Makale

Hayatı Anlamlı Kılan Güç: RAHMET

Hayatı Anlamlı Kılan Güç: RAHMET

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Gerçekten yaşadığımız hayat ve üzerinde bulunduğumuz dünya, ibret alınacak dersler ve hikmetlerle doludur. Bu nedenle, olup biten olaylar arasındaki bağlantılar ve özellikler oldukça düşündürücüdür. Bir bakıma bunların muhakemesi, değerlendirilmesi yapıldıkça insanın gönlü, ruhu, ufku açılmakta ve derin bir haz duymaktadır. Ayrıca konuların ve örneklerin, içinde yaşadığımız tabiat olaylarından seçilmiş olması ilgimizi daha da arttırmaktadır. Gözlerimizi açıp çevremize baktığımızda; göklerin ve yerin yaratılışı, gece ve gündüzün değişmesi, gemilerin denizde seyretmesi, yağmurun yağması, ölü hâlindeki toprağın yeşermesi, yeryüzünde her çeşit canlının gelişip yayılması, rüzgârların değişik yönlere doğru hareket etmesi ve bulutların yer değiştirmesi gibi olaylar arasındaki düzen ve ahenk bizi âdeta büyülemektedir. (Bakara, 164) Buna göre kişi; farkında olsun veya olmasın bir bakıma Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretinin yüceliğini yansıtan delillerle birlikte yaşamaktadır. Çünkü tabiatın kendisi başlı başına bir mucizedir. İnsan bunlarla iç içe yaşadığı için bazen söz konusu inceliklerin farkında olmayabilir. Fakat unutmayalım ki kâinata ve üzerindeki canlılara hayat veren ve bunu anlamlı kılan güç, şüphesiz ki “Allah’ın rahmeti”dir. Zira O’nun rahmeti, ezelî ve ebedîdir. İyi, kötü, inanan ve inanmayan herkesi kapsamaktadır. Diğer bir ifadeyle canlı ve cansız varlıkların tamamı bu rahmetin tecellisiyle ortaya çıkmıştır. Böylece Kur’an bizi; bilgi, bilim ve rahmet ikliminde iman ve hidayet nimetine ulaştırmıştır.

Rahmet; kalpteki acıma duygusudur. Bu duygu sahibini, acınan objeye karşı lütuf ve iyilik yapmaya sevk eder. Aynı kavramı, Yüce Allah’ın bir ismi olarak ele aldığımızda O’nun kullarına acıması, onları esirgemesi ve iyilik etmesi anlamına gelmektedir. Allah insanlara; rahmetinin gereği olarak dünyada yapmış oldukları iyilik veya kötülüklerin karşılığını mutlaka verecektir. Hemen hatırlatalım ki, bu ve öteki âlemde sahip olacağımız her şey Allah’ın rahmetinin eseridir. Çünkü O’nun rahmeti daima gazabını geçmiştir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bu durumu bir hadislerinde şöyle açıklamışlardır: “Allah, evrenin yaratma işini tamamlayınca ilk olarak, “Rahmetim gazabımı geçti” diye yazdırmıştır.” (Müslim, Tevbe, 14-16) Evet, müjde dolu bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Allah’ın rahmeti gazabından fazladır. Dolayısıyla bizim O’nun rahmetine mazhar olanların sayısını belirlememiz veya onları sınırlandırmamız doğru değildir. Hal böyle olunca bazı insanların Allah’ın rahmetine tekelci bir anlayışla yaklaşarak Kur’an prensiplerine aykırı davranması kabul edilemez. Ne yazık ki İslâm âleminde bazı kişi, grup ve ekoller, katı ve aşırı düşüncelerinin etkisiyle, Allah’ın rahmetine ve bağışlamasına kendi yorumlarını ve cimriliklerini de katarak kişisel fırsat alanı açmaya çalışmaktadırlar. Böylece kendi düşünce ve görüşlerini paylaşmayanlara; Allah’ın nimet, bereket, rahmet ve cennetini reva görmeme gibi egoist bir anlayış sergilemektedirler.

Oysa ki Yüce Allah bu anlayış içinde olanları ikaz etmiş ve şöyle buyurmuşlardır: “Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.” (Nisa, 53) Görüldüğü gibi; hükümranlık, rahmet ve affetme yetkisi sadece Allah’a mahsustur. Dolayısıyla hiç kimse O’nun gücüne ve kudretine müdahale edemez. Böylece O’nun sonsuz ve sınırsız rahmeti; hava, yağmur ve güneş örneğinde olduğu gibi hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün varlıklara yansımaktadır. Zira yağmur yağınca toprak ve onun içinde olan her şey bu rutubetten istifade etmektedir. Güneş de aynı şekilde etrafını ısıtıp aydınlatmaktadır. Bir anlamda her ikisinin de ortak paydası, konumuzu teşkil eden Allah’ın rahmetidir. Unutmayalım ki rahmet olmayınca hayatta umut, sevgi, hoşgörü, huzur ve güven de olmaz.

