Makale

Azınlıklara "gündelik hayatın metafiziği" ile bakmak

Azınlıklara “gündelik hayatın metafiziği” ile bakmak
Doç. Dr. Mustafa Tekin
Çanakkale Onsekiz Mart Üniv. İlahiyat Fak.

“Azınlık” kelimesi ilk telaffuz edildiği andan itibaren “güç”le bağlantılı bir içerikle tanım bulduğu hissini kuvvetlendiriyor. Bu bağlamda çoğunluk ile bir tezat konsepti içerisinde ele alınırken, “hak”, “hukuk”, “farklılık” gibi anahtar kavramların da tanımda ayırt edici unsurlar olarak yer alması gerektiğini deşifre ediyor. Fakat bu soyutluk, Osmanlı’dan bu yana toplumumuzun sosyal belleğine müracaat edildiğinde, yakın tarih içerisinde somutluk kazanıyor. Dolayısıyla çok geniş bir tayf üzerinde salınım gösteren bu konu, bilhassa Osmanlı’nın mirasçısı bir ülke olarak Türkiye söz konusu olduğunda teorik ahkâm kesmenin yetersizliğini hemen deşifre edecektir.

Bir kere şu tespitle başlayalım; Osmanlı Devleti çok milletli bir toplum olarak içinde farklı din ve etnisiteden insanları barındırmıştır. Öyle ki bu farklılıkların toplamı bazen Osmanlı’da hakim unsuru geçebilmiştir. Farklı etnisite ve dinden grupların Osmanlı’da bu biraradalığını sağlayan referanslardan biri din ve bunun bir sonucu olarak Müslümanlarla diğer unsurlar arasında kurulan hiyerarşi idi. Dolayısıyla Osmanlı’da farklı etnik ve dinî yapıların kendi aralarında bir yanyanalığı bulunuyorsa da, merkezin bakışı açısından onların hepsi ortodoksinin altında yer alıyorlardı. Bu durum her halükârda ülkede ortodoksinin merkeziliğini vurguluyorsa da, son kertede farklı düşünce, yaşam ve inançların kendilerini ifade etmelerinin önünde bir engel oluşturmamıştır. Hatta tam tersine, farklılıkların yaşam biçiminin bir korunağı olagelmiştir. Doğrusu bugün Yunanistan’dan Arnavutluk’a; Irak’tan Arabistan’a kadar birçok devletlerin varlığından bahsediyorsak, bunun sebebini tam da buralarda aramalıyız.

Osmanlı’da uzun süre devam etmiş bulunan millet sisteminin hiç kuşkusuz tarihî ve dinî referansları söz konusudur. Her şeyden önce, Kur’an-ı Kerim, insanların aidiyetlerinin onların lehleri ya da aleyhlerinde bir ayrımcılığa götürülmesinin kesin olarak karşısındadır. Bunun da ötesinde yaşam tarzlarına saygı, düşünce ve dünya görüşlerinin kendilerini ifade etmelerine izin verilmesi istenir. Kur’an-ı Kerim’in ruhu, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yaşamında ete kemiğe bürünmüştür ki, Hz. Peygamber’in farklı yaşam tarzlarıyla Medine toplumunda nasıl yaşadığı bugün en çok bilinen hususlardan birisidir. Doğrusu Osmanlı’daki millet sistemi, bu dinî ve tarihî referanslarla hayat bulmuş ve çok uzun bir süre farklılıkları barış içinde yaşatmıştır. Burada deşifre olan en önemli husus; bir tek yaşam biçiminin ya da daha somut bir şekilde hakim dünya görüşü ve düşüncenin diğerleri üzerine dikte edilmemesidir.

“Azınlıklar”la ilgili olarak ele alınması gereken birinci nokta; çoğunluk ya da hakim unsurla bağlantılar ve ilişkiler ise, bir diğeri de bugün nasıl konumlandırılacağıdır. “Azınlık” kavramının çoğunluk ya da hakim unsurla bir tezat veya mutlak tegallüp ilişkisi içinde kavrandığı durumlarda, bunun sosyal, politik ve kültürel sonuçlarını tartışmak gerekmektedir. Modern-ulus devlet yapıları içinde azınlıkların karşılaşacakları muhtemel problemler azınlıkların statüsü gibi ek çıktıları ortaya koymayı gerektiren sonuçlar doğurmuştur. Söz gelimi; Osmanlı’nın dağılmasından sonra o zamana dek millet sisteminin bir unsuru olan birçok etnik ve dinî gruplar, süreç içerisinde kendi devletlerini kurmuşlar ve bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti içerisinde Yahudiler, Ermeniler, Rumlar ve Hristiyanlar (ve bunların versiyonları) azınlık statüsündeki gruplar olarak kalmışlardır. Türkiye’deki azınlıklar için düzenlemeler Lozan Antlaşmasıyla çerçevelenmiştir.

