Makale

Yıkılan dağ, kayan yıldız: Cengiz Aytmatov

Yıkılan dağ, kayan yıldız:
Cengiz Aytmatov
Hayrettin Durmuş

Sezai Karakoç “Zaman ne de çabuk geçiyor Mona / Saat on ikidir söndü lambalar / Uyu da turnalar girsin rüyana / Tuhaf tuhaf bakma göğe bu kadar” diyordu meşhur şiirinde. Zaman ne de çabuk geçmiş. Aşkın ve çilenin yazarı büyük usta Cengiz Aytmatov’u öbür âleme uğurlayalı iki yıl olmuş…

Şair “Haziranda ölmek zor” diyordu. Zor da olsa ölünüyor işte. Güzeller güzeli peygamberimizin bu cihanı öksüz bırakarak ebedi âlemi şereflendirdiği gün miladi takvimle 8 Haziran’dı. Aytmatov da 10 Haziran’da göç eyledi o güzeller güzelinin izini takip ederek. İlahî ferman hükmünü gösterecek ve “Her canlı ölümü tadacak”. Bundan kaçış yok. Bugüne kadar kim dur demiş ki ecele? Deli Dumrul dahi “Aman Azrail, etme, eyleme, bilemedim” demiyor mu Azrail’in pençesini görünce? “Ölüm şeker yükü oğlum” derdi anacığım. Ölmek önemli değil. Ölmeden önce ölmenin sırrına varmak mühim. Rahmeti Erdem Beyazıt’ın dediği gibi “Ölüm bize ne uzak / Bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık / Bize ne yapsın ölüm?” Söyleyeceklerimizi Yunus Emre ne güzel özetliyor: “Yunus öldü diye sala verirler / Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.”

10 Haziran 2008 günü Hakk’a yolcu ettiğimiz Cengiz Aytmatov da bu âşıklardan biri. Kitapları okundukça o hep aramızda olacak. Arkasında ne güzel bir sadaka-yı cariye bıraktı dünya denen bu geçitten uçarken. Zor oldu onun ölüm haberini duymak, duyurmak. Bir dağ yıkıldı, bir yıldız kaydı dünyamızdan. Onun ölümü “Toprak Ana” kitabında oğlunu yolcu eden Tolganay anayı hatırlatıyordu bize. Tren istasyonunda dünya başına yıkılmış, yapayalnız kalmıştı oğlunu yolcu eden ana. Hani sevdiğiniz gelecek diye beklersiniz de bütün yolcular dağıldıktan sonra yapayalnız kalırsınız demir kuşla. Artık umut bağladığınız bir turna değil, demir yığınıdır o. Dünya başınıza yıkılır, soğuk terler basar her yanınızı, adım atmaya mecaliniz kalmaz. Tıpkı “Toprak Ana” romanındaki kadıncağız gibi çaresizsinizdir. Cengiz Aytmatov, bir gün bizler de onu yolcu ederken aynı yalnızlığı, aynı çaresizliği yaşayacağımızı nereden bilecekti?

Tişenyan dağları ıssız
Alyazmalı öksüz kaldı

Cengiz Aytmatov’un kitaplarını okuyanlar çok iyi bilirler ki Aytmatov yaşadığımız yüzyılın en önemli yazarlarındandı hiç kuşkusuz.

Aytmatov’un dilinin çok mükemmel oluşunu, anlatımındaki akıcılığı, efsanelerin ve halk hikâyelerinin yerli yerince anlatıldığını onun kitabını okuyanlar hemencecik fark ederler.

