Makale

Din eğitimi ve din hizmetlerinin kasvetli yılları ve sonrası

Din eğitimi ve din hizmetlerinin kasvetli yılları ve sonrası

Dr. Mehmet Bulut
DİB / Uzman

“Dünden Bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı” üst başlıklı seri yazılarımız, Başkanlığımızın yeni teşkilat kanununun yürürlüğe girmesi öncesine denk geldi. Bilindiği gibi, “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair” 6002 sayılı Kanun, 01 Temmuz 2010 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi, 13 Temmuz 2010 tarihinde de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 31 yıldır beklenen bu teşkilat yasamızın hayırlı hizmetlere vesile olmasını diliyoruz.

429 sayılı kuruluş kanununun Diyanetle ilgili maddelerinin sayısı yedidir. Başkanlığın ilk teşkilat kanunu olan 14 Haziran 1935 tarih ve 2800 sayılı kanun beş maddeden ibarettir. Yeni teşkilat kanunumuz ise 23 maddeyi ve birçok bendi içermektedir. Bir kurum olarak geldiğimiz noktayı ortaya koyması açısından bu keyfiyet bile fevkalâde anlamlıdır. Önceki üç yazımızı tamamlayıcı nitelikteki bu makalemizde bu gerçeği irdeleyen notlarımız da olacaktır. Zira geçmişi iyi bilmeden geleceği sağlam temeller üzerine kurmak imkânsızdır.

İmam ve Hatip Mektepleri ve Darülfünun İlahiyat Fakültesi
Ziya Gökalp, 1924’te yayınladığı bir makalede Cumhuriyetin kabulü ve sonrasında yapılan devrimlerden söz ederken sosyolojik bir gerçeği özetle şöyle dile getirir: “Tarih tetkik olununca görülür ki, büyük yenilikçiler, halka kabul ettirdikleri büyük inkılapları vücuda getirmek için en buhranlı zamanları seçmişlerdir. Bunlar, normal zamanda asla kabul ettiremeyecekleri yenilikleri bu büyük buhran hengâmelerinde kolayca kabul ettirebilirler.”

Cumhuriyetin başında dinî alanla ilgili gelişmeleri; bu cümleden olarak önceki yazılarımızda Tevhid-i Tedrisat çerçevesinde ele aldığımız medreseler ve din hizmetleri konusunda yaşananları, yine söz konusu kanunla açılmış olan İmam ve Hatip mektepleriyle Darülfünun İlahiyat Fakültesinin birkaç yıl sonra kapatılmış olmalarını biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekecektir. Yani bu gelişmeleri, yeni bir Türkiye şekillendirilirken dinî hayat için o günlerde öngörülen projenin bir parçası olarak değerlendirmek uygun olacaktır. Dolayısıyla bugün, o olağanüstü şartlarda yapılan birtakım icraatın isabetli olup olmadığını tartışmanın fazla bir anlamı kalmamaktadır. Nitekim dönemin Maarif Vekili Vasfi (Çınar) Bey, mesela Tevhid-i Tedrisatın hangi maddesine dayanarak medreseleri kapattığını soran vekil arkadaşlarına cevap verirken, buna bir gerekçe gösterme ihtiyacı bile duymamış ve sadece kapatma yetkisini kendisine söz konusu kanunun verdiğini söylemekle yetinmişti.

Evet, Tevhid-i Tedrisata dayanılarak 29 civarında İmam ve Hatip mektebi ile İstanbul Darülfünunu’nda bir İlahiyat Fakültesi açıldı; ancak bunlar açılırken, bu müesseselere biçilen şablon itibariyle, nihayetinde bunların kapanmalarıyla sonuçlanacak bir sürecin başlatıldığı da din hizmeti ve din eğitimi ile yakından ilgilenenlerin dikkatinden kaçmıyordu. Özü şudur: Bu kurumlara öğrenci akışını kesecek bir pozisyon verilecek, hâliyle vatandaş yeterli ilgiyi göstermeyecek ve sonuçta bunlar “öğrencisizlik” gerekçesiyle kapanacak/kapatılacaktı. Nitekim vakıa da böyle oldu. Dikkat edilirse 1924’te açılan İmam ve Hatip mekteplerinin tamamı aynı yılda değil, öğrenci sayısı belli bir rakamın altına düştükçe peyderpey kapanmıştır.

Hemen burada belirtmek istiyorum: Öyle anlaşılıyor ki bu olgu, zihinlerde bir hayli yer etmiş, 25 yıl boyunca din hizmetinde yaşanan sıkıntıları iliklerine kadar yaşamış insanlar, 1940’lı yılların sonundan itibaren İmam-Hatip okulları yeniden açılırken bunların da aynı gerekçelerle kapatılmalarına fırsat vermemek için, bu okullara öğrenci bulup kaydetmek için âdeta yarışmışlardır. Aralarında hayli yaş farkı olan çocuk ve gençlerin birlikte bu okulların ilk öğrencisi olmaları bundandır.

