Makale

Takıntı hastalığı (Obsesif Kompülsif bozukluk)

Takıntı hastalığı (Obsesif kompülsif bozukluk)

Tuba Doğan / Psikolog

Obsesif kompülsif bozukluk bir çeşit anksiyete (vesvese) olmakla beraber takıntı hastalığı olarak da bilinen psikolojik bir hastalıktır. Takıntı hastalığının fark edilebilir bir strese, anksiyeteye ve zaman kaybına sebep olduğu, üstelik takıntılarının kişiye günde bir saatten fazla zaman kaybettirdiği, bunun neticesinde ise sosyal aktivitelerinde, gündelik ilişkilerinde, iş ya da akademik hayatında aksamalara sebep olduğu vurgulanmaktadır. Yapılan araştırmalara göre takıntı hastalığının dünya nüfusunun üçte ikisini etkisi altına aldığı tespit edilmiştir. (Maj, Mario, Obsessive – Compulsive - Disorder, 2002.)
Obsesyon; istenmeyen, rahatsız edici, ısrarla tekrarlayan ve kontrol edilemeyen düşünceler, imajlar ve dürtüler olarak tanımlanmaktadır. Obsesyon daha çok kişinin kendi ürettiği kaygılarla vuku bulur. Mesela toplum içerisinde utanılacak duruma düşme, mikrop veya hastalık bulaşma korkusu, bulunduğu mekândaki eşyaların simetri şeklinde durmasıyla ilgili saplantı, olumsuz olaylardan kendini sorumlu tutma ve çevresi tarafından kendisinin sorumlu tutulacağı korkusu, yaşanan bir olayı saplantılı biçimde anlatma ya da sorma ve sürekli olarak kendini muhataplarına onaylatma ihtiyacı obsesyonun en yaygın belirtileridir.
Kompulsif ise sürekli tekrarlanan istem dışı davranış şeklinde tanımlanır. Örneğin sık sık el yıkama, bir şeyi sürekli kontrol etme ve düzenleme, zihinde belli şeyleri devamlı sayma ve bazı kelimeleri sessizce tekrarlamayı içermektedir. Takıntılı hastalar bu davranışlarını yapmadıkları ya da tekrarlamadıkları zaman kendilerini rahat hissetmezler, hatta hayatlarını etkileyecek aksiliklerin ve korkunç olayların her an gerçekleşebileceğine inanırlar. İşte bu yüzden devam eden anksiyete hissinden bir türlü kurtulamazlar.
Takıntı hastalığı özellikle kadınlarda titizlik şeklinde baş gösterebilir. Bu yüzden bu durumun ölçülü bir titizlik mi, yoksa bir temizlik takıntısı mı olduğunu iyi gözlemlemek gerekmektedir. El yıkama takıntısı, nesneleri biriktirme takıntısıyla evlerin adeta çöp eve dönüşmesi, hastalık veya mikrop kapacağı endişesiyle sergilenen davranışlar fark ettirmeden kişinin hayatını ele geçirebilir. Bu rahatsızlık sadece kişiyi ele geçirmekle kalmaz belli bir noktadan sonra aile bağlarını da olumsuz etkilemeye başlar. Mesela takıntılı bir bireyin çocuklarında da aynı hastalığın işaretlerini görmek mümkündür. Ailede çocukların özellikle ebeveynlerini rol model aldıkları düşünülürse takıntılı davranışlarımızı kopyalamak onlar için hiç de zor olmayacaktır. İlerleyen takıntılı davranışlar olan sürekli el yıkamak, hastalık kapma korkusu yüzünden devamlı temizlik yapmak, olmamış olayları olmuş gibi beyinde kurgulayarak o olayın olacağı vesvesesinden kurtulamamak, kontrol edilemeyecek şekilde bir nesneyi düzeltmek ve kontrol etmek, elbette insanın önce kendi dünyasını zindana çevirirken, eşiyle ve çocuklarıyla iletişimini zedelemesi de kaçınılmazdır. Bununla beraber sosyal hayatın birer parçası olmayı engelleyen takıntı hastalığı bir süre sonra kişinin insanlardan uzaklaşarak kendi kabuğuna çekilmesine sebep olabilir. Zamanının neredeyse tamamını bu davranışları tekrarlayarak yapmakta veya düşünmekte olan bir insan artık takıntı dünyasının içinde tutsak kalarak psikolojik bir savaş vermektedir.
