Makale

Yeni dünyada çocukluğun hâlleri

Yeni dünyada çocukluğun hâlleri


Prof. Dr. Erol Göka


Görünüşte ideolojik ve totaliter bir dünya yok. Ama baktığınız her yerde günden güne evrenselleşen, erkekler ve kadınlar arasındaki ilişki üzerinde dünya çapında normlar ve kurallar empoze eden totaliter bir rejimin izlerini görüyorsunuz.

Modernliğin hızlı kültürel değişim demek olduğunu aklı başında herkes kabul ediyor ve kendisini bu değişime hazırlıyor. Şimdi bir de değişimin artık içerik de değiştirdiği post-modern zamanlara girdiğimiz söyleniyor. Yaşadığımız yeni dünyada insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş görüşler öne sürülüyor, örneğin evliliğin evrenselliği tartışılıyor; eşcinsel evlilikleri, sperm bankası çocukları gibi bambaşka olgular gündeme geliyor.

Bugünün dünyasında belki hâlâ evlilik yaygınlığını koruyor ama bu artan boşanmalarla birlikte oluyor ve artık evlilik çift olmanın tanımlayıcı bir ögesi değil. İngiltere ve ABD gibi ülkelere sık boşanma, evlenme oranlarından dolayı "çok boşanma, çok evlilik toplumları” deniyor. Bazı ülkelerdeyse tüm doğumların üçte birinden fazlası evlilik dışında gerçekleşiyor, tek başına yaşayan insanların oranı hızla artıyor ve aynı şekilde Batı’da doğurma oranları düşüyor. “Ailenin ölümü”nden söz etme sıklığımız, cinsel kimlik arayışlarının her geçen gün daha yoğunlaşması ve meşrulaşması yüzünden arttıkça artıyor. Mahremiyetin aldığı yeni biçimler, eski insanların duymaya bile katlanamayacakları düzeyde.

Ortaçağ Avrupa’sında evlilik cinsel aşka bağlı olmadığı gibi, aile yuvası da cinsel aşkın yeşereceği bir yer olarak görülmüyordu. Bu anlayış Avrupa’dan başlayarak tüm dünyada hızla değişti. Evlilikle cinsel aşk arasında zorunlu bir ilişki kuruldu ve öteki değişiklikler peşi sıra geldi. Resmî veya kültürel olarak meşru bir evlilik olmaksızın bir arada yaşayan, hatta çocuk sahibi olan çiftlerin sayısı hızla artmaya başladı.

Çocukluğu konuşacağımız yeni dünyadaki değişiklikler bunlarla sınırlı değil. Çocuklar artık neredeyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Evde aile ortamında birlikte olunan zamanlar televizyonun karşısında geçiriliyor, birlikte oturup yemek bile yiyemiyoruz. Herkes kendi odasında, kendi bilgisayarının başında, ortak telefonumuz bile yok. Yaşlı ve hastalara artık evlerde bakım verilmiyor, bunun için özelleşmiş kurumlar var. Reklamlarda sürekli olarak geleneksel aile anlayışımız üzerine bombardıman etkisi yapan yeni anlayışa yer veriliyor. Aile ilişkilerinin yerine kendini beğenmişlik (narsisizm) pompalanıyor. Ev içlerinde arada bir birbiriyle karşılaşan otel müşterileri gibiyiz.

Boşanmaları, artık birçok çocuğun tek-ebeveynli ailede yaşadığını da hesaba katarsak rahatlıkla bugünün ailesinin daha bir nesil öncesinin ailesiyle aynı şey olmadığını söyleyebiliriz. Ölçü olarak kendini beğenmişliği ve bencilliği alırsak, insanlık tarihinde böyle bir insan tipinin ilk kez zuhur ettiğini söyleyebiliriz. Artık bir psikanalistin deyimiyle bencilliğin esas olduğu bir “egokrasi” ve “egoloji” çağı başlamış gibi âdeta.

Ebeveynin önemi giderek azalıyor, otoritesi çocuk bakıcıları, sürekli sayıları artan öğretmenler, anne ve babanın son olarak birlikte olduğu insanlar arasında dağılmış durumda. Kitle iletişim teknolojilerinin televizyonun, bilgisayarın psikolojilerimizde yaptığı etkileri tam olarak bilmiyoruz. Televizyon sanal gerçekliğin hakiki gerçeklikten daha hakiki olduğunu ispatlamak için bitimsiz sayıda resimlemeler üreten ve ama sanıldığı gibi gerçekliği yansıtmayan, tam tersine gerçekliği bizatihi üreten bir aygıt. Biz hep onun karşısındayız. İnsanı ve kişilikleri artık eski psikolojik yaklaşımlarla anlamamıza imkân bulunmuyor. Çocuklar ve gençler, eskisinden çok farklı, çok daha dengesiz ve her birinin katkılarının olacağı çok sayıda özdeşleşilecek kişiliklerin sunulduğu, sağlam bir güven kaynağından yoksun bir çevrede büyüyorlar. Ailede, okulda merkezi bir özdeşleşme imkânı olmayınca gençlerin yaşamında akran grupları çok daha önem kazanıyor. Akran grupları yeni norm ve değerler yaratan bir klan görünümünde.

