Makale

Sokaklar çocuklara ev değil, oyun alanıdır

Sokaklar çocuklara ev değil, oyun alanıdır
Ayşegül Demircan

Kur’an Kursu Öğreticisi/Beyoğlu
Ev yuvadır, ev hanedir, ev aile bireylerini toplayandır, sükûn bulduğumuz meskenlerdir. Çocuk güveni evde görürse, hayata güvenle bakar. Sevgiyi şefkati, merhameti evde öğrenir. Gelişimimizin 0-6 yaş dönemi, kişilik oluşumundaki en önemli dönemdir ve biz bu zaman zarfında evimizdeyiz. Evlerde yalnızlaşarak, herkesin ayrı odalara çekilip kendi televizyon ya da bilgisayar ekranında sanal muhabbetler kurmasına sıkça rastladığımız şu günlerde, kimi yalnızca madden evdedir, manen, ruhen evinde emniyet duygusunu hissedemez. Eve rağmen içinde güvende olmayan, istismara uğrayan aile bireyleri, sözel ve duygusal şiddet gören fertler dikkatimizi çeker. İslam adalet sisteminin ve ahlak öğretisinin temelinde aile bireylerini her türlü zorbalıktan koruyan kaideler yer almakta, önleyici tedbirler bulunmaktadır.
Modern çağımızda yaşayacak (yaşamını sürdürecek) yeri, dört duvarı olmayan insanların sayısı onca imkâna rağmen artmıştır. Yaklaşan kış günlerinde özellikle soğuk geçen gecelerin fazlalaşacağını düşündüğümüzde bu konu daha da önem arz ediyor. Bir de yüz binden fazla evsiz, savaş mağduru komşularımıza kucak açmış bir ülke olarak, bu kışı daha farklı geçireceğiz sanırım…
Evsizlik, uygun yerleşim koşullarının olmayışı, insani gereksinimlerin karşılanmasını sağlayan sürekli bir barınağa, konuta sahip olunmaması olarak da ifade edilir. Bu mesele özellikle dünyada 1980’li yıllardan sonra dikkati çeker ve sosyologların da çalışma alanlarına girer. İslam’da yer alan “ibn-i sebil” yolcu, yolda kalan anlamındaki kavram tam olarak bunun karşılığı olabilir mi tartışılır, ama geçici de olsa, uzun süreli de olsa bir dışarıda kalma, evden mahrumiyet anlamı içermektedir. Bakara 177. ayetinde, imandan sonra sorumluluk alanları sıralanırken, iyiliğin tanımında, yetimlerden sonra “yolda kalanlara yardım” ifadesi dikkatimizi çeker.
Sokakta yaşamak zorunda bırakılan çocukları da bu anlamda değerlendirebiliriz. Onların sokak çocuğu ya da sokakta çalışan çocuk olarak tanımlanmaları evleriyle kurdukları(ya da kuramadıkları) bağla orantılıdır. Günün belli bir vaktini sokaklarda çalışarak (mendil, tartı, cam silme, ayakkabı boyacılığı vs.) geçirip belli bir saatten sonra evine dönen çocuk, “sokakta çalışan çocuk”, ailesiyle bağları tamamen kopmuş, bir evi olmayan, küçük bir çatı yerine, gök kubbeyi çatı bilerek sokaklara sığınan çocuklar da “sokak çocuğu” olarak tanımlanır. Bilindiği gibi sokaklar belli bir saatten sonra büyükler için bile tehlikelidir. Evlerimizde sıcacık yataklarımızda iken çocuk çığlıkları yayılır gökyüzüne, ya da gözyaşları ıslatır soğuk asfaltı. Ömrünü mevsimlerle ifade edersek, ilkbaharını yaşaması gereken dönemde hazan mevsimini yaşıyor çocuklar, sonbahar yaprakları gibi dökülüveriyorlar uzaklara evlerinden, yuvalarından. Kendileri herkesin gözü önündedir, ama hayatları, duyguları, zamanlarını nasıl geçirdikleri görülmez, ya da görmezden gelinir. Bizse bu problemi çözmeye gücümüz yetmeyecek denli büyük görür, karşılaştığımızda onlara para vererek, yaptıkları hizmeti satın alarak kısa süreli vicdan susturması yaşarız. Oysa onlardan satın alınan her mendil, onu evinden daha da uzaklaştırmakta, o halini pekiştirerek çocukluğunun tükenişine katkı sağlamaktadır. Çoğumuz, artık on sekiz yaş altı çocuklardan hizmet satın almanın suç sayıldığını ve çalıştıran aileye de, hizmeti satın alana da para cezasının yasalarımızda mevcut olduğunu göz ardı ederiz.
