Makale

Sanat Toplum İlişkisi

Doç. Dr. Yılmaz Can
O.M.Ü. İlahiyat Fak.

Sanat
Toplum
İlişkisi

Her sanat eseri, içinde doğduğu toplumun //X/etik, kültürel, sosyal ve fikri değerlerinin izlerini taşır. Esasen sanat eserine bu etkileri taşıyan asıl taşıyıcı sanatçıdır. Sanatçı, içinde yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemez. O, toplumunun aynasıdır. Sahip olduğu fikri, etik, sosyal ve kültürel değerler büyük oranda toplumunun sahip olduğu değerlerin yansımasıdır. Bunun yanında sanatçı bazen kendi sahiplenmese bile toplumsal baskıyla eserini yaratırken kendini toplumunun taleplerini dikkate almak zorunda hisseder veya baskıları dikkate almaz. Toplumsal tepkiyi, hatta dışlanmayı göğüslemeye hazır bu konuyu İslâm sanatı-lslâm toplumu ve Türk sa- natı-Türk toplumu bağlamında somuta indirgeyerek, şöylece açabiliriz. Türklerin İslam olmadan önce Orta Asya topraklarında ortaya koydukları sanatta o günkü hayat şartları, sosyal ve İktisadî şartlarının izleri mevcuttur. Göçebe bir hayat süren ve yaşam koşulları gereği her çeşit hayvanla sıkı bir ilişki içinde olan o günkü Türk topluluklarının sanat anlayışlarında hayvan tasvirlerinin önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Bunun yanında Türklerin Islâm olduktan sonra fikrî ve kültürel hayatlarındaki değişime paralel olarak, sanat anlayışlarında da önemli değişikliklerin meydana geldiğini ve İslâm sonrası Türk sanatında daha evvel çok yaygın olan hayvan tasvirlerinin ciddî bir biçimde azaldığını biliyoruz.
Yukarıda sanat-fizikî çevre ilişkisi konusunda kısaca işaret ettiğimiz üzere, bir toplumun sanatla ilgili olarak bilgi ve tecrübe düzeyinde sahip olduğu kültürel birikim de yeni sanat ürünleri oluşturulurken, etkili olmaktadır. Bir topluma ait sanat ürünleri bir anda ortadan kaldırılsa, yok edilse o toplumun aynı sanat ürünlerini belleklerindeki izleriyle yeni baştan ortaya koymaları mümkündür. Örneğin taş işçiliğini iyi bilen bir Suriyeli, İslâm olunca, ya da Suriye topraklarından binlerce kilometre uzaklıktaki Endülüs topraklarına hicret edince, beraberinde daha evvel bildiklerini ve deneyimlerini de götürmüştür. İşte bu yüzdendir ki, Endülüs Emevî sanatında Suriye’den gidenlerin tesiri olarak Şam Emevî sanatının etkileri görülmektedir. Yine Tolunoğulları Mısır’da Tolunoğlu Ahmet Camii’ni inşa ederken bölgede malzeme olarak bol miktarda taş bulunmasına rağmen Bağdat ve Samarra’da öğrendikleri ve belleklerinde Mısır’a taşıdıkları yapı bilgi ve tecrübesine bağlı kalarak söz konusu camiyi tuğla ile inşa etmişlerdir.
Sanat eserleri toplumun ihtiyaç ve talepleriyle yakından ilgilidir. Eğitim-öğretim hizmetlerinin çok önemli olduğu toplumlarda veya dönemlerde medrese mimarisinin, ticaretin önemli olduğu coğrafyalarda ve zamanlarda da kervansaray ve han mimarisinin öne çıktığını, büyük gelişme gösterdiğini gözlemliyoruz. Yine erken dönem Osmanlı mimarisinde gördüğümüz zaviyeli camilerin o günkü Osmanlı toplumunun dinî, fikrî ve sosyal yapısıyla ilgili olduğunu biliyoruz.