Cengiz Aytmatov’un kitaplarını okuyup da iliklerine kadar titremeyen okur var mı acaba? Pamirler’de dolanmayan, Tiyenşan dağlarına tırmanmayan, “Selvi Boylum Al yazmalım”a âşık olmayan, “Cemile ile Danyar”ın dramatik aşkına hüzünlenmeyen, “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek”le ürpermeyen, “Elveda Gülsarı” ile zincirlerini koparmayan, “Gün Olur Asra bedel”i okuyup da Mankurt hikâyesini, Nayman Ana efsanesini ezberlemeyen, Raymalı Aga’yla zincire vurulmayan var mı acaba? Zarife’nin kara gözlerini unutmak ne mümkün? Çekilen onca ıstırabın arasında kardelenler gibi boy veren acıklı aşkın buruk tadını almamak elde mi? “Erken Gelen Turnalar”ın haberi, “Kızıl Elma” hikâyesindeki ana oğlun kavuşması, bir milletin hasretini, ayrılığın dayanılmaz acısını haykırmıyor mu bize?

“Öğretmen Duyşen” kitabında 1920’lerin Kırgızistan’ındaki idealist bir köy öğretmeninin çilesini anlatırken sizi de yolsuz, susuz dağ köylerine çıkarır. Haksızlığa uğrayan öğrencisi Altınay için dayak yerken sopa Duyşen öğretmen kadar sizin de sırtınıza iner. Dayağı siz yersiniz sanki.

“Beyaz Gemi”yi okuduktan sonra siz de can atıyorsunuz o gemiye binmek için…

Esir Türk dünyasının hürriyetine kavuşmasında, zincirlerini koparmasında Gülsarı’nın nallarının izini görmeyenlere ne demeli bilmem ki?
“Kassandra Damgası” kitabıyla insanlığa “Ahlâki buhran karşısında uyanın!”çağrısı yapmıyor muydu Aytmatov?

Kendi değerlerini unutarak, değersiz mankurtlar haline gelen, anasını bile oklayacak kadar zavallılaşan insanları Nayman ana’nın diliyle uyarır “Gün Olur Asra Bedel” de. “Adını unutma! Atanı unutma! Oğlum! Senin adın Dönenbay…” Daha ne desin Aytmatov?
Dağlar asıl şimdi devrildi

Hayata veda etmeden yazdığı son kitap “Dağlar Devrildiğinde” adını taşıyordu. Dağlar asıl Aytmatov’un göçüyle devrildi. Her kitabı gibi bu kitap da hasretle, heyecanla yüreklerde misafir edilmişti. Adındaki heybet bile romanın önemini anlatmaya yetiyordu aslında. Dağların devrilmesi ne demekti? Kitabın bu satırların yazarındaki ilk çağrışımı kıyamet oldu. Mürselat Suresi’ndeki “Yıldızların ışığı söndürüldüğü, gök kubbe yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu vakit…” diye başlayan ayetler döküldü dilimize. “Güneş katlanıp dürüldüğünde/ Dağlar sallanıp yürütüldüğünde/ Gebe develer salıverildiğinde/ Denizler kaynatıldığında/ Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde…” diye başlayan Kur’an’ın Tekvir suresini hatırlattı bize.

Gerçekten de kitap vahşi bir hayvanın, bir kar parsının başından geçen ibretlik maceralarla başlıyor ve “Parsların kendilerine ait farklı bir dünyaları vardır. Onları ancak yüce dağlar eğleyebilir.” (s.8) deniliyordu. Bu dağlar Tiyan şan dağlarıydı. “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın gezdiği dağlar bize hiç de yabancı değillerdi artık. “Dağlar ovalara göre daha hür ve daha derin tefekkürün yapıldığı mekânlardı.” (s.221) Yüceler Yücesi Allah Hz. Musa’ya Tur Dağı’nda, Hz. İsa’ya Tabor dağında, gerçeğin ve güzelin son habercisi Muhammed aleyhisselama Nur dağında göndermişti mesajını…

Son kitabı olacağını belki Aytmatov da bilmiyordu ama bildiğimiz bir şey var ki dağlar asıl şimdi devrildi. Tiyan şan dağları nasıl feryat ediyor kim bilir?

Bize sormuştun son kitabında: Görünüşe bakılırsa dünya yerinde duruyor ama acaba “Düyno ordundabı?” (s.158) Dünya yerinde mi? diye. Evet, dünya yerinde ama bir dağ daha eksildi dünyamızdan, bir yıldız daha ağdı...