Makale

Misafir geliyor! Eyvah!

Misafir geliyor! Eyvah!


Rabia Gülcan Kardaş

İnsan, doğumundan ölümüne kadar hayatı boyunca çeşit çeşit kisvelere bürünüyor. Önce ailesinin biricik evladı, sonra ilim yolunda ilk adımlarını atan bir talebe, ilerleyen yıllarda insanların ümit bağladığı bir genç ve zamanla bir hüner sahibi, meslek sahibi bir yetişkin oluyor. Sıfatı ya öğretmen, ya hemşire, ya doktor, bahçıvan oluyor. Bir ev hanımı, bir baba oluyor. Hayat boyu sıfatlarımız gibi, bu sıfatların üzerimize yüklediği sorumluluklarımız da çeşitleniyor. Evlat olarak bizden beklenen farklı, öğrenci, hoca, şoför, aşçı, terzi, ev hanımı olarak beklenen farklı.

Bu kisvelerden biri de evlilik kisvesi. Evliliğin özellikle ilk zamanları bu kisveye alışmakla geçiyor. Orasından burasından çekiştiriyor ve -hâlâ- acaba üzerime tam geldi mi, yakıştı mı diye sorar buluyoruz kendimizi.

Etrafımda epeyce bu libasa bürünmüş arkadaş var: yeni evliler. Yeni evli arkadaşlarla bir araya gelince konu dönüp dolaşıp ev eşyalarının fiyatına, karı-koca ilişkilerine, yemek tariflerine geliyor. Bizim kuşağın kızlarının, anne yanında geçen vakitleri “okuduğu” zamanlara denk geldiği, sonrasında da bir şekilde evde durmadıklarından, yemek pişirmek noktasında yeterli pratiği yok. Bu konuda yeteneği ve pratiği olanlar hemen fark ediliyor ve sözü dinleniyor. Yemek yapmayı bilen insanların yüzü sanki daha parlak oluyor. Bir nevi bilge, bir alim gibi. Hele ki misafir kapıda ise...

Bir kere, misafir davet eden yeni evli arkadaşları bir telaş sarıyor. Fakat bu sadece acemilik eksenli bir telaş değil. Yeni evlinin evi şık olmalı, düzenli olmalı, eşyalar son model/moda ve birbirine uygun olmalı. Süs anlamında hiçbir eksik kalmamalı. Sofra düzeni zaten başlı başına bir iş. Kullanılan her eşya birbiri ile takım olmalı. Tuzluklardan, çatallara kadar. Peçeteler şık peçete halkaları ile sunulmalı vs. Yazarken bile insan daralıyor. Detaylara, asıldan ziyade süse bu kadar kıymet verilmesinin tek bir suçlusu yoktur elbet. Fakat evine misafir geleceği halde rahat, günlük düzeninden fazla şaşmayan, evde ne varsa ikram edebiliriz düşüncesi ile mutfağa bakan kaç anne vardı ki? Gerçi annelerimiz bizlere göre çok daha iyi durumda. Çat kapı komşusu zile bassa, rahatça kapıyı açar içeri buyur eder. Biz, komşulardan da kaçıyoruz. Zaten komşuların da gözümüzün içine baktığı yok.

Arkadaş, akraba vs. davetlerinde ise misafirin geleceği tarih önceden ayarlanıyor, Tanrı misafiri pek makbul sayılmıyor artık. Gelenler için de en az üç-dört gün öncesinden temizlik başlıyor. En az iki gün öncesinden de ikram faslı. Tabii ikram edilecek nevaleler için ön hazırlık da şart. Yemek blogları, siteleri, arkadaş tavsiyeleri, yemek kitapları, annelerden alınmış tarifler gözden geçiriliyor. Daha önce başka birinde ikram edilen yiyecekler pas geçiliyor. Üstelik sadece mideye değil göze de hitap etmesi isteniyor sunulacak her şeyin. Zaten artık, sadece karnımızı doyurmak yeterli gelmiyor. Bunu aşalı(!) uzun zaman oldu. Tatlılar, tuzlular, salatalar, içecekler. İkram edilecek her nimet, çoğul faslında işgal ediyor sofrayı.

Sonrasında ise büyük bir yorgunluk kalıyor insanın yanına. Kendini, evini, hazırladığı yiyecekleri beğendirme çabasının verdiği yorgunluk. Hal böyle olunca akşam çocuklara ve kocaya gösterilecek güler yüz de tükeniyor, bir daha misafir kabul etme cesareti de.

Musa (a.s.) ve ümmeti ile ilgili kıssadan öğrendiğimize göre Allah kişinin evine, misafir ile birlikte gelir. Ete kemiğe bürünüp fiziki bir geliş değil bu. Fakat Cenab-ı Hak, mümin kulunun kalbine sığdığına göre, her misafir yanında kalbini, kalbinde de Rabb’ini getiriyor evlerimize. Ayrıca misafir ağırlamak demek, Allah’ın sıfatlarından olup da bize düşen kadarı ile merhametimizi, cömertliğimizi konuşturmak demek. Biz ise, misafirin gönlünü değil, nefsini ağırlamak üzere gayret ediyoruz. Sonuçta yoruluyoruz. Nefisler ise zaten doymaz, memnun olmaz. Neden şaşırıyoruz ki sehpanın tozunda, yemeğin tuzunda kusur bulan misafirlerimize. Onun nefsini ağırlamak niyetinde olursak, nefsi ile de karşı karşıya kalırız.

En rahat ettiğiniz misafirliği hatırlayın. En lezzetli ikramı, en huzurlu sohbeti. Sanmam ki bunlar lüksle bağlantılı olsun. Kimi zaman tuz, su ve ekmek, ballardan tatlı olur. Kimi zaman bir yer minderi tahtlardan rahat olur. Çoğu zaman mütebessim bir garip, somurtkan zenginden daha ferahlatıcı olur. Tabii bunlar, kalbindeki ayar bir nebze de olsun işliyor olanlar için. Yoksa pekâlâ tam tersini makbul sayanlardan olabilir insan.

İslam bir denge dini. Dünyada ve ahirette de iyilik istiyoruz Rabbimizden. Kalbinde dir(i)lik olanın işinde de birlik olur, diyoruz. Namazını dosdoğru kılan bir kimsenin, sözünün de eri olacağına inanıyoruz. Namaz kılacağı yeri temiz tutan bir insanın, kapısının önünü de temizlemesini bekliyoruz. İki kanatlı bir kuş misali Müslüman, hem dünyası hem de ahreti mamur olacak. Ne misafir geliyor diye eteklerimiz tutuşacak, ne de kılımız kıpırdamayacak. Elbette misafire evimizin en güzel köşesini, en lezzetli lokmasını ikram etmek gibi bir derdimiz olacak. Fakat her işte olduğu gibi bunda da niyetler önemli. Niyetimiz Allah rızası olursa, ne kendimizi saklarız misafirden ne de evimizi. Ne misafirin bakışlarından korkarız ne de mevkisinden. Allah için karşılar, Allah için ağırlarız. Değil mi ki misafir de benim gibi bir insan. Ve ben onu bir kul olarak gördükçe, ne ifrata ne tefrite düşmeden ağırladıkça, en güzel ikramın tatlı dil, güler yüz olduğunu unutmadıkça, inşallah yorgunluklar gönül huzuruna dönüşür. Bir gelen bir daha gelsin isteriz. “Eyvah”larla değil, “Elhamdülillah”larla karşılarız misafir haberini...