Makale

Muallimliğe Adanan Bir Ömür Mahmut Bayram Hoca

İz Bırakanlar

Sema Çelem
Kur’an Kursu Öğreticisi

Muallimliğe Adanan Bir Ömür Mahmut Bayram Hoca

Türkiye’de dinî eğitim verilmesinin imkânsız olduğu yıllarda İslami ilimleri, kültürünü ve yaşamını Mahmut Bayram Hoca gibiler ayakta tutmaya çalıştı. O, hocalığı aşk derecesinde benimsemiş, kendini insan yetiştirmeye adamış, yaşanan fetret döneminde bir kimseye bir kelime öğretmeyi hizmet addetmiş ve ilerlemiş yaşına rağmen gün doğumundan batımına İstanbul’u semt semt hizmet cehdiyle taramış (Altınoluk röportaj, 1987 - Eylül, Sayı: 19, Sayfa: 13, Konuşanlar: İ. L. Çakan, vd. ) bir büyük insan…
Mahmut Hoca 1914 yılında Gönen’in Bayramiç köyünde doğar. 93 Harbi’nde Kafkaslardan göç eden bir ailenin çocuğudur. On altı yaşında iken Gönenli Mehmet Efendi’den hafızlık eğitimi alarak tahsil hayatına başlar. Hafızlığını tamamlayınca imamlık yapmaya başlayan hoca efendi, Gönenli Mehmet Efendi’nin İstanbul’a intikalinin ardından hocasının yanına gelir. Dersiam Hüsrev Hoca’dan Arapça ve İslami ilimler tahsil eder. Ondan ve diğer hocalardan ilim ve irfan yanında hizmet aşkı ve üslubu kazanır. İkisini de tanıyanlar Mahmut Hoca ve Hüsrev Hoca’nın okutma aşkı, talebeye ve derse olan bağlılıklarının birbirlerine çok benzediğini söylerler. İstifade ettiği hocalar arasında Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Bilmen gibi dönemin tanınmış üstatları vardır. Bu arada imamlık görevine devam eder. Hoca efendi bu görevi ömrünün sonuna kadar oldukça geniş bir çerçevede yerine getirir. O, sosyal sorumluluğu olan bir imamdır. Mahalle sakinleri arasında insanların her türlü şikâyetleri, ailevi problemleri, işleriyle ilgili sıkıntıları vb. dinler, onları aydınlatmaya çalışır, rehberlik eder. Ayrıca ihtiyaç sahibi insanların özellikle öğrencilerin listesini çıkarır, her çocuğun ihtiyacını karşılamak üzere hayırseverlerden burs temin eder, öğrenim hayatları boyunca ihtiyaçlarını karşılar. Aynı zamanda cami, okul, Kur’an kursu gibi pek çok hayır kurumunun inşasında ve hizmete sunulmasında bir öğretmen sıfatıyla büyük emeği vardır. (İsmail Kara, Muallimliğe Adanan Bir Ömür, İ. B. B. Kültür Müdürlüğü, 2012, s. 5.)
İmam hatip okullarının ilk mimarlarından Celal Hoca’nın daveti ile bu okullarda öğretmenliğe başlayan Mahmut Hoca’nın çileli dava yolculuğu uzun yıllar sürer. 1951 yılında öğretmenliğe başladığı İstanbul İmam Hatip Okulu’nda Arapça hocası olarak 20 yıl süreyle hizmet eder. (Mahmut Bayram Kültür ve Dayanışma Derneği, Gönen, 2008.) Kendi öğrencileri eğitimlerini tamamlayıp görevi devraldıklarında, dünyanın en bahtiyar insanı olarak emekli olur. Emeklilik yıllarında kız öğrencilerin yetişmesi gayesiyle Ihlamur, Tuba gibi kız Kur’an kurslarında çalışmaya başlar. Bizler bu dönemlerin nasipli öğrencilerindeniz.
Ihlamur Kız Kur’an Kursu’nda dinî tahsile başladığımızda hocamız yetmişli yaşlardaydı. Sırtında gri önlüğü, bembeyaz saç ve sakalı ile Arapça öğretmeye harfleri yazarak başlamıştı. Öyle zevkliydi ki usulü. Verilen sayfalarca ödev hiç zor gelmezdi. Sonra isim ve sıfatlar verdi ezberlememiz için ve ezberlenen bu kelimelerle isim cümlesi yapmayı öğrendik. Kolayca, çabucak. Seksenli yılların Ihlamur Kız Kur’an Kursu’nda ortaokul ve liseyi bitirip gelmiş bir grup olarak hocamız sayesinde imam hatip ortaokul müfredatını kısa zamanda tamamladık. O nasıl bir öğretmendi ki, yaptığı bu çalışma ömür boyu eklenecek diğer ilimlere sağlam bir temel teşkil etti. Dönemin bütün sıkıntılarına rağmen umutla eğitime devam etmemize yardımcı oldu. Onun ders üslubu hakkına kendisi ile yapılan bir röportajda Prof. Dr. Salih Tuğ şöyle diyor:
Hoca’nın Arapça öğretimi klasik medrese usulü gereği Bina, Maksut gibi kitapları takip edip Emsile çekimleri yaptırmak şeklinde değildi. Çok pratik bir yöntem kullanırdı. Biz sarf ve nahiv üzerinden öğrendik Arapçayı. (Nuran Acar, Muallimliğe Adanan Bir Ömür, Hazırlayan: Prof. Dr. İ. Kara, İ. B. B. Kültür Müdürlüğü¸ 2012, s. 50.)
Mahmut Bayram Hoca zamana değer verir, tebeşirle yazılan tahtada bir yanlış varsa onu silmek için silgi aramayı vakit kaybı kabul eder, sırtındaki formanın kolu ile hemen siliverirdi. İmam hatip okullarının ilk kuruluşunu gören ve bu okullar için bizzat mücadele veren hocamız, her dakikayı bu milletin çocuklarına bir şeyler öğretmekle değerlendirirdi. Derslerine gösterdiği titizlikle öyle maruftu ki, onun dersinin boş geçme ihtimalinin olmayacağını herkes bilirdi. Sonraları Cumhuriyet’in sancılı dönemlerinde hizmetleriyle iz bırakmış pek çok hoca efendinin biyografilerinde şahit olduğumuz şu cümleler hocamızın ağzından sık sık dökülürdü:
“Eğer bir gün derse gelmezsem, cenazeme gelin.”
Kendisiyle yapılan bir söyleşide onunla ilgili anlatılan olay ne kadar manidar:
“Hastalık, ev meşgalesi vs. ders vermenin önünde kesinlikle engel değildir. Hocanın okulda olduğu bir sırada bir çocuğunun üstüne kaynar su dökülür. Hoca’ya evden telefon edilir:
-Çocuk yandı, gelin.
Hoca sorar:
-Doktora götürdünüz mü? “Götürdük” cevabını alınca dersine devam eder. Eve ders bittikten sonra gider. Kader ve kaza inancının yoğurduğu bir dünya. Bu dünya tedbirle de bütünleştiyse, telaşa ne gerek.” (Altınoluk röportaj, 1987 - Eylül, Sayı: 19, Sayfa: 13.)
Nitekim muhterem zevcesinin vefat ettiği gün kendisi ile kelam dersimiz vardı. Sabah derse geldi, öğle namazında cenazeye kurs müdürümüz Orhan Baş Hocamızın refakatinde katıldı.
Kendisi de hafız olan hocamız hafızlara iltifat eder, onlarla özel ilgilenir; “Kızım, biz ha’sı gitmiş fız’ı kalmış hafızlarız” diyerek sağlam hafızlar olmamızı tembihlerdi. Bize “abla” diye hitap etmesi hoşumuza giderdi. “Kur’an eğitimini tercih eden her öğrenci on üzerinden beşi hak eder, üstünü siz tamamlayın” diyerek karneye not verme işini diğer hocalarımıza bırakırdı. “Bir genç kızın, bir hanımın kültürü evine gelen misafiri ağırlaması, çocuklarını yetiştirmesi. İsterse iki üniversite bitirsin” düşüncesiyle Abdullah Ulvan’ın “İslam’da Aile Eğitimi” adlı eserini aldırmış ve “Bunu okumadan hiçbiriniz evlenmeyin” demişti.
Bidatlere karşı çok hassastı. “Kara Davut” namıyla meşhur kitabı okutmaz, Hz. Eyüp için toplum arasında yaygın olan bütün vücudunun kurtlanmış olduğu hikâyesini “Allah Peygamberini insanların tiksineceği bir hâle koymaz” diyerek eleştirirdi.
Onun imam hatip nesli üzerinden birlik ve beraberlik mesajı veren şu cümleleri her dönem Müslümanlar için önem arz edecektir:
“Müslümanlar arasında ihtilafa sebep olacak işler yapmasınlar. Daima birleştirici olsunlar. Kendi aralarında sürtüşmesinler, ilmi hâkim kılmak için çabalasınlar.” (Ensar Vakfı Haber Bülteni, Şubat-Nisan 1995.)
O ve onun kuşağı, dinî ilimlerin bu topraklarda unutulması korkusunu en derin şekilde yaşamış, bu duruma engel olmak için canla başla mücadele etmişlerdir. Kıdeminden dolayı müftülük tarafından hacca gönderileceğini öğrenince “Ben yıllar süren hocalığımın bedelini bir hac ile almak istemem” diyecek kadar karşılıksızdı yaptıkları. Onların samimiyeti bugünlere gelmemize vesile oldu. Allah hepsinden razı olsun. Kıyamete kadar kapanmayacak defterlere sahip hocalarımız gibi, bize de kesilmeyecek güzel ameller nasip etsin.