Makale

AŞK Kaybolmak mıdır, Kendini Bulmak mıdır?

AŞK Kaybolmak mıdır,
Kendini Bulmak mıdır?

Fatma Hale Liman
İstanbul/Beşiktaş Müftülüğü-Vaize

Öğrencilerimle Akait dersi yapıyoruz. Ders konumuz vahiy. Bir öğrencim bir soru sordu. Yeri değildi bu sorunun belki ama ders boyunca öğrencimi takip etmemden ben de uyanan duygu şu idi; öğrencim bu soruyu sorabilmek için kıvranıyor, yanlış anlaşılma endişesini de beraberinde taşıyordu. Hocam der demez,

- Efendim (bu kelimeyi kullanmak babam tarafından bizlere öğretilmiş, ismimizi çağırırlarsa ‘hı’ ya da ‘buyur’ değil biz de ’efendim’ denir. Çok nezih bulurum bu sözcüğü sahabe birbirine efendim diye hitap edermiş. Çünkü bu davranışı Allah Rasûlünden öğrenmişler.)
- Yersiz bir soru ama kafamı çok karıştırıyor.
- Kafanı karıştırdığına göre önemli bir konu, dinliyorum.
- Hocam! Aşk nedir? Kişinin kendisini kaybetmesi mi, yoksa bulması mı?
Hemen öğrencilerinden konuşmak isteyenler atılıyor:
Kaybetmesi...
Bulması...
Hayır önce kaybedip, sonra bulması...
Her birinin cevabı da hoşuma gidiyor. Hele kaybedip, bulması denince...
”Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi.”
Sizce bu sözleri Yunus hangi hislerle söylemiş olabilir? Öğrencilerim cevap veriyor.
- Hocam kendini fazla dağıtmış.
- Güzel, demek ki dağıtmış. Dağıtmayı nasıl algılayayayım. Diye soruyorum.
- Bir kıvamda duramayan ’kaptan kaba giren mi’ diyelim?
- Öyle diyelim. Deyip devam ediyorum. Çaydanlıkta hepiniz su kaynatmışsınızdır. Su ateşin üzerine konunca belli bir süre sonra inilti sesine benzer bir ses gelir. Kaynamaya başladıktan sonra çaydanlığın kapağını bile oynatır kaynayan su, fokurtu sesi artar. Su taşmaya başlar, ateşi kısmazsanız ocağı söndürür. Ateşi kısmayalım, ocağın sönme tehlikesi de olmasın. Su ne durumda olur?

Hepsi bir ağızdan:
- Kaynaya kaynaya biter hocam.
- Ortada su kaldı mı? Kalmadı. Şimdi sembollerle ifade ettiğimiz bu olaydaki kavramları yerlerine yerleştirelim. Aşk ateştir. Su ise gönlümüz, benliğimiz, bize dair her ne varsa o daha doğrusu. Aşk ateşi öyle bir şeydir ki; kişiyi tüketir bitirir, halden hale değiştirir. Su idi, hava oldu. Asl olan suyun dönüştüğü hava sevgilinin ta kendisidir. Denizler mutlak sevilen, tüm nehirler de sevgilidir demişti çok sevdiğim birisi. Güneş ve rüzgâr tüm sevgilileri en sonunda denizde birleştirir. Aşk en büyük rahmettir. Buharlaşan suyu rahmet olarak denizle okyanuslarla birleştirir. Ama arza da o rahmet hayat verir.

Öğrencim:
- O zaman aşk kişinin kendisini kaybetmesi mi?
- Evet, ama şuursuzca bir kaybetme yok. Aşk kişinin kendisini sevdiğinde kaybetmesidir. Ben değil, sen diyebilmektir. O yüzden Mevlâna sevgiden bahsederken: ’Sen sensiz, ben bensiz geleyim’der. Benlik kavgaları ile aşk olmaz. Benliğini var etme kaygısı olan âşık olduğunu iddia ederse bu kupkuru bir iddia olur. Hani Mesnevî’de geçer: Âşığın birisi sevdiğine hasret kalmıştır, görmek ister, kapısını çalar. İçerden ses gelir:

- Kim o?
- Ben.
Kapı açılmaz. Hüzünlü âşık geri döner. Bu hasret onu o kadar çok yakmıştır ki; bir süre sonra tekrar düşer yollara, umutla çalar sevdiğinin kapısını. İçerden yine ses gelir:
- Kim o?
- Sen.
Kapı açılır: ‘Buyur gönül kapımızdan içeriye hoş geldin. Geçen de açamadık. Çünkü bizim hanemiz iki kişiye fazla dar.’

O zaman aşk ‘benlik’ten çıkıp ‘sen’likte birleşmektir.
- Ama hocam böylesi bir bağımlılık kabul görülmüyor ki. Hani Kişisel Gelişim dersinde işlemiştik. Kişilerin olgunlaşma sürecinde ilk basamak ’sen’ yani ’bağımlılık’ idi. Çocuk yaşamını devam ettirmek için ailesine bağımlı idi. Belli bir süre sonra ’ben’ diyordu ve ’bağımsız ’oluyordu. Biz dedik ki; kişinin bağımsızlık özlemi, gençlikteki varlık çatışmaları fıtrattandır. Gereklidir. Ayakları üzerinde durmalıdır.