Ulus-Devlet mantalitesi içerisinde merkeze alınan etnisite bağlamında azınlık ve hakim unsur şeklinde hiyerarşik bir yapı oluşmuşsa da (nihayetinde kategori olarak azınlık şeklinde isimlendiriliyor), azınlıklar Türkiye’de total anlamda bir hak ihlaliyle karşılaşmamışlardır.

Günümüze gelecek olursak, bugünü tanımlayan en önemli konunun “küreselleşme” olduğunu söyleyebiliriz. Küreselleşme, bir yandan yerel olanın dünya ölçeğinde bir sirkülasyonunu mümkün kılıp, ona evrenselleşme imkânı sağlayabilirken, öte yandan modern-ulus devletin klasik yapı ve sınırlarını hem zorlamakta hem de sorunsallaştırmaktadır. Küreselleşme kavramıyla ifade edilen dünyanın küçülmesi ve bir köy haline gelmesi, aslında bir standartlaşma ve homojenleşme sürecini pratikte gündeme getirmektedir. Bu da büyük ölçekli küresel aktörlerin sahip oldukları kültür ve giderek yaşam tarzının dünya ölçeğinde yaygınlaşması şeklinde tezahür etmektedir. Öte yandan yerelin kendisini ifade etmesine de yarayan imkân ve enstrümanları içinde barındırmaktadır. Bu bağlamda küreselleşmeye eşlik eden postmodern kültür, modernliğin kültürler arasında oluşturduğu hiyerarşiyi kaldırıp eşitlemiştir. Böylece bu mantalite içerisinde kültürler ve giderek yaşam tarzlarının bir yanyanalığı söz konusu olmaktadır. Çok kültürlülük şeklinde kavramsallaştırılıp tanımlanan fenomen, aslında bugün gelinen bu noktayı tanımlamaktadır.

Çok kültürlülük, mantalite itibarıyla kültürler ve farklılıklar arasındaki hiyerarşiyi kaldırıp yanyanalığı önerirken, doğruluk ya da hakikatin ölçütünü de “inter” olmaktan çıkarmaktadır. Bu çoğulcu doğa, her şeyden önce modern ulus devletin monist yaklaşımı ve hiyerarşisi ile bir gerilimi yansıtmaktadır. Bugün yavaş yavaş küreselleşmeyi farklı göstergeleriyle yaşamakla birlikte, henüz geçiş sürecinde bulunan Türkiye gibi ülkelerde tam da bu noktada yeni tartışma ve sıkıntılar ortaya çıkabilmektedir. Bu yeni durumda kısmen küresel ile yerel arasındaki gerilim etkileyici olurken, en fazla üzerinde konuşulmayı hak eden husus, yeni durumun bilhassa farklılıklar ve kültürler açısından nasıl bir sosyal ve politik sonuçlar üreteceğidir. Her şeyden önce çok kültürcü bir yaklaşımın “azınlık” kavramının içeriğinde sosyal, politik ve kültürel olarak bir geri çekilme ve kayba sebep olacağı kesindir. Ancak bu geri çekilmenin, son kertede, ulus devlet diliyle ifade edilecek olursa, azınlık ile hakim kültür arasındaki hiyerarşinin son bulacağı; dolayısıyla farklı bir konumu beraberinde getireceğini de anlamak zor değildir. Bunun her şeyden önce sosyal muhayyile ve yerel kültürde milliyetçi refleksleri harekete geçirebileceğini tahmin edebiliriz. Fakat bununla birlikte Türkiye’de toplumsal belleğin farklılıklarla biraradalık konusundaki derin tecrübeleri, kanaatimizce farklı yaşam tarzlarıyla birlikte olma konusunda büyük bir şans ve fırsat olarak hâlâ durmaktadır. Doğrusu 1915 Ermeni olayları üzerine Amerika ve Avrupa merkezli olarak oluşturulan suni gündemler, Türkiye toplumunun sosyal belleği içerisindeki kodlara uygun olarak bir “anti”lik kazanmadı. Zaten bu durum “gündelik hayat”ın içine inildikçe daha net görülmekte ve yerli yerine oturmaktadır. Şurasını önemle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de “kodlanmış” bir ötekilik ve “azınlık” durumunu gündelik hayatta izlemek söz konusu değildir.