Aslında dünya bir bütün. Küresel kavramını bir de bu noktadan anlamalıyız. Yaptığımız her bir davranış, bir bütünün parçası, yapmamız gerekirken kaçındığımız davranışlar da o bütünün eksik kalan parçaları. Biz fazla harcadıkça, başkasından eksiltiyoruz. Kullanmadığımız dolaplarımızda bekleyen eşyalarımız, oturmadığımız odalarımızın yanan lambaları, açık kalan ekranlar vs. israf ettiğimiz her küçük detayı biriktirdiğimizde ortaya çıkan meblağ, kendi ülkemizde olmasa bile dünyanın bir yerindeki bir insanın işine yarayacak derecede önemli olabiliyor. Yıllar önce, arkadaşımla bir lokantada yediğimiz yemeğe ödediğimiz hesap tutarının, Afrika’daki bir öğrencinin bir yıllık eğitim masrafına denk düştüğünü öğrendiğimde gerçekten çok şaşırmıştım. Peygamberimiz (s.a.s.)’in iki kişinin yediğiyle üç kişi doyar denklemini tersine çevirmişiz, beş kişilik yemeği iki kişiye hazırlıyoruz. Kimseyi incitmek değildir murad, anlaşılmak, toplumsal duyarlılığımızı biraz daha artırma isteğidir.
Her meslekten insanın yapacağı elbette bir şeyler var, akademisyenden, kapıcıya kadar. Mesela ev hanımlarının, çöplerini geri dönüşümünü planlı ayarlamaları gibi küçücük bir davranışın bile ne kadar katkı sağlayacağı tahminlerin ötesindedir. Atık için ayrı bir uygulama yer almasa bile bulundukları yerde, çöplerden kâğıt toplayarak geçimini sağlayan insanlara küçük bir katkıdır. Bunun önemini, büyük şehirlerin turistik semtlerinin birinde, on yaşlarındaki çocuğun ayak numarasından büyük terliklerinin ne anlama geldiğini, (sadece bulamadığından değil, kendi işini kolaylaştırmak, malzemeleri ayağının altına alıp kırmak için olduğunu) anladığımda fark etmiştim. İnsanların acıma ya da kerih bakışları arasında büyük bir ciddiyetle işini yapıyor olması, o yaşlardaki evdeki çocuğa ödevini yaptırmak ya da bir şeyler yedirmek için çırpınan ebeveyn tutumu ikisi bir karede ne de garip kalıyor! Çocuğumuz bir hata işlediğinde, kendisine sunduğumuz imkânları hatırlatır, başka çocuklara kıyas yaptırırız. Paylaşmanın, özverinin en güzel öğrenilme alanları saniyelerde saklıdır. Mesela ailemizle gezmeye çıkmışız, özellikle büyük şehirlerde yaşayanların istemeseler de sıkça karşılaştığı bir durumdur: Işıklara doğru yaklaştığımızda hemen camlarımızı kaldırır, kapılarımızı kilitleriz. Camımızı sonuna kadar kaldırıp o çocuklarla göz teması bile kurmadan yola kilitlenen bakışlarımızla ışığın bir an önce kırmızıdan yeşile geçmesini istememiz, beklememiz, onların gözlerindeki ışığın sönmesini hızlandırır. En azından camımızı indirip, ona yaşını sorarak çocuk olduğunu hatırlatıp, hizmet satın almanın yasak olduğunu, dahası sokakta değil, okulda ya da evinde olması gerektiğini hatırlatabiliriz. Yeşil yanınca kendi telaşımıza devam ederiz. Ya da bu konuda çalışma yapan sivil toplum kuruluşları ile (zira bir kurum üzerinden destek vermeye çalışmak, bireysel çabadan daha etkindir) çalışmaya karar veririz. Vicdanımızı anlık susturan ama çocuğun orada her türlü tehlikeye açık sokaklarda kalmasını pekiştiren davranışlardan ziyade, uzun soluklu sabır gerektiren ve sonunda mutlaka meyvesini görebileceğimiz bir yardım projesinde yerimizi -kendi çocuklarımızla beraber- alabiliriz.