- Doğru dedin de. Olgunlaşma sürecinde üçüncü bir basamak daha vardı. ‘Biz’ yani ’karşılıklı bağımlılık’ Ben, ’sen’ diyorum, sen bana, ’sen’ diyorsun, karşılıklı sorumluluklarımızı yerine getirerek hayatımızı devam ettiriyoruz. ‘Ben’ diyen, sorumluluktan uzak ve bencil insanlar ile hayat zehir olur. Ama aşk söz konusu olunca, durum karşılıklı bağımlılıktan da çok özel… Kişilerin yaşam serüvenlerinde gerçekten tatmaları gerekli bir durum, ama kalitesizce, seviyesizce, madde plânında kalmak suretiyle değil.

Öğrencilerimden birisi:
- Bu anlamda bir aşkın sadece ’sen’ diyen bir aşkın kullar nezdinde olabileceğine ben inanmıyorum hocam. Kullar bencildir. Yapar, eder, karşısındakinde aradığını bulamadığı zaman nerde ona bende olacak: ’Ben, senden beklentilerime cevap bulamıyorum.’ der ve bitirir.

- Doğrudur, değildir, tartışılır. Günümüz tüketim toplumunun böylesi bir aşkı da tükettiği muhakkak. Çağımızda Mecnunlar, Leylalar; Tahirler, Zühreler; Aslılar, Keremler; Yusuflar, Züleyhalar yok belki ama bu olamayacağı anlamına da gelmez. Nasıl ki kötülüklerin arttığı bir ortamda iyilerin sayısının azalmaması gibi… Kişinin ruhunun istidadı var ise eğer Yunus gibi de olur, Mevlâna gibi de… Gerçekte Yunus gibi yollara düşmek, Mevlâna gibi aşk ateşinden taşların üstünde buz tutmak (öyle kendinden geçer ki; sema yapmak da dindirmez coşkusunu sevgiliye duyduğu aşkın şiddetinden buz gibi soğuk havada buzların karların arasına secdeye kapanır, gözyaşları yüzünde donar kalır. Bir müddet sonra hocalarını göremeyen talebeleri, dergâhın bahçesinde secde halinde olduğunu gören öğrencileri kendi nefesleriyle hohlayarak, yüzündeki buzları çözüp hocalarını taşın üstünden alırlar.) dünyanın en yüce en mukaddes duygusu. Biz de böylesi bir aşka kabiliyet var mı, yok mu? Ruhumuzun istidadı var mı, yok mu? Bu sorunun cevabını herkes kendi özünde arayacak.

Şehvetle aşkı da karıştırmayın. Aralarında uçurumlar vardır. Kişi aşkla kendini sevdiğinde kaybeder, ortada sadece sevdiği vardır. Kendisi yok olmuştur. Aşkın yüceliği de buradadır. Allah (c.c.) böylesi bir aşka ruhumuzun istidadını artırsın.

Mevlâna’dan aşka ve sevgiye dair sözler:
Ebedî olarak kalan yalnız aşktır. Bundan başkasına gönül verme. Çünkü aşktan başka ne varsa iğretidir, geçicidir…

Aşkı olmayanlar ziyandadır, mahrumiyetler içindedir…
Aşkın olgunluğu, sevenle sevilenin birleşmesidir…
Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız kuş gibidir… Vah ona!
Aşk ab-ı hayattır, bu suya dal. Bu denizin her katresi ayrı bir ömürdür…
Aşkın dalı ezeldedir, kökü ebette…
Aşık altına benzer, belâ ateşe;
Halis altın belli olur ateş içinde…
Aklı dalgıç say…
Aşk ise bir denizdir.
Aşksız geçen ömrü, ömür sayma…
Sevgi oldukça sitem de olur…
Sevgili her acıya lezzet verir…
Sevilen kimse güzeldir…
Seven kişi sevgiliye aykırı sözlere sağır olur…
Aşıkın nesi var ise maşuka fedadır…
Aşk saygıya sığmaz, ölçüye gelmez sevgidir…
Rüzgâr ateş için neyse, ayrılık da aşk için odur;
Küçük bir aşkı söndürür, büyük bir aşkı daha da güçlendirir…
Şehvete aşk adını koymuşsun sen.
İkisi arasındaki yolun uzunluğunu bir bilsen…
Sevgi; bilmenin, anlamanın meyvesidir…
Bak hele, ok uçuyor, yay gizli;
Canlar ortada da, canlara can olan gizli…
Yürek yanmadıkça göz yaşarmaz…
Gönlünü vermedikçe gönül bulamazsın…
Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez…
Dost yüzü görmeden geçen günler ya ölümdür, ya uyku…
Bir canım, gel gör ki var yüz bin tenim,
Neyleyip, ne etsem ki ağzım sır benim…
Bunca insan var "benim" hep "ben" diyen,
Yok ki bir er, söylesin tek "ben senim"…
Aynı ruhtan yücelen nice unsur gibiyiz,
İki can içre biriz, sonsuza yansır gibiyiz…
Bir güzel anlamı elbet olacak sevgimizin;
Bil ki sen bende ve ben sende birer sır gibiyiz…
Sen ve ben deyişim anlatabilmek içindir,
Yok ki sen ben aramızda, gerçekte biriz…
Kâinat birbirine sevgi zinciriyle bağlanmış.
Sevgini vermeyi öğren ki gönlün anlasın;
Hepsine yer varmış…
Unutma ki dünya sevgisiz insandan korkarmış;
Ya kaçar, ya düşman olur kovalarmış…