Kişinin psikolojisi ve yaşama tarzı ne kadar çok bölünmüşse, o kadar çok özdeşleşme arayışına girecektir. Muhtemelen yaşamlarındaki müthiş bölünme nedeniyle çocuklar, hem bir futbol takımının ve bir şarkıcının fanatiği, hem bir giyim markası tutkunu oluyorlar. Geçmişte ailenin sağladığı güven ortamında genç bir insanın özdeşleşme konusunda şansı çok azdı, annene ya da babana benzemek zorundaydın ve aile içindeki rolün belliydi. Şimdi özdeşleşme şansı o kadar çok arttı ki, artık birçok şeyi birden olabilirsin, hatta oğlan ya da kız olmak zorunda bile değilsin.

Görünüşte ideolojik ve totaliter bir dünya yok. Ama baktığınız her yerde günden güne evrenselleşen, erkekler ve kadınlar arasındaki ilişki üzerinde dünya çapında normlar ve kurallar empoze eden totaliter bir rejimin izlerini görüyorsunuz. Bakanlar görüyorlar bu totalitarizmi, reklam endüstrisinin başını çektiği ve en üst kademesinin Hollywood tarafından oluşturulduğu medyanın gücünü. Bu öylesine tuhaf bir totalitarizm ki, sınır tanımıyor, ekonomik başarı dışında herhangi bir kurala bağlı kalmıyor. Reklamcılık ve medya sayesinde ortaya çıkan bu sözüm ona insanlığın yeni vicdanından hep tüketim emri yükseliyor. Her gün yeni ürünler tıka basa çevremizi sarıyor ama biz âdeta varlık içinde yokluk çekiyoruz. Sadece bu ürünlere ulaşamayan yoksullar değil, her şeye sahip olma gücünü elinde bulunduranlar bile tüketirken yeterince haz almıyor. Âdeta karşınızdaki sayısız tüketim nesnesi arzunun canına ot tıkıyor. Tüketim toplumu en çok da çocukların ne istedikleri üzerine kuruluyor. Her yerden “çocuklarınız şunu istiyor, çocuklarınız için en iyisi şu!” vs. türü sesler duyuluyor. Bu seslerle sadece bizi değil çocuklarımızı da can evlerinden vuruyorlar.

Modern zamanlar ilk başladığında ekonomik ve toplumsal hayatta ortaya çıkan değişiklikler ve eğitim çağının uzaması nedeniyle insanlık tarihinde ilk kez “çocukluk”un ve özellikle “gençlik”in apayrı bir toplumsal kategori haline gelmesine neden olmuştu. Geleneksel dünyada insanlar, çok kısa bir çocukluk döneminden sonra büluğla birlikte yetişkin toplumun üyesi olurlar, ekonomik hayata girerler, çok kısa zamanda çoluk çocuğa karışırlar, çoğunlukla otuzlu yaşlarında ömürlerini tamamlarlardı. Modern zamanlarda hijyenin ve tıbbi teknolojilerin katkılarıyla insan ömrünün tarihte hiç görülmedik biçimde uzaması, çocukluk ve gençlikten sonra “yaşlılık”ı da giderek uzayan bir zaman dilimi olarak toplumsal kategoriler içine kattı. Dünya nüfusu, giderek yaşlanıyor ama yaşlılar geleneksel ailelerdeki bilgelik kaynağı olma işlevini yitireli çok oldu.

İçinde yaşadığımız dünya resminden bazı manzaralar böyle. Şimdi, bu görüntüler üzerine son sözlerimi söylemeden önce bir de kısaca bir psikoloji teorisyeninin tezlerinden bahsetmek istiyorum.

