Makale

AHMET MUHİP DRANAS'IN ŞİİRİNDE MİSTİK BOYUT

AHMET MUHİP DRANAS’IN ŞİİRİNDE MİSTİK BOYUT

Mehmet Erdoğan

Ahmet Muhip Dranas, modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl Kısakürek ve Ziya Osman Saba ile birlikte en iyi tarzda temsil eden şairlerden biridir. Hece şiiri, edebiyatımızda bu üç şairle zirvesine ulaşmıştır.
Modern Türk edebiyatımızın bugünlere hangi aşamalardan geçerek geldiğini, bunda hece şiirinin taşımış olduğu rolü görmek isteyen, hece şiiri bağlamında bu üç şairi ve bunların mirasını sağlıklı bir şekilde incelemesi gerekir. Hece şiiri, eski edebiyatımızdan batı edebiyatına, oradan da modern edebiyatımıza açılan bir köprü ve geçiş yolu özelliği taşımaktadır. Çünkü hece şiiri doğuyla batının, eskiyle yeninin kesiştiği yerde durmaktadır.
Ahmet Muhip Dranas 1908’de İstanbul’da doğdu ve 21 Haziran 1980’de Ankara’da öldü. Şiire ilgi ve sevgisinin gelişmesinde lisede edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın çok büyük tesiri oldu. Özellikle Tanpınar’ın; Baudelaire’i ve çağdaş Fransız şiirini onun teşvikiyle tanıdı.
İlk şiiri 1926’da Milli Mecmua’da yayımlandı. Şiirlerini, bundan neredeyse yarım asır sonra Şiirler adı altında 1974’de topluca kitaplaştırdı. (Metindeki şiir alıntıları, şairin Şiirler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1982 kitabından yapılmıştır.) Şiirin yanında tiyatroyla da uğraştı, ama gerçek tiyatroyu her şeyden önce "bir şair işi" olarak gördü. Yazdığı oyunlar sahneye kondu ve ödül bile kazandı!
Dranas şiirlerini hece ölçüsüyle ve uyaklı olarak yazdı, istisnaları olsa da genellikle 11 ’li hece ölçüsünü kullandı. Kelime seçiminde titizlik gösterir ve mısralarda ahengi önemserdi. Bu sebeple heceyi çoğunlukla duraksız kullanırdı. Şekil düşkünü olmadığı için zaman zaman ölçüyü aksatırdı. Onda asıl olan, kelimelerin güzelliği ve sesin doğal ahengidir.
Ona göre sanatçı, eserinin üzerinde bütün vücuduyla ve hayatıyla çalışır. Evrendeki esrarlı ritm arayış demek olan sanatın bir düzene ve sağlam yapıya, bir ahenge ulaşabilmesi şarttır, insanların sanat çabası sanki evrendeki düzenin ve ritmin özleminden başka bir şey değildir. Bunun için şairin çapı neyse şiirinin de değeri odur.
Klasik tarzda şiir yazdığını, şiirlerinde vezin ve kafiyenin bulunduğunu; ama "kafiye düşkünü" ve "vezin mutaassıbı" olmadığını belirten Dranas, "Benim vezin ve kafiye üzerinde ayak direyişim, başladığım bir şeyi en iyi şekilde bitirme çabasından kendimi yoksun kılmamak içindir. Vezinli ve kafiyeli şiirden de, yarınki anlayışı, yarınki zevki doyuracak bir sonuç elde edebileceğime yüzde yüz inanıyorum." der. Ona göre "Bir sanatçı için asıl olan, eserini iyi yapabilmesidir. Beğenilmek onun ardından gelen bir şeydir." (Erdal Öz, "Dranas’ta 1962 Yılında", Milliyet Sanat Dergisi, S. 7, Ağustos 1980)
Ahmet Muhip Dranas, temsil ettiği şiiri çok az boşluk bırakarak dolduran bir şairdir. Dil, düşünce ve duygu yönünden bir denge adamıdır. Şiirinin asıl gücü buradan gelir. "Olvido", bu çerçevede onun özellikli şiirlerinden biridir. Bir aşk şiiridir. Yalnızlığın, söylenmemiş olanın güzelliğidir. Bir kaçış veya sığınma olarak da görülebilir ama, derinden derine güçlü bir yaşama umudu da taşımaktadır:
Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.
Dranas büyük sevgilerin, büyük rüyaların insanıdır. Büyük şarkıları, büyük rüzgarları, büyük aşkları, büyük özlemleri sever. Bu yönü şiirinde de görülür:
Ben büyük şarkıları severim; büyük olsun, Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun. (...)
Denizler yolculuğa çağırır durur da beni Gitmem düşünerek geri döneceğim günü Ben büyük rüzgarları severim; büyük olsun Aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.
insan bir yanınca Kerem misali yanmalı, Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı
(Büyük Olsun)