Bir kez daha hatırlatalım ki, Allah’ın rahmeti sonsuz ve sınırsızdır. Bu, nitelik olarak herhangi bir sayı ve ölçüyle ifade edilemez. Bütün varlıkların hayır ve mutluluğu O’nun sayesinde sağlanmaktadır. Canlı ve cansız her şey O’na muhtaçtır. Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a.s.) Allah’ın rahmetinin derinliğini ve zenginliğini vurgulamak için onu şöyle bir örnekle anlatmaya çalışmıştır: “Allah rahmetini, yüz parça olarak yarattı. Bunun doksan dokuz parçasını yanında tuttu. Yeryüzüne sadece bir parçasını indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün yaratılmış varlıklar birbirlerine acımaktadırlar. Bir at bile, süt emen yavrusuna engel olmamak için ayağını o rahmet sayesinde kaldırıp indirmektedir.” (Buhari, Edeb, 19) Gerçekten bu hadisin meali; rahmetin kuşatıcılığı hakkında bize çok yönlü bir mesaj vermektedir. Öyle ki; bu manevî hazinenin sadece bir parçası dünyaya verilmiş olmasına rağmen iyilik ve hayır adına olan her şey onun eseridir. Üstelik itaat ve isyana bakılmaksızın hedef kitledeki bütün varlıklar bu hazinenin nimetlerinden yararlanmaktadır. Geriye kalan bu rahmet hazinesinin doksan dokuz parçası ise; yine Allah’ın tasarrufunda olup kıyamet gününde mümin kullarına lütuf, iyilik ve mükâfat olarak verilecektir.

Şimdi dünyaya tahsis edilen bir rahmet parçasının etki alanını biraz daha açmamız gerekirse; buna insanların erkekli dişili eşler halinde yaratılmasını ve onların birbirleriyle huzur bulmasını sağlayan sevgi bağlılığını örnek gösterebiliriz. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 21) Evet eşler, çocuklar, akrabalar, dostlar ve diğer bütün canlılara karşı duyulan ilgi, sevgi ve şefkatin kaynağı, elbette bu rahmetin tecellisine dayanmaktadır. Böylece bu güç; bütün organizmalara bir canlılık, dinamizm ve duyarlılık sağlamaktadır. Hal böyle olunca, canlıların hepsi O’na boyun eğmekte ve itaat etmektedir.

Hz. Ömer (r.a.)’in nakline göre; bir savaş sonrasında Hz. Muhammed (s.a.s.)’in huzuruna bir grup esir getirilmişti. Daha önce çocuğunu kaybeden bir anne, onu görür umuduyla telâş içinde bakıp duruyordu. Birden çocuğuyla karşılaşınca hemen onu bir heyecanla kucağına aldı. Büyük bir hasret ve şefkatle bağrına bastı ve okşayıp koklamaya başladı. Şefkat ve merhamet dolu tabloyu gören Hz. Peygamber (s.a.s.) bize şöyle dedi: “Şu kadının kendi çocuğunu ateşe atacağını umar mısınız? Biz de; hayır, gücü yettiği müddetçe ona sahip çıkar ve hiçbir tehlikeye atmaz dedik. Bunun üzerine Allah’ın sevgili elçisi yüreğimize su serpen şu cevabı verdi: “İşte Yüce Allah kullarına; bu kadının çocuğuna karşı duyduğu şefkat ve acımasından daha merhametlidir.” (Buharî, Edeb, 18) Görüldüğü gibi sevgi, saygı, şefkat ve acımanın kaynağı rahmettir. Dünya ve içindekiler ancak onun sayesinde görevini yerine getirmektedir.