Sessiz, sakin ve çalışkan birisi olduğu için Wilhelm Reich ve Erich Fromm kadar tanınmasa da Marksist felsefi tezleri bilime uyarlamaya çalışan birisi olan Alfred Adler, insanın üç temel ödev alanı olduğunu söyler ve bu alanları insanın varoluşundan türetir. Bunlardan birincisi, bu dünyada güçsüz ve güvensiz bir insan teki olarak, bu dünyanın bizi buyur ettiği sınırlamalar ve olanaklar çerçevesinde kendimizi geliştirmemizdir. İkinci ödevimiz, toplumsallığımızdan türer. Dünyaya vereceğimiz her cevap, bizim insanlık ailesinin bir üyesi ve insanların da bu yeryüzünde yaşayan varlıklar olduğu gerçeğini göz önüne almak zorundadır. Zaten güçsüzlüğümüz ve varlığımızdaki sınırlamalar, insanın saptadığı hedeflerine tek başına ulaşmasını imkânsız kılmaktadır. Üçüncü ödevimiz ise, biyolojik bir cinsiyetle dünyaya gelmemizden türeyen, bireyin ve toplumun varlığını sürdürmesi için şart olan, sevgi ve evlilikle ilgilidir. Yaşam sorunu dediğimiz şeyler, aslında, iş-güç, toplumsallık ve cinsellikten oluşan bu üç ödevle ilgilidir. Özellikle bu üç ödev karşısındaki tutumumuz, hayatın anlamına nasıl baktığımızı ortaya serer. “Yaşam, toplum için çalışmaktır... Dünyadaki manevi akımların hepsinde toplumsallık duygusunu güçlendirmeye çalışan insanlar görüyoruz; din de bu yöndeki en önemli çabalardan birisidir. Ne var ki dinler çokluk yanlış anlaşılmıştır...

Belli bir durum, yaşantılara vereceğimiz anlamı belirlemez, biz durumlara vereceğimiz anlamla kendi kendimizi belirleriz. Beri yandan çocuklukta geçen öyle olaylar vardır ki, bizi sık sık hatalı anlamlandırmalara götürebilir. Bu olayları yaşayan çocukların büyük çoğunluğu, sonunda hayatta dikiş tutturamayan kimseler olup çıkarlar.”

Alfred Adler’le birçok noktada farklı düşünürüz ama onun derin psikolojik bakışından kaynaklanan bu sözlerine katılmamak mümkün değildir. Üstelik o bu sözleri yetmiş yıl önce söylemiştir; geçen yetmiş yıl boyunca dünya adeta Adler’i doğrulamaya uğraşmış gibidir.

İnsanın dünya içindeki konumundan yola çıkarak, onun psikolojisini aydınlatmaya çalışan Adler, ileride toplumsallıkla ilgili anlam ve görevleri yerine getirmede sorunla karşılaşacak çocukları üç gruba ayırır: Yetersiz organlarla dünyaya gelen, bebeklik döneminde çeşitli hastalıklar geçiren, değişik nedenlerle güçsüz kalanlar birinci gruptur. İkinci grup, şımartılmış, istekleri çevresi tarafından kanun gözüyle bakılan çocuklardır. Üçüncü grubu ise, sevginin ve toplumsallığın ne olduğunu öğrenme fırsatı bulamamış, dünyayı düşman olarak gören ihmal edilmiş çocuklar oluşturur.

Tedavi teorisini de çocukluk anılarındaki bu hatalı anlam oluşturucuların saptanması ve onarılması üzerine oturtan ve “Yaşam, birbirinden bağımsız bireylerin ortak çalışması olarak görüldü mü, insanlığın ilerlemesine sınır yoktur.” diyen Adler’in ileride sorunlu olacaklar dediği çocuk gruplarına bir kez daha bakalım lütfen. Tıbbi teknolojilerdeki ve hijyenik koşullardaki iyileşmeyle birlikte belki yalnızca fiziksel sağlık bakımından daha iyi çocuklara sahip olduğumuz söylenebilir. (Ki dünyamızın zengin ve yoksul kesimlerini, bu kesimler arasındaki farkın giderek arttığını göz önünde bulundurduğumuzda bunu da söyleyemeyiz ya, haydi neyse!) Peki, tüketim toplumunun isteklerini karşılamayı ibadet haline getirdiği ikinci grubu ve kendilerinden başka kimseyi sevmeyen üçüncü grup çocukları azaltabildik mi? Yoksa çocuklarımız her geçen gün daha fazla ikinci ve üçüncü grup adayları mı oluyorlar? Başka türlü olsaydı Jean M. Twenge, “Ben Nesli”, “Asrın Vebası: Narsisizm İlleti” kitaplarını yazar mıydı?

Sevgili çocuklarımıza hiçbir sözüm yok; tüm dediklerimi, diyeceklerimi onlara böyle bir dünyayı miras olarak bırakanlara söylüyorum. Çocuklarımızdan onlara hak ettikleri bir dünya bırakamadığımız için tüm yetişkinler adına özür diliyorum. Belki onlar dünyamızı olumlu yönde değiştirirler diye, aşk ve ahlak hakkında daha çok düşünüyor, yazıyorum.