Makale

Bin yıllık azınlık: Bir varoluş mücadelesi

Bin yıllık azınlık: Bir varoluş mücadelesi
Doç. Dr. Ahmet Kavas
İstanbul Üniv. İlahiyat Fak.

Afrika’nın Müslüman azınlığı aslında hem çoğunluğu hem de zenginliği

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek artan azınlık hakları konusundaki iyileştirmelerden en az istifade edenler dünyanın farklı yerlerinde dağınık vaziyette yaşayan Müslüman azınlıklar oldu. İçlerinde büyük baskılara uğrayıp asırlardır yaşadıkları yurtlarını terke zorlananları bugün kimse tarafından hatırlamıyor bile. Konu Afrika’daki Müslüman azınlıklara gelince durum daha acıklı bir hal almaktadır.

Yaşadıkları ülkelerin toplam nüfusları içinde neredeyse yüzde elliye varan oranlarda geniş kitlelere sahip olanlarının özellikle siyaseten hiçbir varlık gösteremedikleri bir gerçektir. Ama Güney Afrika Cumhuriyeti istisnasında olduğu gibi sadece yüzde biri dahi bulmayan miktarlarıyla ciddi anlamda etkin olanlara rastlanmaktadır.

İslamiyetin henüz Hz. Peygamber’in hayatta olduğu bir dönemde Habeşistan’a 615 ve 616 yıllarındaki hicretle araladığı Afrika kapısı bazı bölgeler için 21. yüzyıla girilen bu dönemde hala tam açılabilmiş değildir. 640’lı yıllarda Mısır’da başlayan ilk fetih hareketleri 710 yılına gelindiğinde Afrika’nın kuzey bölgesinin tamamını kaplamış ve hatta buradan büyük bir güce dönüşerek Avrupa’nın güneybatı ucundaki İber Yarımadasına, yani Endülüs topraklarına geçerek yeni bir sayfa açmıştı.

Mısır ve Kuzey Afrika’daki hızlı ve faal İslamlaşma ister istemez buralarla irtibatlı olan kıtanın orta kesimlerine doğru da ilerledi. 16. yüzyıla gelindiğinde bu İslamlaşma’nın üç farklı istikamette Çad Gölü çevresine doğru ilerlediği görüldü. Birincisi Kızıldeniz’in batı kıyılarından başladı. En etkili olanı ise Kuzey Afrika’dan güneye doğru ilerleme şeklinde seyretti. Üçüncüsü ise Fas’ın batısından kıtanın Atlas Okyanusu kıyılarını takip ederek güney istikametinde ilerlemesiyle oldu. Bir de özellikle Arabistan’ın güneyinden Doğu Afrika sahillerine giderek artan seferlerle bugünkü Güney Afrika Cumhuriyeti sınırlarına kadar hem sahil şeridinde, hem de kıyıya yakın adalarda oldukça erken dönemlerde İslamlaşma etkisini göstermişti. Namibya, Angola, Bostvana ve Kongo Cumhuriyeti gibi Afrika kıtasının güneybatı bölgesi ve bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi iç bölgeleri hariç her tarafta az veya çok bir yayılma görüldü. Öyle ki 14. yüzyılın başına gelindiğinde Nijerya’dan Kenya’ya kadar çizilecek bir hattın kuzeyinde kalan bölgenin tamamında yaşayanların büyük çoğunluğu Müslüman olmuştu. Zaten günümüzde İslamiyetin dünya genelinde yayılışını gösteren haritalarda bu hattın kuzeyi yemyeşil bir renkle gösterilmektedir. Bir de oran olarak yüzde otuz civarında olan günümüz ülkelerinden Kenya, Tanzanya ve Mozambik’in sahil şehirleri ile Komor Adaları tamamen İslamlaşmıştı.

16. yüzyılda başlayan ve özellikle 19. yüzyılda büyük bir baskıya dönüşen sömürgecilik adına İslamiyetin varlığını azaltmak ve Müslümanların içinde yaşadıkları toplumlardaki tarihî iktidarlarını yok etmek için her yol denendi. Misyonerlerin bütün gayretleri de aynı istikamette seyretti. Ne var ki denenen tüm bu müdahaleler verdikleri tüm zararlara rağmen Nijerya-Kenya hattının güneyinde kalan bölgelerde İslami kimliğe tam manasıyla tesir edip etkisizleştiremedi. Ama bölgenin tarihinde 16. yüzyıla kadar hiçbir varlığı olmayan Hristiyanlığın yavaş yavaş yayılmasına imkân verdi. İslamiyetin büyük oranda yayıldığı bölgelerde kuzeyde ise Hristiyanlaşma yüzde beşi hiçbir zaman geçemedi.

