümseme kapasitesini” yetersiz bularak kendi toplumunu âdeta “yaralı bilinçliler” olarak nitelemek de bu tavrın belirgin bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Burada belli ki kendi beslendikleri değerler dünyası evrensel ve mutlak olarak kabul edilmiştir. Bu durumda diğer bütün uygarlıklar ve bu arada kendi toplumunun değerleri de buna göre yeniden düzenlenmelidir.
Aydınlarımızın kendi toplumlarında karşılaştıkları değerleri doğrudan ya da dolaylı olarak din, dolayısıyla İslam temsil etmektedir. Ancak aydınlarımızın din ile ilgili bilgi kaynakları doğrudan dinin kendi kaynaklarını anlama ve incelemeye dayanmamaktadır. Aynı zamanda dinin medeniyet kuran bütün yönlerini tarihî, entelektüel ve sanatsal olarak anlama çabası içinde olmadıkları da görülmektedir. Aydınlarımızın dini tanıma ve tanımlamada gerek ülkemizde yapılan çalışmalar gerekse doğrudan dinin kendi temel kaynaklarını temel referans almak yerine daha çok Batılı oryantalist kaynaklardan ve özellikle de din karşıtı yaklaşımlardan yola çıktıkları görülmektedir. Dolayısıyla kendi toplumunun değerlerini yabancı veri ve kaynaklardan öğrenmeye çalışmak sonuçta kendi toplumuna yabancılaşmak sonucunu doğurmaktadır. İslam’ın bütün toplumu kuşatıcı değerlerine aydınların bigâne kalması kendi toplumuyla aralarındaki bağı koparan ağır bir süreç ortaya çıkarmıştır. Ayrıca bu durum kendi kültürel dünyasının akışında aydının, olumlu roller üstlenememesi ve değerler dünyasının zenginleşmesinde de hiçbir katkı sunamaması ile sonuçlanmıştır.
Ancak gelinen bu noktada aydınlarımızın dine, giderek daha soğukkanlı yaklaşarak genel olarak dini, toplumun bir gerçekliği olarak onayladıklarını ve toplumsal yapının ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmesi kanaatine ulaştıklarını söyleyebiliriz. Son yıllarda medyanın bağımsızlaşması, dinin modern öngörülerin tersine ortadan kaybolmaktan çok giderek daha görünür olması, aydınların dine ilgi ve dinî olanın tanınması konusunda yeni yaklaşımlar sergilemelerine neden olmuştur. Yine Batı dünyasında dine dönüş söylemlerinin tartışıldığı bir dönemde aydınlarımızın da bu konuyu göz ardı etmesi zor olmalıdır. Öte yandan postmodern durum, dine yeni yaklaşımların önünü açmış ve din âdeta yeniden keşfedilen bir alan olarak bütün dünyadaki entelektüellerin gündemine girmiştir.
Ülkemizde siyasal ve toplumsal alandaki özgürlüklerin gelişmesi farklı inanç ve ideolojik kesimleri temsil eden ve onların görüşlerini yansıtan ya da onları yönlendiren aydınların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede dini, doğrudan düşünce dünyalarının merkezine yerleştiren aydınların sayısında da azımsanmayacak bir yükselme görülmüştür. Ancak bunların geleneksel ulemadan farklı olarak, doğrudan dinî ilimlere vakıf bir sınıf olmaktan çok modern kültüre aşina ancak kendi toplumsal ve dinî değerleriyle de barışık yeni bir kategori olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu aydın tipiyle birlikte aydınlarımızın kendi toplumuyla yeniden barışık bir dünyada yaşayacakları bir sınıf ortaya çıkarmakla birlikte bütün aydınların aynı düzlemde yer almasını beklemek doğru olmasa gerektir.