1924’te açılan İmam ve Hatip mektepleri ilkokula dayalı, eğitim süresi 4 yıl olan ve din görevlisi yetiştirmek amacına matuf bir meslek okuluydu. Ortaokul dersleriyle birlikte meslek dersleri okutuluyordu ve mezunları ortaokul mezunu sayılmışlardı.

Sözü edilen ve diğer birtakım olumsuzluklar sebebiyle bu okullar uzun ömürlü olamamış, 1926-1927 öğretim yılına gelindiğinde Kütahya ve İstanbul İmam-Hatip mektepleri hariç kapanmışlardır. 1929-1930 öğretim yılı itibariyle bu ikisi de lağvedilerek devlet eliyle orta öğretim düzeyinde mesleki din eğitimine son verilmiştir.

1924’te 400 civarında öğrenciyle açılan Darülfünun İlahiyat Fakültesi ilk mezunlarını 1927-1928 öğretim yılında verdi. Ancak o yıl itibariyle ortaokullardan din dersleri kaldırılmıştı. Diyanet İşleri Reisliği de mevzuat gereği, bu fakülteden mezun olanlara, formel hiçbir eğitimi olmayanlarla aynı şartlarda görev verebiliyordu. Fakülte 1933’te kapatıldı.

Kuşkusuz, bu iki kurumun öğrencisiz kalmalarının nedeni sadece mezunlarına parlak bir gelecek hazırlanmayışı, bu okullara devletçe gereken ihtimamın gösterilmeyişi değildi. Maddi yönden eğitime devam imkânı bulamadıklarından okullarını terk etmek zorunda kalan öğrencilerin sayısı da bir hayli fazlaydı. Mesela, yasal olarak İmam ve Hatip mektepleriyle İlahiyat Fakültesi öğrencilerine verilmekte olan ve Evkaf bütçesinden karşılanan yemek, 1924 yılının Eylül ayına gelindiğinde kesilmiş, bilhassa tahsil için Anadolu’dan İstanbul’a gelmiş olan ve harçlığı bulunmayan öğrenciler âdeta aç kalmış, birçoğu okullarını terk edip perişan halde memleketlerine dönmek zorunda kalmışlardır.

Ve kasvetli yıllar
430 sayılı kanunla, Diyanetin ihtiyaç duyacağı elemanları yetiştirmeye Maarif Vekâleti memur edilmişti. Başka bir ifade ile bundan böyle Başkanlığın istihdam edeceği elemanları Milli Eğitim Bakanlığı yetiştirecekti. Ancak sırf bu amaçla açılmış olan eğitim kurumları daha 1930’lu yıllara gelmeden tamamen kapanmıştı. Hâliyle 1950’ye kadar geçecek yaklaşık 25 yıl boyunca Başkanlığa eleman yetiştirecek bir eğitim kurumu bulunmamıştır. Düşünelim ki, imam-hatiplik, vaizlik, müftülük görevi var; ama bunları yetiştirecek bir kurum yok.

Din görevlisi yetiştiren müesseselerin kapanmasıyla, yetişmiş din hizmetlisine olan ihtiyaç her geçen gün biraz daha artarak had safhaya ulaştı. Buna bağlı olarak yeterli din hizmeti verilemedi.

Merhum A. Hamdi Akseki, önceki yazılarımızda sözünü ettiğimiz “Rapor”unda 1950’deki durumu şu şekilde tavsif etmektedir: “Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen Milli Eğitim Bakanlığı söz konusu kanunun kendisine yüklediği görevi yapmamış, yapamamış ve DİB’nın din hizmetlerinde istihdam edeceği elemanları yetiştirmemiş, Başkanlığın da din hizmetlisi yetiştirecek bir eğitim kurumuna sahip olmaması yüzünden, memleketin birçok yerinde aydın gerçek din görevlisi bulmak şöyle dursun, camilerde mihraba geçerek halka namaz kıldıracak, minbere çıkıp hutbe okuyacak bir imam-hatip bile bulunmamaktadır. Hatta bazı köylerimizde ölenlerin teçhiz ve tekfini ile defni gibi en basit dinî görevleri yerine getirecek kimseler dahi bulunamamakta ve cenazelerin kaldırılmadan günlerce ortada kaldıkları yıllardan beri işitilip görülmektedir.”

Bu süreçte görev yapan din hizmetlilerinin yaşadığı birtakım mağduriyetler de söz konusudur. Mesela yıllar boyu ücretlerine zam yapılmamış, onlarca yıl kadrolu hiçbir imam-hatip ve müezzin-kayyım terfi edememiştir.