Şüphesiz ki Yüce Allah’ın kullarına en büyük iyiliklerinden biri de onları dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırmak için peygamber göndermiş olmasıdır. Şayet peygamber gelmemiş olsaydı, insanların kendiliğinden iyiliği, kötülüğü, doğruyu ve yanlışı bilmeleri mümkün olmazdı. Nitekim ehl-i sünnet mensupları da peygamberliği; Allah’ın kullarına bir lütuf ve rahmeti olarak değerlendirmişlerdir. Çünkü insanlık, ancak peygamberlik kurumu sayesinde ilâhî marifetle tanışmış ve olgunlaşmıştır. Onun yaratılış kabiliyetlerindeki ölçüye uygun, ideal bir ahlâkla süslenmiş ve donanmıştır. Böylece peygamberlerin rehberliğinde ve getirdikleri vahyin ışığında insanların dinî ve dünyevî davranış biçimleri belirlenmiştir. Nitekim şu ayetler de peygamberlerin insanlara; bir nimet, hikmet ve rahmet olarak gönderildiğini vurgulamaktadır: “Andolsun, Allah, müminlere kendi içlerinden; onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur.” (Al-i İmran, 164) “…Oysa Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Bakara, 105) “ (Ey Muhammed) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107)

Yüce Allah, merhamet sahibi olduğu için, insanları batıl inançlardan, hurafelerden ve kötü huylardan kurtarıp tevhit inancına ulaştırmak amacıyla peygamberler göndermiştir. Özellikle Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gönderildiği dönemde, insanlığın içine düştüğü şirk, küfür ve bunalım hatırlanırsa peygamberliğin ne büyük bir rahmet olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Öyle ki insanlar âdeta birbirinin kurdu olmuştur. Kuvvetliler zayıfları eziyordu. Kadınlar hor ve hakir görülüyordu. Doğan bebek kız çocuğu ise acınmadan canlı olarak toprağa gömülüyordu. Kimileri de elleriyle yaptıkları putlara tanrı diye tapıyordu. Kısaca insanlık gayesiz ve anlamsız bir sapıklık içinde yüzüp gidiyordu. İşte yüce Allah, insanları bu haksızlıklardan kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmak, zayıf ve kimsesizleri korumak, özellikle onların inançlarını hurafelerden arındırmak için Hz. Muhammed (s.a.s.)’i dünyayı aydınlatan bir kandil olarak göndermiştir. Üstelik o, ümmetine çok düşkün müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe, 128) Çünkü onun getirdiği prensipler, insanların hidayetine ve mutluluğuna vesile olmuştur. Nitekim bir hadiste de, kendisine haksızlık edenlere beddua edilmesini isteyenlere şöyle cevap vermişlerdir. “Ben lânetçi olarak değil âlemlere rahmet olarak gönderildim.” (Müslim, Birr, 80)

Bize, ilâhî rahmetin gücünü hatırlatan olaylardan biri de Allah’ın kullarına cömertçe verdiği çeşitli nimetlerdir. Bu nimetler özet olarak Nahl suresinde şöyle açıklanmıştır: “Halbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nahl, 17) Aynı surenin devamında gelen 78-81’nci ayetlerinde de, Allah’ın, yaratıklarına olan nimet ve ikramları anlam olarak şöyle hatırlatılmaktadır. Zira insan anne karnından aciz ve bir şey bilmez halde iken yaratılmıştır. Daha sonra kendisine görme duyuları ve düşünme yeteneği verilmiştir. Bedensel özellikleri sayesinde havada uçabilen kuşları bu halde tutan Allah’tır. İnsanlara ev yapma, hayvan derilerinden çadırlar, yünlerinden, kıllarından, tüylerinden elbise, ev eşyası ve geçim aracı yapma imkânı vermiştir. Onları güneşten korumak için gölgeler, dağlarda barınaklar, ısıdan ve soğuktan koruyucu elbiseler, savaşta insanları koruyan zırhlar var etmiştir. Bunların hepsi Allah’ın nimetleridir. Bütün bunlara rağmen insanın, Allah’ın katında hiçbir yararı ve gücü olmayan varlıklara (putlara) tapması, elbette Allah’a karşı bir nankörlüktür. Böylece Allah Müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.

Elbette günümüz insanı da; yaşadığı bunca zorluklardan sonra rahmet dolu sevgiye, şefkate ve ilgiye muhtaçtır. Bu nedenle hayatımızdaki iletişim ve gönül bağının temel ilkeleri olan hak, adalet, eşitlik, yardımlaşma, paylaşma, insan haklarına saygı ve birbirini gözetip kollama sorumluluğu ihmal edilmemelidir. Daima Allah’tan bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna iletmesini istemeliyiz. Nitekim O, bu güzel hasletlerimizi korumak için şöyle dua etmemizi hatırlatmaktadır: “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.” (Al-i İmran, 8) Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) de; bireysel ve sosyal davranışların çıkış noktası olan kalp ve gönül âleminin temiz, arı ve duru olması için şöyle dua etmiştir: “Ey kalpleri istediği gibi çeviren Allah’ım! Kalbimi dininin üzerinde sağlam tut.” (Tirmizi, Da’avat, 90)