Makale

Merhamet ve Şefkat ÇAĞRISI

Merhamet ve Şefkat
ÇAĞRISI
Doç. Dr. Halil Altuntaş
Başkanlık Vaizi

Allah’ın Rasulü oğlu İbrahim’i kucağına almış, onu öpüyor, kokluyor. Küçük yavru son anlarını yaşamaktadır. Çok geçmeden ruhunu teslim edecek ve kâinatın efendisinin gözyaşları yanaklarından süzülecekti. Abdurrahman b. Avf biraz şaşkın; sorar:

- Siz de mi ağlıyorsunuz ey Allah’ın Rasulü?
Sahabi, hayata ve ölüme anlam vermeyi öğreten Allah elçisinin ölüm gerçeğini herkesten iyi kavramış olduğundan oğlunun ölümüne üzülmeyeceğini düşünmüştü. Efendimiz;

- “Avf oğlu! Bu gözyaşları merhamet duygusunun eseridir” karşılığını verir ve minik yavruyu bir kere deha öptükten sonra devam eder: “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Ancak biz yine de Rabbimizin razı olacağı şeyi söyleriz. Senden ayrıldığımız için mahzunuz ey İbrahim.” (Buharî, Cenâiz, 44)

Zerreden küreye, kâinatın sahip olduğu düzenli var oluş ilâhî rahmetin eseri. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’raf, 156) diyor Rabbimiz. Yıldızlar nasıl oluyor da yollarından zerrece sapmadan görevlerini yerine getiriyor? Varlıklar dünyasındaki akla nereden geliyor? Okyanus adı ile uzanmış yatan engin suların buhar olup, bulutlaşıp toprağımıza bereket yağdırması bu ilâhî rahmetin eseri. Bu yüzden yağmura doğrudan “rahmet” demişiz. Yeşeren otlar, çevremizdeki sonsuz renk cümbüşü sonu gelmez ilâhî rahmet zincirinin halkaları.

Elbet adalet sıfatının gereği olarak gazabı da var Allah’ın, ama O’nun rahmeti gazabına baskındır. (Buharî, Tevhid, 55)

Yaratıcı kudret, kâinatın var oluş ve işleyişine fiilen hâkim kıldığı rahmeti, yeryüzü plânında, insana potansiyel bir nitelik halinde yansıtmıştır: Merhamet. Bakalım insan Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanıp bu duyguyu tabiatının hayvanî tarafına, zulüm ve zorbalığa baskın kılabilecek mi? Âdemoğlunun bütün hayatı bu imtihanın yaşandığı bir süreçtir.

Merhamet, esirgeme duygusu ile harman olmuş acıma duygusudur. Anne, bu duygunun iliklerine kadar işlediği insandır. İtilip kakılmış, ihmal edilmiş, ilgisiz bırakılmış bir anneyi çocuğuna vereceğiniz bir zarar ile imtihan edin, göreceksiniz ki bütün çektiklerini unutmuş, “keşke ona bir şey olmasın, ben bir şey istemem” diyecektir.

Annelik insana has bir nitelik değil. Hayvanlar da dünyaya can getiriyor. Yuvadaki yumurtasına göz diken yılana saldıran serçe bize neler anlatmıyor ki... Sivri dişleri en büyük silâhı olan şu köpek aynı dişlerle yavrusunu ensesinden tutmuş taşıyor. Parçalamak için var olan o dişler bir yavrunun narin ensesinde nasıl “pamuk” oluveriyor? Bu “mucize”yi gerçekleştiren sihirli formüle merhamet adını vermişiz. Kâinatın efendisi (s.a.s.) bu formülü, merhamet ve şefkat duygusunun ilâhî kaynağına işaretle çözüyor: "Allah merhametini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu hayvan, bir tarafını incitir endişesiyle ayağını yavrusundan sakınır." (Buharî, Edeb, 19)

Rahmanın merhametini hak etmeyi, onun bize ayırdığı bu merhamet payını dışa yansıtmamıza bağlayan şu iki hadis de aynı formülün çözümüdür: “Yerdekilere merhamet edin ki gökte olan (Allah) da size merhamet etsin.” (Ebû Davud, Edeb, 58) Bu ise ancak varlıklara merhamet etmekle gerçekleşebiliyor: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez." (Buharî, Edeb, 18)

Ancak şefkat ve merhamettir ki canlı cansız demeden bütün varlıkları “Allah’ın mahlûku” olma etiketi altında birleştiyor. Bu bakış açısı, insana ait bütün düşünce ve eylemlerin temeline Allah bilincini yerleştirecek, böylece insanın yaratılış hikmeti hedefini bulmuş olacaktır. Bundan dolayı merhamet duygusu Allah katında büyük bir değer taşıyor. Bu duygunun kök saldığı yürek, sahibinin işlediği nice “yanlış”ların örtülmesine zemin hazırlıyor.