"Fahriye Abla" şiiriyle geniş kitlelerin beğenisini kazandı. Ama asıl duygusal derinlik "Kar" şiirinde görülür. Sıradan romantizme düşmeden, ritmi ve ahengi yakaladığı en güzel şiirlerinden biri "Kar" dır:
Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam! Uyandırmayın beni, uyanamam. Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına Yağsın kar üstümüze buram buram... "Ağrı" şiiriyle bir yücelik duygusu içindedir. Yüce olan karşısındaki durum ve yüce olana sığınma hali. Dranas’taki mistik edanın boyutlarını, derinliğini, açılımlarını ve ruh dünyasındaki sürekliliğini bu şiirde görebiliriz:
Sen ey, oyununu en güzey oynayan!
Hangi kıvılcımla fışkırttın ruhundan Bir gün söndürdüğümüz kutsal ateşi?
Ey sen! Ölümden çok hayatın kardeşi Dirilttin nasıl bir mucizeyle tekrar Her şeyi, dostluktan düşmanlığa kadar Ve geri getirdin o sürgünlerini?
Nerde buldun tekrar eski günlerini Zamanlar içinde yitmiş kardeşlerin Ve en güzelini sönmüş ateşlerin Kalbimin o kadar sevdiği o gülü,
Ölümün ötesinin mutlu tahayyülü Evrensel cümbüşü, yaşama şevkini,
Bizden gidenlerin bir gün en yakını Ümidi ve şafak kanatlı neşeyi,
O aşkı, o tadı, o gülümsemeyi?...
Şiirin bir devamlılık olduğuna, köklerini geçmişinden kesemeyeceğine, dolayısıyla da daima bir gelişme göstereceğine inanan Ahmet Muhip Dranas, kendini ve Ahmet Haşim’i Divan şiiriyle yeni şiir arasında bir köprü gibi görür. Orhan Veli ve arkadaşlarının çağdaşı olmasına rağmen, şiirde sürekliliği bozmaları ve şiirin geçmişiyle arasında bir kesintiye yol açmaları sebebiyle onların şiirine mesafeli durur. "Bence sanatta yenilik, kendini inkar eden, birtakım değişmelerle yapılan bir şey değildir. Bir sanatın yeniliği, bulunan bir küçük tohumun yeşertilebilmesi, büyütülebilme- si ve bir ağaç haline getirilebilmesi için sanatçının gösterdiği çabada gizlidir. Orhan Veli ve arkadaşlarının şiiri ortaya çıktığı zaman, bu doğrudan doğruya bir sanat iddiasıyla değil, bir yenilik iddiasıyla ve tartışmalarıyla birlikte ortaya gelmişti." (agd) diyerek mesafeli duruşuna açıklık getirir.
Ahmet Oktay bir taraftan "Dranas’ta Tanrı düşüncesinin dışlanmış olduğunu söylemek olası değildir." Derken, diğer taraftan ondaki dini olanın "laikleşmiş" bulunduğunu, şiirlerindeki insanın Tanrı’ya inanmakla birlikte "daemonic biçimde" ondan kuşkulandığını söylemekten de kendini alıkoymaz. Dranas’taki yabancılaşma olgusuna değinirken de bu kavramın maddeci bağlamda asıl kullanım biçimine Mars’ta kavuştuğunu, Türkiye’nin o yıllarda böylesi sorunların tartışılması için gereken "sosyo-ekonomik ve kütürel/düşünsel koşullara" sahip olmadığını, dolayısıyla Dranas’ın bu kavramı bilemeyeceğini (Sanki bilmesi zorunluymuş!) vurgular. Ona göre "Ahmet Mu- hip’in sorunu ’kendiliğindenliği’ içinde sezdiği, kişisel yaşama deneyimlerinden çıkarsadığı söylenebilir." (Ahmet Oktay, "Geliştirilememiş Bir Şiir Üzerine Notlar", Şiir Atı, Kitap/S, Şiir Atı Yayıncılık, 1989) Ahmet Oktay’ın yaptığı, Dranas’ın şiirini zorlayarak kendi ideolojik perspektifini ona giydirmeye çalışmaktan ibarettir. Ön yargılı böyle bir yaklaşım, ancak kendisinin İslâm tasavvufuna dair bilgisinin boyutunu ve maddeci dünya görüşüne olan bağlılığını gösterir; yoksa Dranas’taki mistik edanın açılımı ve izlerini göstermez.
Dranas’ın Halk edebiyatından yararlanmakla birlikte folklora mesafeli durması, çağdaş Fransız şiiri ve Baudelaire’nin etkisinde gözükmesi, İslâm tasavvuf düşüncesiyle Bergson düşüncesini zaman zaman harmanlamaya çalışması, onun, şiirde çağdaş bir bütünlük arayışının tezahürüdür. Parçalanmamış bütünsellik, geçmişten kopmadan gelişmek, süreklilik ve bir çeşit senteze ulaşabilme çabası. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, insanla evrenin bütünleştirilmesi. Dranas’ın şiiri temelde böyle bir damardan akmaktadır. Onu önemli ve anlamlı kılan da bu yönüdür.