Sanat-toplum ilişkilerinde karşımıza çıkan bir başka husus, toplumun sanat eserine bakışıyla ilgilidir. Her birey ve her toplum herhangi bir sanat eserine kendi değer yargılarından, fikrî ve kültürel birikimlerinden sıyrılarak bakamaz. Tıpkı göze takılan gözlük gibi birey ve toplumlar sanat eserlerine kendi gözlük camından bakmaktadırlar. Hal böyle olunca, birey ve toplumların, güzeli tayin, tespit ve değerlendirmelerinde kendine, kendi değer yargılarına fikrî ve kültürel referanslarına yakın olanı öne geçirme gibi benlik duygusundan kaynaklanan sübjektif eğilimler ortaya çıkmakta ve bu durum güzellik denilen objektif hakikatin sağlıklı ve doğru bir tarzda algılanmasını zorlaştırmaktadır. Bu zorluğu ancak sanatsal seviye bakımından doruğa çıkmış eserler aşabilmektedir.
İnsandaki estetik ve sanat duygusu diğer duygu ve kabullerimizden tamamen azade olarak işlev görememekte, bazen kimliğimize hükmeden diğer duygu ve değerler bu kabiliyetimizin işlevini asgariye indirebilmektedir. Şimdi bu söylediklerimizi örneklerle somutlaştırmaya çalışalım. Örneğin bir Müslüman, Picasso’nun tablolarında, Leonardo Vinci’nin heykellerinde ya da Firavunların yaptırdığı piramitlerdeki sanatsal seviyeyi tespit ve kabulde zorlanmaktadır. Esasen Picasso’nun tablolarındaki renk uyumu, Leonardo Vinci’nin heykellerindeki sanatsal seviye, piramitlerdeki mimarî seviye biraz eksik de olsa tespit edilebilir ve bu eserlere karşı bir hayranlık hissi de duyulabilir. Ancak eserlerin mahiyetini, içeriğini ve sahiplerinin kimliklerini düşündükçe kişilerin duyduğu hayranlık yavaş yavaş azalmaya başlar veya artar. Eserin kendisinde, biçiminde kalıp, taşların dizilişindeki, yontuluşundaki ustalığı seyretmeye devam ederse hayranlık hissi güçlenir, şayet eserden içeriğine ya da sahibine geçer sahibinin kimliğini, kendisiyle olan münasebetini düşünürse o takdirde eserin güzelliği onun algılama alanının dışına çıkarak anlamını yitirebilir. Aynı durum; kimlik noktasında farklılık arzeden bütün millet ve toplumlar için söz konusu olabilirler. Kısacası her birey veya toplum bir sanat eserine bakarken, eserin sadece sanatsal boyutuyla ilgilenmeyip başka boyutlarıyla da ilgilenmekte ve bu noktada sıkıntı doğabilmektedir. Bu durum son derece normal bir olgudur. Bundan sanatın reddi anlamı da çıkarılamaz.
Kanaatimiz odur ki, bozulmamış ve birtakım ön kabullerle esir edilmemiş insan fıtratı evrensel bir gerçeklik olan güzelliği keşfe muktedirdir ve sanat denilen olgu bu bağlamda evrensel bir gerçekliktir. Bu söylediklerimizden sanatta yerelliği, milliliği reddettiğimiz anlaşılmamalıdır. Sanatın yerelliği ve milliliği de en az sanatın evrenselliği kadar vazgeçilmezdir. Zira sanat hem evrensel hem de yerel boyutları olan bir olgudur. Sanatın evrenselliği yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, sanat denilen olguda güzellik denen hir hakikatin mevcudiyeti ve bu hakikatin insan tarafından keşfinin mümkün olduğudur. Sanatın yerelliği ise, sanat adına birey veya toplumlar tarafından yaratılan güzelliğin o birey veya toplumun rengini, kokusunu, hislerini, tasavvurlarını ve yaşadığı coğrafyanın özelliklerini taşımasıdır.