Afrika’nın Hint Okyanusu sahil şeridindeki yerleşim yerlerinde ve kıyıya yakın küçük adalardaki Müslüman varlığı iç bölgelere 19. yüzyıla kadar etkin bir şekilde yayılamadı. Bunda en büyük engel iç kısımlara ulaşım imkânlarının olmayışı ve buralardaki yerli toplumların dış dünyayla irtibatlarının tam sağlanamamış olmasıydı. Sömürgeciliğin kıtanın iç kesimlerine müdahale etmesi öncesinde özellikle bugünkü Tanzanya devletinin bir parçası olan Zengibar adasındaki Bûsaîd Hanedanı sultanları Mombasa, Lamu, Pemba, Mafya, Kilve gibi adalarda ve de sahil şeridinde büyük bir nüfuz oluşturdular. Özellikle tüccarlarını kıtanın iç kesimlerine gitmeye teşvik etmeleriyle Doğu Afrika’nın en verimli topraklarının yer aldığı Viktorya, Tanganyika ve Malavi gölleri çevresinde ilk İslamlaşma hamleleri 19. yüzyılın ilk yarısında başladı ve asrın sonunda giderek güçlü bir varlık haline dönüştü. Bugünkü Uganda’daki Buganda Krallığı’nda İslamiyet giderek yayılırken, Tanganyika Gölünün batısında Tippo Tip Krallığı ve Malavi Gölü kıyısındaki Kotakota isimli iki Müslüman hâkimiyeti oluştu. Ancak bunlar henüz gelişme halindeyken sömürgeci Alman, Fransız, İngiliz ve Belçikalı devletlerin saldırılarına maruz kaldılar. Yerli halk arasında yeni başlayan İslamlaşmaya derhal büyük bir sekte vuruldu ve misyonerlerin en rahat hareket ettikleri bölgeler buraları oldu.

Nijerya-Kenya hattının güneyinde Hristiyan dünyanın müşterek olarak başlattıkları misyonerlik faaliyetleri hiçbir kural tanımadan Doğu Afrika’nın iç kısımlarını sadece kendilerine tahsis edilmiş bölgeler gibi kabullendiler. Asırlardır buralarda varlık gösteren Müslümanları etkisiz kılarken sömürge idarelerini de kendileri için büyük bir desteğe çevirdiler. Böylece Müslümanlar kıtanın toplam 53 ülkesinden 30 kadarında çoğunluk durumlarını muhafaza ederlerken diğer 23 ülkede azınlık şeklinde varlıklarını sürdürebildiler.

Aslında sömürgecilik başlangıçta Müslüman varlığını tüm kıtada etkisiz kılmayı hedefledi ve bunu 20. yüzyılın ilk yarısında her yolu kullanarak denedi. Hatta ilk bağımsızlıkların verildiği ülkelerde nüfusun çoğunluğu Müslüman olsa bile devletbaşkanlıkları yerlilerden Hristiyanlaşanlara verildi. Bunun en ilginç örneklerinden birisi nüfusunun yüzde doksan beşi Müslüman olan Senegal’in ilk devletbaşkanı yapılan Léopold Sédar Senghor olup 1961-1980 yılları arasında 20 yıl bu görevi yürütmesidir. Bir anlamda nüfus olarak çoğunluk olan Müslümanlar idarede azınlık durumda kalabilmekteydiler. Bunun temel sebebi sömürgecilik döneminde ve hemen sonrasına tüm okullarının tamamına yakınının misyonerlerin elinde olmasıdır. Bu okullara genelde Müslüman çocukları alınmadı. Kaldı ki Müslümanlar da bu okulları bir tür Hristiyanlaştırmanın en geçerli aracı olarak gördükleri için gelecek nesilleri için bir eğitim yuvası olarak görmediler. Sömürgecilik döneminde ve hemen sonrasında devlet kademelerinde görev alanlar arasında yer alan Müslüman aile çocukları genelde din değiştirmiş kimselerdi. Bugün bile benzeri şahsiyetlere rastlanmaktadır ki bunlardan birisi de Bénin devlet başkanlığı seçimlerini 2006 yılında kazanan Thomas Yayi Boni olup bir Müslüman aile çocuğu iken eğitimi sırasında Protestan mezhebini benimsemişti.

Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları ülkelerdeki varlıkları çok farklı sebeplere dayanmaktadır. Nijerya-Kenya hattının kuzeyindeki bölgelerden güneye doğru göç edenler birinci derecede etkili azınlık nüfusu oluşturmaktadır. Bu anlamda Mali, Senegal ve Nijeryalı Müslümanlar Batı Afrika’nın nüfus bakımından çoğunluğunu Hrıstiyanların oluşturduğu Gabon, Kongo, Togo, Benin, Ekvator Ginesi gibi ülkelerinde oldukça etkili bir azınlık meydana getirmektedirler. Doğu Afrika sahillerindeki Müslüman azınlıklar ise İslamiyetin bölgede yayılmaya başladığı sekizinci yüzyıldan itibaren buralara gelen Yemen ve Uman ağırlıklı Araplar ve az da olsa fiiraz bölgesinden gelen İran asıllılardan müteşekkildir. Fakat bunlar aradan geçen bin yıldan fazla bir sürede yerli sahil halklarıyla kaynaşmışlar ve asli vatanlarından tamamen koparak Sevahili dili ve kültürünün bölgede doğmasına ve bugün Afrika kıtasında en fazla konuşulan mahalli bir dil olmasına vesile olmuşlardı. Bu bölgeye kıta dışından gelen ikinci azınlık nüfusu ise 19. yüzyılın ikinci yarısında özellikle Hindistan’dan İngilizlerin işçi olarak getirdikleri Hintli Müslümanlar ve onları takip eden tüccar soydaşları oluşturmaktadır. Sadece Güney Afrika Cumhuriyeti’nde istisnai bir durum mevcuttur. Zira 17. yüzyılda Hollandalıların Endonezya ve Malezya’daki sömürgelerinden kendilerine direnenleri esir ederek getirip yerleştirdikleri Malaylar ilk Müslüman azınlığı oluşturmaktadır. Daha sonra Hindistan’dan İngilizler’in getirdiği Hint asıllı Müslümanlar mevcuttur.

Afrika kıtasındaki ikinci önemli Müslüman azınlık kitleyi ise gerek dışarıdan gelen Müslümanların, gerekse kendi yurtlarını köle, işçi veya başka sebeplerle terke zorlananların geri dönerek yaptıkları her türlü tebliğ faaliyeti sayesinde ihtida edenler oluşturmaktadır. Bu anlamda 19. yüzyıl öncesi neredeyse hiç Müslüman varlığından bahsedilmeyen Kongo, Angola, Namibya, Malavi ve Ekvator Ginesi gibi ülkeler sayıları birkaç bini bulsa da küçücük Müslüman azınlık topluluklarıyla örneklik teşkil etmektedirler. Kıta genelinde birbirinden farklı Müslüman azınlıklara da rastlanmaktadır. İçlerinden en dikkat çekeni ise Brezilya’da köleliğin yasaklanmasından sonra azat olan kölelerin Avrupa sömürgeciliğine ve onların dini olan Hristiyanlığa tepki olarak göçe zorlandıkları Benin’e geldiklerinde ihtida ederek bu ülkenin kısmen de olsa Müslüman azınlığının bir parçasını meydana getirdiler.