Kötü yola düşmüş bir kadını susuzluktan ölmek üzere bulunan bir köpeğe su verdiği için Allah’ın bağışladığını haber veren Peygamber Efendimiz (s.a.s.) (Buharî, Şürb, 9) Kedisini açlıktan öldüren merhametsiz bir kadının, cehennemi hak ettiğini bildiren hadiste de (Buharî, Edeb, 18) ters yönden aynı gerçeğe vurgu yapılmıştır. Bu sebeple Kur’an, iman edip birbirine sabır ve merhamet tavsiye edenlerin ahiret mutluluğuna ereceğini bildiriyor. (Beled, 17-18)

Katı yürekli insan, adını koyamadığı gizli bir korkunun müptelâsıdır. Geceleyin mezarlıktan geçerken ıslık çalan adamın ruh hali saklıdır onun içinde. İşte zulüm ve merhametsizlik çok kere böyle bir zaafın görünen yüzüdür. Gaddarlığın izini sürün, korkak bir adama ulaşacaksınız. Bu sözü çok duymuşsunuzdur: “Korkaklık zalimliğin anasıdır” der Montaigne ve devam eder: “Kötü ve insanlık dışı bir kalbin acısının ve burukluğunun genelde kadınsı bir yumuşaklık barındırdığını tecrübeyle tespit ettim. Önemsiz sebepler yüzünden kolayca ağlayan zalimler gördüm. Zalim Alexandre, o her gün birçok insanı zalimce öldüren zorba hükümdar, halkının kendisini ağlarken görmesinden korktuğu için tiyatroda trajedi seyretmeye gidemezmiş. Bu tür insanları aşırı uçlara yönelten şey ruhlarının zayıflığı olabilir mi?” (Montaigne, Denemeler, Türkçesi Buket Yılmaz, Lacivert Yayıncılık, İst. 2007 s. 202) Böyle bir adamın dökeceği gözyaşları timsah gözyaşları değil, ama merhametin eseri de değil. Zalim bir adamın bilinçaltından kendisine sen katı kalpli biri değilsin diye seslenmesidir. Oysa “Gözyaşı suçun rengini soldurmaz.” (Necip Fazıl, Reis Bey)

Merhametli bir kimse ise tam tersine, dıştan bakışla birtakım zayıflık belirtileri taşır gibi görülebilir. Hâlbuki boynu bükük bir yetimin titrettiği bu yürek, ardında güçlü bir kişilik saklar. Acıma duygusu zayıflığın değil, güçlü bir ruhun göstergesidir. Merhamet, bencilliğe esir olmadan, dünyada/kendi iç dünyasında başkalarına da yer açabilen güçlü yüreğin niteliğidir.

Kişinin kendi yaşadığı ıstıraptan dolayı ağlaması bir tür savunmadır. Bu durumdaki insan karşılaştığı zorluğa pasif bir yolla karşı çıkmaktadır. Bu gözyaşlarının derinliklerinde bencilce bir yöneliş yer alır. Başkalarının mutsuzlukları, ıstırapları, acıları için akıtılan gözyaşı ise hasbidir, tertemiz ve durudur. Merhamet ve şefkat duygusudur bu gözyaşlarını besleyen. Bu gözyaşları, “hep almak” sevdasını yenip, kendinden bir şeyler verebilme noktasına gelmiş insanın gözyaşlarıdır. Başkaları için ağlayabilmek, dünyayı onların puslu penceresinden görebilmekle mümkün. Acılı yüreklere girebilmekle; yanaklarını gözyaşı ile ıslatma hakkını kendinde göremeyen, hep “içe ağlayan” yürekleri görebilmekle mümkün. Burada “ağlamak”, zorda olanı anlayabilmenin adıdır... Ağlayamamak ise anlayamamanın belgesi. Edibin, göğsünde kalp değil de “taş” taşıyanlara yönelik şu söz bunu vurguluyor: "Ağlayamazsınız... Ağlasaydınız anlardınız." (Necip Fazıl, Reis Bey)

Merhametsiz bir kalbin ilk kurbanı kendi sahibidir. Acıma duygusundan mahrum bir kalbi, dünyanın hiçbir maddî imkânı tatmin edemez, huzura kavuşturamaz. Bizim temel derdimiz, kendimize acımayışımızdır. Nefse itaatle, isyanlarla, ruha hakkını veremeyip maddenin demir kafesine tıkılıp kalmakla kendimize karşı en büyük merhametsizliği işliyoruz. İstemesek de, kendimize reva gördüğümüz merhametsizlikten neslimizi de esirge(ye)miyoruz. En büyük merhametsizliği en çok sevdiklerimize karşı sergilemiş oluyoruz.