1940’lı yıllarda -ki bu yıllarda cami görevlilerinin idaresi Vakıflar Genel Müdürlüğünde bulunuyordu- hademe-i hayrat, diğer memurlardan farklı olarak, artık hizmet edemeyecek, namaz kıldıramayacak, ezan okuyamayacak duruma gelse bile emekli edilme cihetine gidilmemiş, ölünceye kadar görevli sayılmıştır. Bunlar, aldığı maaşın yarısı kendisine verilerek istirahata (mezuniyet-i daime) sevk olunmakta diğer yarısı ise ile de -eğer bu yarım ücrete talip çıkarsa- bir vekil imam tutulmaktaydı. Aynı şekilde vefat eden bir cami görevlisinin geride kalan eş ve çocuklarına aylık bağlanmamış, sadece “muhtacîn” tertibinden bir miktar para verilebilmiştir.

Eşref Edip, Sebilürreşad dergisinin Aralık 1948 sayısında yayınladığı bir makalesinde, “yirmi milyon Türk milletinin dinî dairesi” olarak nitelediği Diyanet İşleri Reisliğinin hizmet binası hakkında şu bilgiyi veriyordu: “…Ankara’da her dairenin muazzam sarayları olduğu halde Diyanet Riyaseti, bir ailenin bile sığmayacağı dar, kasvetli bir apartman dairesinde ikmal-i enfas-ı hayat eylemektedir (ömür tüketmektedir). Kütüphanesi bir sandık odasıdır.” Eşref Edip sözlerine, “Patrikhane odacılarına mahsus daire kadar bile değildir” hayıflanmasını da ilave ediyor. Tavsif edilen durumun öyle çok eskiye değil, merhum A. Hamdi Akseki’nin Diyanet İşleri Başkanı olduğu yıllara ait olduğunu hatırlatalım. (Burada bir parantez açma ihtiyacı duyuyorum: Asli görevi halkı din konusunda aydınlatmak olan Diyanet İşleri Başkanlığının sıradan bir personeli olarak, bugün sahip olduğumuz imkânları da göz önüne alınca, nitelik ve nicelik itibariyle din hizmeti adına şahsen yapabildiğim şeyleri düşününce, gerçekten bunların yetersizliğinin ezikliğini hissediyor ve bu teşkilatta zor şartlar altında görev yaparak bu emaneti bize ulaştıran çileli neslin aziz hatıraları karşısında mahcubiyet duyuyorum.)

Bütün olumsuzluklara rağmen sabırla, özveriyle hizmetini sürdüren Başkanlık görevlileri, bu süreçte dinde taviz sayılabilecek hiçbir tutumun içerisine de girmemişlerdir. Görüş açıklamak konumundaki hiçbir görevli Kur’an ve Sünnetin temel hükümlerine ters düşecek bir söz ve davranışta bulunmamış, en zor zamanlarda İslâm dini hakkındaki gerçek kanaatini açıklamaktan çekinmemiştir. Müslüman halkın dinî hislerini hırpalamaktan uzak durmuşlardır. 1926 yılında Göztepe Camii’nde Kur’an’ın Türkçe tercümesiyle namaz kıldıran Cemal Efendi’nin bu uygulamasına karşı uygulanan yaptırım bunun örneklerindendir. Vaki şikâyetler üzerine Diyanet İşleri Reisi merhum Rifat Börekçi, bu görevliye asla müsamaha göstermemiş ve adı geçeni görevden uzaklaştırmıştı. “Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi” imzasıyla İstanbul Müftülüğüne gönderilen 23 Mart 1926 tarihli yazı aynen şöyledir:

“Namazda kıraat-ı Kur’an bil-icmâ’ farz ve Kur’an’ın herhangi bir lûgat ile tercümesine Kur’an ıtlakı kezalik bil-icmâ’ gayr-i caiz ve namazda kıraat-i Kur’an mahallinde tercüme kıraatinin adem-i cevazı da bilumum mezahip fukahasının icmaiyle sabit olduğundan hilâfına mücaseret namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ını mutazammın olduğu gibi beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hudusuna bais olacağından fi’l-i mezbure mücasereti sabit olan merkum Cemal Efendi’nin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i emri-i zaruri hâlini almış olmakla ol veçhile tebligat icrası…”

Bu kasvetli dönemde olumsuzluklar sadece din hizmetlerinde yaşanan sıkıntılarla sınırlı değildi. Birkaçına satır başları hâlinde değinirsek, mesela;

Okullarda din dersleri kaldırılmıştı. Uzun yıllar ülke çocuklarına, yeni yetişen nesle din namına yeterli bir şey öğretilmedi, insanların manevi ihtiyaçları gereği gibi karşılanamadı. Dolayısıyla manevi buhran her geçen yıl derinleşti. Manevi yönden boş kalan kalplere zararlı birtakım cereyanlar hücum etti. İnkârcılık akımları her yerde etkisini göstermeye başladı.