kitaplık


Mehmet Erdoğan


İlk Türk-lslâm Devletleri Tarihi
TDV Yayınları, Ankara,
2002; 461 s.
İlk İslâm devleti, Hz Peygamber’in Nisan 622’de Hicreti’ni müteakip Medine’de kurulmuştur. Hz. Peygamber’in attığı sağlam temeller ve gösterdiği hedefler istikametinde, sınırlarını büyük bir hızla genişletmiş, varlığını bir bütün olarak devam ettirmiştir. Bu durum, gerek Hulefa-i Raşidîn ve ge- rese Emevîler döneminde büyük çapta geçerliliğini korumuştur. Abbasîler dönemine gelindiğinde ise teoride korunan bütünlük fiiliyatta parçalanmış ve çok sayıda devlet ortaya çıkmıştır.
Türklerin İslâmiyet’i küçüklü büyüklü grup ve topluluklar halinde kabülleri ve bunun tezahürleri, kendi millî tarihimiz kadar genel İslâm ve dünya tarihi açısından da önemlidir.
Türk-lslâm devletleri tarihini, Türklerin Müslümanlarla ilk temaslarını ve İslâm’ı kabullerini ve bu doğrultuda devletler kumlalarını dolayısıyla yeni bir kültür ve medeniyet oluşturmalarını genel Türk-lslâm ve dünya tarihindeki mevkilerini ele alarak değerlendirmek gerekir.
Prof. Dr. Nesimi Yazıcı, bu konuda yapılmış araştırmaları yeni bir bakış açısıyla değerlendirerek Türklerin İslâmiyet’i kabülünü ve ilk Türk-lslâm devletlerinin kurulma süreçlerini; siyasî tarihleri yanında, devlet teşkilâtlarını, kültür ve medeniyetlerini, kısaca İslâm’a hizmetlerini derli toplu ele alarak okurların ve araştırmacıların istifadesine sunmuştur.
Islâm Ahlâkı
Dr. Fahri Demir
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
3. Baskı, Ankara, 2002
160 s.
Ahlâk sistemi ve felsefesi olmayan hiçbir din ve| ideolojik doktrin düşünüle-l mez. insan ve toplum görü-1- şü olan her oluşum temelinde ahlâkî yapılanmayı esas alır.
Bu bağlamda tarihten günümüze, doğudan batıya bütün dünya görüşleri ahlâki kaygı noktasından benzerlikler gösterir. Kuşkusuz bazı benzerlik, olgusal veya kavramsal bir benzerliktir. Farklılıklar ise niteliğe ait bir olaydır.
Öyleyse İslâm ahlâkını diğer sistemlerin ahlâk anlayışından ayıran özellikler nelerdir ve İslâm ahlâkının dayandığı değerler hangi niteliklerle yüklüdür. Bu sorunun cevabı ancak ahlâk sistemleri arası karşılaştırmalı okuma deneyimleriyle ortaya konulabilir.
Dr. Fahri Demir, İslâm ahlâkının dayanaklarını ve esas aldığı temel değerleri kendine konu ediniyor. Sıradan bir okumayla dikkat çeken ilk özellik şudur: İslâm ahlâkı statik değil, dinamik bir sistemdir; sürekli tekamül halindedir. Örneğin adalet kavramı. İslâm ahlâkı, adaleti duygusal bir zeminden başlatır ve devletler arası hukuka kadar hemen her alana taşır. Böylece adaletin niteliği ve kapsam alanı insanla birlikte toplum içinde sürekli bir devingenlik ve değişim gösterir. Değişmeyen şey, adalet duygusu ve inancıdır. Davranış biçimleri arasındaki farklılık bu olgunun sürekliliğini ve nüfuz alanını gösterir. Bu sebeple adalet, taklit edilemez fakat uygulanır bir gerçektir. Taklit edenle edilen arasında zamansal ve mekansal bir mesafe olduğundan duyguların değişimi doğaldır. Bu yüzden Allah, tambu noktadan inananları uyarıyor: "Heveslerinize kapılarak adaletten ayrılmayın.” (Nisa, 135) tslâm ahlâk sisteminin değerleri niteliksel olarak diğer sistemlerden ayrılır. İslâm ahlâkı, ortaya koyduğu değerlerde İnsanî olandan kalkış yapar. Merkez insandır ve insanın yönelimlerini, eğilimlerini, duygularını ve isteklerini yönlendirir; onlara bir anlam çerçevesi çizer. Örneğin yalan söylemek. Yalan söylemek karşı tarafı yanıltmak, ona zarar vermek ve kendine çıkar sağlamak değildir. Yalan söylemek gerçeklikle çelişmektir. Kendisiyle çelişen insan, doğrudan hiçbir harici gerçeklikle yüzle- şemez. Dolayısıyla yalan söylemek, bir kişilik sorunu olarak düşünülmelidir. Ancak kendisiyle çelişmeyen insan doğruyu temsil edebilir.
İslâm ahlâkı, insandan çevreye ve tâ Yaratıcıya kadar açılan bir süreçtir. Bu sürecin merkezi insan, göstergesi kişilik ve sonucu da hakkın gözetilmesidir. Formül açıktır: "Kendini bilen Rabbini bilir."