Günümüzde dünyanın yedi milyarı aşan nüfusunun yaklaşık iki milyarını Müslümanlar oluşturmakta olup bunun dörtte biri başta Asya ve Afrika olmak üzere Avrupa, Amerika ve Okyanusya kıtalarında azınlık halinde yaşamaktadırlar. En büyük Müslüman azınlık nüfus Asya kıtasında olup bunun da iki yüz milyona yakını Hindistan’da yaşamaktadır. İkinci büyük Müslüman azınlık ise Afrika kıtasında yaşamakta olup bunların oranı toplam iki yüz milyon civarındadır. Nüfus itibarıyla Sierra Leone, Fildişi Sahili, Burkina Faso, Etiyopya ve Tanzanya’nın nüfuslarının yarıya yakını Müslüman olduğu halde iktidarlar sömürgecilikten bu tarafa genelde Hristiyanların elindedir. Modern eğitim kurumlarına devam edemedikleri için Müslüman çocukların tamamına yakını devletin üst yönetimlerinde görev alamamaktadırlar. Yaşadıkları ülkelerin siyasi hayatında neredeyse hiç yok denecek kadar etkisiz kalmaktadırlar. Oranı konusunda farklı rivayetler bulunan Demokratik Kongo Cumhuriyeti Müslüman azınlığın her şeye rağmen yüzde ondan aşağı olmadıkları tahmin ediliyor. Ama 550 kişilik parlamentosunda sadece üç milletvekili ile temsil ediliyorlar. Oysaki en az elli milletvekillerinin olması gerekir.

Başlarından geçen nice sıkıntılara rağmen Afrika’daki Müslüman azınlığı ayakta tutan en önemli unsur ticaret oldu. Müslüman girişimciler kıtanın orta ve güney kesimlerinde tüccar olarak daha rahat dolaşabilmektedirler. Malili ve Senegalli tüccarlar kıtanın orta ve güney kesimlerinde etkili olurken, Komorlu, Somalili ve Madagaskarlı tüccarlar ile Hint kökenli iş adamları Doğu Afrika ve Büyük Göller bölgesinde çok etkililer.
Moritanyalı, Sudanlı ve kıta dışından gelen tebliğciler 20. yüzyılın sonlarına kadar fazla tepki çekmiyorlardı. Ancak bugünlerde bu tür faaliyetlerin adeta aşırı uçları temsil eden yapılanmalarla kasıtlı olarak birlikte zikredilerek önleri kesiliyor. Hatta 1980’li yıllarda başlayan ve 1990’lı yıllarda Afrika’nın tamamında faaliyet gösteren Kuveytli, Suudi Arabistanlı, Birleşik Arap Emirlikleri asıllı ve Libyalı İslam yardım kuruluşlarının eğitim, sağlık ve kalkınma amaçlı yardımları da aşırılıkları körükledikleri bahanesiyle epeyce zayıflatıldı. Bundan en fazla zararı da Afrikalı Müslüman azınlıklar çekmektedirler.

Kırsal kesimde sadece ismen varlıklarını sürdüren Müslüman azınlıklar her geçen gün şehir merkezlerine göç ettikçe daha fazla güçlendikleri dikkatlerden kaçmamaktadır. Yaşadıkları ülkelerin idaresinde etkili görevlere geldikleri gibi, İslam dünyasından daha fazla ilgi görme imkânına kavuştular. Bir taraftan kendilerine yönelik eğitim kurumlarında çocuklarını eğitme imkânı bulurlarken, diğer taraftan sağlık ve diğer ihtiyaçları konusunda da ciddi yardımlar almaktadırlar. 2000’li yıllarda başta Türkiye’nin kıtanın bu bölgesine yakın ilgisi sayesinde yüzlerce genç Türkiye’de eğitim gördüğü gibi kendi ülkelerinde de açılan okullardan kolayca istifade edebilmektedirler.

Bin yılı aşan İslam medeniyetinin varisleri olan Müslümanlar yanında Afrika kıtasının güney tarafında giderek büyüyen farklı yollarla sayıları ve maddi imkânları artan Müslüman azınlık toplulukları büyüyerek çoğunluk oluşturma yolunda ilerliyorlar. Bu gelişmede en büyük rol İslam dünyasının yüzde seksen oranında büyük çoğunluğunu oluşturan Endonezya, Pakistan, Bengaldeş, İran ve özellikle Türkiye gibi ülkelere düşmektedir. Sonuçta bu bölgede yaptığı yüzyıllık misyonerlik çalışmasıyla bugün iki milyarı bulan nüfusunun dört yüz milyonunun bu bölgeden olduğunu iddia etmektedir. Müslümanlar da buradaki toplam 200 milyonun üzerindeki azınlıklarını güçlendirerek büyük bir çoğunluğa çevirme imkânına sahipler.