Etten kan pompasını yürek yapan şey, oraya sinen merhamet duygusudur, tamam. Fakat hiçbir şey istismar edilmiş merhamet duygusu kadar “muzır” olamaz, dersek önemli bir gerçeği vurgulamış oluruz. Söz gelimi, adaletin uygulanacağı yerde merhametten söz etmenin açılımı şudur: “Yapılan kötülük yapanın yanında kâr kalsın, kişi yaptığının karşılığını, cezasını görmesin.”

İstismara kapı aralayan merhameti “ağızların kirli sakızı" diye niteliyor “Reis Bey.” Ancak “merhametten maraz doğar” atasözünü mutlakmış gibi algılayıp merhameti “defterden silmek” insanın kalbinden rahmeti siler ve onu “buz çölünde yol almaya” mahküm eder. Çocuklarını öpmediğini söyleyen zata Hz. Peygamber’in verdiği cevaba bakınız: “Allah senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben sana ne yapabilirim.” (Müslim, Fedâil, 64)

Bizim medeniyetimizin ruhlara merhamet nakşeden asil bir inceliği vardır. Bu merhamet, insan-hayvan ayırımı yapmaz. Mimarimizdeki “kuş sarayı” kavramı bu derûnî güzelliğin sözcüsüdür. Ahmet Haşim Bursa’da yaşayan Greguar Bay isimli Fransız’dan aktarıyor: “Bilmem Bursa’yı gezerken gördünüz mü? Haffaflar (ayakkabıcılar) çarşısının ortasında bir meydan var. Bu meydan sakat bazı hayvanların darülâcezesidir. Kanadı veya bacağı kırık leylekler, bunamış kargılar, kör veya sağır baykuşlar burada halkın sadakasıyla geçindirilir. Haffaf esnafın aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında, baktığı sakat leylekler kadar aciz bir ihtiyar, sadaka parasıyla her gün işkembe alır, temizler, parçalar ve insan merhametine sığınan bu zavallı kuşlara dağıtır.” (Ahmet Haşim, Bize Göre, Gurebâhâne-i Lâklâkan, Frankfurt Seyahatnamesi, Devlet Kitapları, 1000 Temel Eser, M.E. Basımevi, İst. 1969, s. 94) Bu tablo, iman cevheri ile şeffaflaştırdığı maddenin ötesini seyredebilen dünya görüşünün eseridir. Ancak ne yazık ki dünya tozpembe değil. Acı birtakım gerçekler de tarihin gözleri önünde yaşandı, günümüzde de yaşanıyor.

Tarih, birbirini acımasızca katleden insanların zevkle seyredildiği dönemler gördü. Roma’nın arenaları zulüm ve merhametsizliğin putlaştırıldığı mekânlar olarak geçmişin hafızasındaki yerini almıştır. İnsanların vahşi hayvanlara yem edilişi, yalnızca bir cezalandırma yöntemi değil, aynı zamanda -belki ondan daha fazla- bir seyirlik olaydı. İnsanlığın bu sefil yanı, “işkence partileri” ile boğa güreşleri ile kara bir damar halinde günümüze kadar uzayıp gelmiştir.

Bir Batı Avrupa ülkesinin turistik kasabalarında her yıl ‘eğlence’ diye pek çok boğa öldürülüyor. Bu zavallı hayvanların öldürülmesi kadar acı olan bir başka gerçek ise, bu işin bir millî kültür olgusu olarak değerlendirilmesidir. “Bir canlının kızdırılarak, acı çektirilerek ve dakikalar boyu şişlerle delik deşik edilerek öldürülmesinin nasıl bir eğlendirici yanı olabilir? Cevap, ruhumuzun karanlık yanında saklanan acımasızlıkta olsa gerek.” Bu kanlı oyunda ön plâna çıkan iki tip var: Merhametsizliğin kanlı eli matador ve merhametsizliği seyirlik zevk şehveti içinde baş tacı eden canlılar yığını.

Topyekûn insanlık dünyaya, burayı merhametin her derde derman olduğu bir güzellikler yurdu kılma görevi ile gelmiştir. Bu görev, insan-hayvan, canlı-cansız demeden bütün kâinatın altın harflerle yazılmış sessiz bir davetiyesi olarak duruyor, insanın önünde.

Gelin her gönülde bir merhamet meşalesi yakalım; ruhlardaki kuytu, izbe köşeleri aydınlatacak bir meşale. İnsan olmanın zevkini o zaman yaşayacağız.