İslâm’da İnanç Esasları, İbadetler ve Ahlâk İlkeleri
Seyfettin Yazıcı
Diyanet işleri Başkanlığı Yayınlan 2. Baskı, Ankara, 2002; 200 s.
Merhum Ahmet Hamdi Akseki’nin 1933’te yazdığı "Islâm Dini" adlı eser, alanında bir geleneğin başlatıcısı olmuş, hemen herkesin kütüphanesinde bulunan temel bir eserdir. Bu eserle İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlâk esaslarının eğitim seviyesi ne olursa olsun her kesimden insana doğru bir şekilde anlatılması, temel ilkelerinin benimsetilmesi amaçlanmıştır.
70 yıllık süreçte aynı alanda pek çok kitap yayınlanmıştır. Kimisinde konular daha sade bir dille anlatılmış, kimisinde günün meselelerine göre yeni konular ilave edilmiş; ayet ve dua metinleri konulmuş, kimisinde de konular özetlenmiş daha pratik bir hale getirilmiştir.
Halkımızın temel dinî konularda inancının esaslarını, nasıl ibadet edeceğini, ahlâkî ilkeleri doğru bir kaynaktan öğrenmesi en doğal hakkıdır. Seyfettin Yazıcı’nın kaleme aldığı bu kitap, geniş okur kitlelerini hedefleyen, konuları sade bir dille ele alan didaktik ve pratik amaçlı bir kitaptır.

Kur’an’a Göre Hz. Meryem
Doç. Dr. Ali Ihsan Yitik Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları 2. Baskı, Ankara, 2001 32 s.
Hz. Meryem, Hz. İsa’dan sonra Hristiyan ilâhiyatının en çok tartıştığı konulardan biridir. Katoliklerle Protestanlar arasında başta gelen anlaşmazlık konusu budur. Konsillerde Hz. İsa’nın kişiliği tartışılırken doğal olarak Hz. Meryem de buna dahil edilmektedir. Yani Hristiyan dünyasında herkesin ortaklaşa kabul ettiği bir Hz. Meryem tipi yoktur.
Diğer taraftan Hristiyan kültürünün, sanat ve edebiyatının ana sembollerinden biri Hz. Meryem’dir. Hz. Meryem’le ilgili yüzlerce teşkilat ve tarikat vardır. Vaftizde en çok kullanılan kız adı onun adıdır. Ayrıca Hz. İsa’dan sonra resmi ve heykeli en çok yapılan yine odur.
İslâm dünyasında ise Hz. Meryem ismet ve takvasıyla anılan bir peygamber anasıdır. Yeni Ahit’te Hz. Meryem’in adı 19 defa geçerken Kur’an’da 34 defa geçmektedir ve Kur’an’ın 114 suresinden birinin adı Meryem’dir. Müslümanların nazarında örnek bir şahsiyeti olan Hz. Meryem’in adı, kız çocuklarına verilen yaygın bir addır. Camilerin mihrap kitabeleri ve süslerinde adına sıkça rastlanır.
Kuşkusuz Hz. Meryem’le ilgili en sağlam bilgi Kur’an’dır. Ali İhsan Yitik bu küçük risalesinde bunları derleyip yorumlayarak ortaya bütün bir portre koymaktadır. Bu portre, Müslümanların Hz. Meryem portresidir. Toplumu- muzda da kısmen izleri görülen birtakım kült ve inanışların doğru yorumlanması açısından bu kitapçık ayrı bir önem taşımaktadır. Böylece Hz. Meryem’le ilgili bilgilerimizi yeniden gözden geçirme imkânı bulmuş oluyoruz.