Gelecekte küreselleşmenin bu bağlamda nasıl sonuçlar üreteceğini tüm boyutlarıyla kestirmek mümkün değildir. Kültürlerin yanyanalığının ne derece sağlıklı bir şekilde sağlanacağını bilemiyoruz. Ancak pratikte farklılıklar arasında bir hiyerarşinin güç dengelerine göre oluşacağını söylemek de herhalde kehanet olmasa gerektir. Biz tam da bu noktada, ideolojik ve/veya daha üst dilde azınlıkları nelerin beklediğini hukuki bağlamda ortaya koymaktan ziyade, Türkiye’deki azınlıklar için kültürün nasıl imkânları barındırdığını tartışabiliriz. Bir kere Türkiye’de yaygın din anlayışının total olarak farklılıkları kabul anlamında önemli bir potansiyeli içinde barındırdığını belirtmemiz gerekmektedir. "Anadolu Müslümanlığı" şeklinde kavramsallaştırılan damar, özellikle Türkiye’nin derin tarihsel geçmiş ve geleneğinde yer alan farklılıklar konusunda önemli bir bilinçaltı oluşturur. Bugün bilhassa "Yaratılanı hoş gör Yaratandan ötürü." şeklindeki anlayışın ortaya çıkardığı felsefe, din ve kültür farkına bakılmaksızın iki insan arasındaki ilişkiyi Allah ile dolayımlar. Yaşam tarzlarına saygı, ilişkilerin asgari düzeydeki zeminini teşkil etmektedir.

İslam’ın temel metinlerinde de hemen kendisini gösteren insan anlayışı ve felsefesi, tarih boyunca Türkiye’deki sosyal yaşamın içinde ete kemiğe bürünerek hayatiyet bulmuştur. Bu anlayışta, bir Müslüman en az kendisi kadar bir başka din ve etnisiteden insanın da kendi yaşam tarzı üzere bulunma hakkını teslim eder. Açıkçası Lozan Antlaşması’nda ne söylediğini bilmese de Türkiye’de halk, "azınlık" olarak nitelenen insanlara "insan"lığın gereğini zaten yerine getirmektedir. Kur’an-ı Kerim’deki, "Biz isteseydik sizi tek bir topluluk (ümmet) kılardık." (Maide, 48) ayetinin felsefesi; homojenleştirme, dikte ve zorlamayı dışarıda bırakarak farklılıkları sosyal bir realite olarak ortaya koymasıdır.

Bugün zaman zaman azınlıklar bağlamında karşılıklı olarak milliyetçi refleksler ortaya çıksa da, bunun ileri düzeyde olmadığını söyleyebiliriz. Dışarıdan tazyikli azınlık odaklı tartışmalar, kimi zaman faşizan eğilimlere kayma riski taşısa da, hakikaten sağduyulu bir ortam söz konusudur. Aslında tüm bunların "gündelik hayatın metafiziği" diyebileceğimiz bir çerçeveden beslendiği gerçektir. Bu "metafizik" dinî olduğu kadar tarihî ve geleneksel refleksleri de içeriyor hiç kuşkusuz.

Tarihsel tecrübe de Türkiye’deki farklılıkların biradalığı için önemli bir referans olarak görünmektedir. Zira Selçuklular dönemine kadar geri götürdüğümüzde, Anadolu’nun farklılıkları hep içinde barındırdığını görürüz. Bu durum, Osmanlı’da artarak devam ede gelmiştir. Tarihsel tecrübe, bugünkü yaşamda ve geleceğe doğru kestirimlerde önemli bir yol haritasıdır ve refleksleri belirlemektedir. Bilhassa azınlıklar bağlamında Türkiye’de insanlar arası birlikteliğin içselleştirilmesi, önemli oranda tarihsel referanslarla beslenmektedir.
Dünya sürekli olarak değişmektedir. Bu değişim, zihniyetleri olduğu kadar ideolojik kalıplar ve anlayışları da etkilemektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dünyanın bundan sonra alacağı şekille bağlantılı olarak, "farklılıklar" ve bunların nasıl birlikte olacağı sorusu etrafında yeni tezler üretilecektir. Ne tür tezler üretilirse üretilsin, son kertede, Türkiye’nin tarihî tecrübesi ve insana dair derin metafiziksel kavrayışı özelde "azınlıklar" için bir imkân olmaya devam edecektir.