2007 yılında yapılan bir deney takıntı ile beyin aktivitesi arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koymuştur. Takıntılı kişilerin beyin tarama sonuçları, bu kişilerin beyinlerinde anormallikler olduğunu, özellikle beynin orbitofrontal cortex, (Beynin ön tarafında göz hizasının üst yüzeyinde yer alan bölge), ventral striatum ve thalamus bölgelerinde aktivitelerin arttığını tespit etmiştir. (Stein, D, J, Obsessive Compulsive Disorder , 2007.) Yapılan bu çalışma, takıntılı kişilerde bu bölgeler arasındaki iletişim işlevinin doğru çalışmadığını tespit etmiştir. Aynı araştırma, beynimizin belirli bölgelerinde yer alan serotonin (mutluluk) hormonundaki dengesizliğin takıntı hastalığına neden olduğunu ifade etmektedir. Serotonin düzeyinin, insanların duygusal yaşamında büyük bir etkiye sahip olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Serotonin düzeyi düşük olan insanlarda depresyon ve anksiyete probleminin yanı sıra konsantrasyon, hafıza ve özgüven eksikliği görülmektedir. Bununla beraber negatif düşünceler, aşırı asabilik, hassaslık, panik ve korkuların yoğun bir şekilde kişiyi istila etmesi, kişide serotonin düzeyinin düşük olduğunun emaresi olarak görülmektedir.
Bunların yanı sıra çevre ve stres gibi faktörler de takıntının sebepleri arasındadır. Mesela sevdiğimiz birini kaybetmemiz, hayatımızı belirli ölçüde etkileyecek değişikliklerin (işten ayrılma, boşanma, eğitim hayatındaki aksaklıklar) yanı sıra aşırı suçluluk hissi ve fazla çekingenlik duygusu da özellikle genç insanların takıntıya yakalanmasında çok güçlü etkenlerdir. Çocuk yaşlardan itibaren başlayan suçluluk ve aşırı sorumluluk duygusu takıntı hastalığını tetiklemektedir. İşte bu yüzden çocuklarımıza telkinlerde bulunurken aşırı baskıcı, tutucu ve suçlayıcı olmamaya özen göstermemiz onların ruh sağlığı açısından oldukça önem taşımaktadır. Ayrıca yüksek standartlarda başarı yakalama hırsı olan, aşırı mücadeleci ve mükemmeliyetçi kişiliklerin takıntı rahatsızlığına yakalanma riskinin arttığı da üzerinde durulması gereken bir diğer husustur. (Fry, S., Perfectionism and the five-factor personality traits as predictors of mortality in older adults, 2009.)
Hepimiz zaman zaman kaygı, endişe, vesvese, belirsizlik ve korku hissederiz. Son derece normal olan bu davranış ve tepkiler, insanların kendilerini koruma, güvende hissetme ve sorunlarını çözme isteğinden kaynaklanmaktadır. Fakat takıntılı insanlarda bu duygular oldukça fazla boyuttadır. Beyin neyin tehlikeli neyin tehlikesiz olduğunu çözümlerken doğru işlev sergilemediğinde, normal endişe hissiyatının yerini sürekli devam eden şüphe, korku ve vesvese duyguları alır. Bu durumla yalnız baş edilemeyeceği bilincine varılıp gereken profesyonel yardım alınmalıdır. Son zamanlarda yapılan bir çok çalışma, takıntının serotonin düzeyini artırıcı ilaçlar ve davranışçı bilişsel terapi ile tedavi edilebilen bir hastalık olduğu sonucuna varmıştır. İlaç tedavisine en az 10 ila 12 hafta devam edilmesi tedavi için önem teşkil etmektedir.
Davranışçı terapi, takıntılı düşüncelerin, davranışların ve korku hallerinin tedavisine yardımcı olurken; bilişsel terapi, hastanın uyumsuz davranışlarını belirlemesinde yardımcı olmaktadır. Bu terapi şekli, hastanın takıntılı davranışlarını belirli bir sıraya dizdikten sonra gözetim altında korkularına maruz kalmasını sağlayarak takıntılı düşüncelerini ve korkularını kışkırtarak o düşünce ve korkulardan ileri gelen anksiyete (vesvese) hissinin azalmasını sağlayana kadar devam eder. Bu noktada önemli olan hastayı tam anlamıyla terapi hakkında eğitmek ve bilgilendirmektir. Bilişsel terapi kişinin takıntılı düşüncelerini yeniden değerlendirip, bu takıntılı düşünceler hakkında daha gerçekçi bir perspektif yakalamasını hedeflemektedir. Düzenli şekilde terapisini tamamlayan takıntılı hastaların neredeyse % 90’ı tedaviye olumlu cevap vermiştir. Hastanın takıntılarının şiddetine ve derecesine göre terapi ve ilaç tedavisi uzmanın tespitine kalmaktadır. Yakın zamanda yapılan araştırmalar ise en etkili yöntemin hem ilaç hem terapiyle sürdürülen tedavi yöntemi olduğunu ortaya koymaktadır.