Bu 25 yıl içinde dinî yayın yok denecek kadar sınırlı kaldı. Günlük basında din aleyhindeki yazılar yoğunluk kazandı. Din aleyhinde propagandalar yapıldı.

“Vakt-i merhûn”u beklerken
“Her şeyin bir vakt-i merhunu vardır” denilmiştir.
Ülkemizin çok partili demokratik sisteme geçtiği 1940’ların sonu ve 1950’lerin başına gelindiğinde artık din eğitimi ve din hizmetleri alanında yaşanan sıkıntıların böyle devam edemeyeceği anlaşıldı, halkın ısrarlı talepleri sonucu siyasi iktidar ve idareciler bir enkaz hâline gelen manevî hayatın yeniden canlandırılması için adımlar atmaya başladı.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1947 yılı kongresinde bazı delegeler ülkenin dinî açıdan yaşadığı sıkıntıları dile getirdiler. Bunun üzerine kongrede günlerce süren ciddi müzakere ve münakaşalar oldu. Duyulan bu ihtiyaçlar kongre sonrasında önce Van Milletvekili İbrahim Arvas, ardından da Konya Milletvekili Fatin Gökmen ile Ordu Milletvekili Hamdi Şarlan başta olmak üzere 21 milletvekili tarafından Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bir tasarı hâlinde sunuldu. Bu tasarıda imam, hatip, vaiz, müftü ve yüksek din âlimi yetiştirecek kurumlara ihtiyaç duyulduğu dile getirilerek bunları yetiştirecek kurumların açılması istendi. Özel bir komisyona havale edilen bu tasarı üzerinde konuşulurken hükümet bir de ilkokullara din dersi konulmasını teklif etti. Bu teklif de kabul edilerek gereği MEB’e bırakıldı.

Merhum Mehmed Âkif’in “Benim Şemseddin’im” diye taltif ettiği, daha önce medrese hocalığı yapmış, 1924’te açılan İlahiyat Fakültesinin başında bulunmuş olan ve Hurafattan Hakikata, İslâm Tarihi, Tarih-i Edyan, Felsefe-i Ulâ İsbat-ı Vacib ve Ruh Nazariyeleri, İslâm’da Tarih ve Müverrihler gibi önemli eserlerin müellifi de olan Ord. Prof. Şemseddin Günaltay’ın 1949 yılı başında Başbakan olması dinî hayat açısından halkı bir hayli ümitlendirdi.

Oluşan bu iyimser hava ile din ve inanç hürriyetinin tesisi ve halkın ibadetlerini yerine getirmek konusundaki engeller kısmen de olsa aşılmaya başlandı. Öte yandan toplumun, korkularından yavaş yavaş sıyrıldığı gözleniyordu. Âdeta bir ba’su ba’delmevt olayı yaşanmaya başladı. Milli ruh yeniden canlandı. Başta Diyanet camiası olmak üzere insanlar, artık geçmişte olup bitene takılıp kalmak yerine, geçmişi telafi etmenin yollarını arama çabası içine girdi. Ortaya çıkan en küçük imkânı, verilen en ufak bir hakkı en verimli şekilde değerlendirmenin yolları arandı. Başkanlık, elindeki yetersiz elemanlar ve çok sınırlı imkânlarıyla halkın manevî hayatını yeniden inşa hususunda âdeta bir seferberlik başlattı. Taşraya gönderilen genelgelerle cami hizmetlerinde ve halkı din konusunda aydınlatma doğrultusunda alınması gereken tedbirler üzerinde duruldu. Manevî sukutun önüne geçmek, yetişmekte olan nesle dinî ve millî bir kimlik kazandırmak için tedbirler düşünüldü.

Evet, önce İmam-Hatip kursları ve ardından İmam ve Hatip okullarının yeniden açılması, seçmeli de olsa ilkokulların 4 ve 5. sınıflarına 1948-1949 öğretim yılından itibaren din dersi konulması, Başkanlığın teşkilat kanununun önemli ölçüde revize edilmesi bu gelişmelerin önemli örnekleridir.

Başkanlık 1948 yılı sonuna doğru Diyanet İşleri Reisi A. Hamdi Akseki’nin başkanlığında, üst düzey görevlilerin katılımıyla yaptığı bir istişare toplantısı gerçekleştirmişti. Yazımızı, bu toplantı sonucunda deklare edilen metinden bir paragraf aktararak bitirmek istiyorum:

“Din âlimleri kürsülerde yirmi milyon halkın vicdanına hitap ederken, kendi iman ve aşkı içinde erimeleri lâzımdır. İlâhî bir haz ile yapılacak olan bu telkinler, derhal milletimizin en kutsi varlığı üzerinde esen bir hava-yi nesimi olacaktır.”

Taze ümitler böyle yeşermeye başladı.