Özellikle din görevlilerinin bu konuda daha etkin ve ehil bir konumunun olduğunu düşünüyorum. Yaz kurslarında öğrencilerle birlikte ders bitiminde ailelerinin yönlendirmesi ile kendilerine en yakın komşularına (düşkün, yaşlı, hasta, yetim, dul vs.) yine çocukların hazırladığı maliyeti küçük, anlamı büyük hediyelerle yapılan ev ziyaretlerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birçok hayra vesile olur. Ziyaret eden çocuk, alışkın olduğu ev tipinin dışında başka bir mekan görerek empati duygusunu geliştirir. Ailesinin imkânlarını, büyüklerinin kıymetini daha iyi kavrar. Dahası çocuklar saf, tertemiz duygu ve duyarlılığıyla büyükleri harekete geçirirler. Bayram harçlıklarını dünyanın bir ucundaki çocuğa gönderen, sadaka toplayan çocuklar biliyorum. Aileler kendi başlarına çekindikleri durumlara, güven duyulan cami görevlisi ya da Kur’an Kursu Öğretmeni ile çok daha rahat uyum sağlayabilirler. Öyle ya hepimiz çekinmez miyiz, yıllarca tinerci diye tanımlanmış toplum yetimleri çocuklardan. Eğitimcilerin seminer vererek bilinçlendirme noktasında, öğretmen ve akademisyenlerin sosyal sorumluluk proje ödevleri vererek öğrencilerinin böyle çocukları topluma kazandırma noktasında yürütülen (az da olsa var) projelerin içinde yer almasını sağladıklarını biliyorum. Yine belediyelerin imkânlarını bu noktada sunmalarının da anlamlı sonuçlarını görmekteyiz. Daha da artmalı, toplum geneline yayılmalı. Her meslek grubunun, ya da ekonomik-sosyal durumu ne olursa olsun her insanın çözümün parçası olma adına mutlaka yapabileceği bir şeylerinin olduğunu bilmesi gerekir. Gençlerle sokağımızdaki düşkünleri, yaşlıları evlerinde ziyaret ya da darülaceze gibi kurum ziyareti, nesilden nesile tecrübe aktarımı açısından son derece anlamlıdır.
Biliriz ki, dünya çok büyük savaşlar gördü ve çoğumuzun en azından dedeleri veya onların da dedeleri yoksulluk yaşadı. Ve biz bu günlere gelebildik. İnsan içinde bulunduğu durumun kısıtlılığını daha çok çalışıp gayret ederek imkâna çevirebilir. Zor şartlar altındaki çocuklar hayata karşı daha duyarlı olabiliyorlar. Her türlü imkâna sahip ailelerdeki zor çocuklarla, zor şartlardaki çocukların buluşup, sağlıklı koşullarda kaynaştırılması gelecek nesillerin sosyal uyum ve güven içinde inşasına katkı sağlayabilir. Bu düşünce ile sokaklar çocuklara ev değil oyun alanı olsun, çocuklar sokakta solmasın, oyunlarla hayat bulsun derim.