Makale

Kur’an Şairi: Demir Hafız

İshak Özen

Kur’an Şairi: Demir Hafız

Mehmet Akif Ersoy ile ilgili yapılan araştırma ve incelemeler onu daha çok şairlik yönüyle ele almış ve onun kuvvetli bir hafız, büyük bir âlim ve müfessir oluşu ya incelenmemiş ya da gözlerden kaçırılmak istenmiştir. Akif bu sebeple olsa gerek genellikle “Millî şair” ya da “İstiklal şairi” gibi nitelemelerle anıla gelmiştir. Oysa yakın dostları, onun şairliği çok fazla da önemsemediğini, şairliği bir süs, bir lüks ya da eğlence gibi telakki ettiğini ve kimseye tavsiye etmediğini aktarırlar. Bu sebeple onu nitelemek için kullanılabilecek en güzel ifade, “Kürsüdeki şair” ya da “Kur’an şairi” olmalıdır. Çünkü Akif, Balkan Harbi ve Millî Mücadele yıllarında Anadolu’yu köy köy, kasaba kasaba dolaşmış, verdiği vaazlar ve irat ettiği hutbelerle halkı işgale karşı örgütlenmeye ve direnmeye çağırmıştır. Çünkü Akif, Balkan Savaşları’nın ardından kaleme aldığı şiirlerine “Süleymaniye Kürsüsünden” ve “Fatih Kürsüsünden” adlarını vermiştir. Çünkü Akif; şiirlerinin birçoğunu ya bir ayetten yola çıkarak ya da bir ayeti tefsir etmek üzere yazmıştır. Çünkü Akif, şairliği, ilmi ve güçlü karakter özelliklerinin yanı sıra imanı ve dinî duyarlılığı ile Akif’tir. Çünkü o, şiirlerini Hak’tan ilham alarak öncelikle Kur’an, güçlü bir iman ve vatan sevgisinin süzgecinden geçirerek kaleme almış ve halka ulaştırmıştır. Şiirlerini ve yayımladığı gazetesinin büyük kısmını ve hayatının son yıllarını tamamen Kur’an’a adamıştır. Ortaokul yıllarında Müderris İhsan Efendi’de başladığı hafızlık eğitimini babası Mehmet Tahir Efendi’nin sık sık değişik şehirlere tayin olması nedeniyle 20’li yaşlarda kendi kendine tamamlamıştır. Mısır’da Kur’an’ı tercüme ederken de hıfzını iyice ilerletmiş ve kendi deyimiyle “demir hafız” olmuştur.
Yakın dostu Eşref Edip hatıratında onun bu yönünü şöyle nakleder:
“Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnziva hayatı ve senelerce Kur’an tercümesiyle meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kur’an’ı su gibi ezbere okurdu.
‘– Allah’a hamdolsun, demir hafız oldum. Şimdi Ramazanları teravihi hatimle kıldırıyorum.’ derdi.
Hocası Müderris İhsan Efendi anlatıyor:
Bazı ramazan geceleri biz de üstada cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.
‘– Üstat, hakikaten siz demir hafız olmuşsunuz.’ derdik. (Eşref EdibFergan, MehmedÂkif, Hayatı ve Eserleri c.1, s. 116, 117.)
Kuvvetli bir hafız olan ve çeşitli eğitim kurumlarında Türk Dili ve Edebiyatı dersleri veren Akif, Fransızca, Farsça ve Arapçaya da bu dillerde yazılmış divanları şerh edecek düzeyde hâkimdir. Cumhuriyet’in ilanından sonra tüm bu özellikleri de dikkate alınarak kendisine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kur’an-ı Kerim’in mealini yazma görevi verilmiştir. Mısır’da Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşen ve inzivaya çekilen Akif, 6-7 yıl gece gündüz çalışarak sade bir dille meali hazırlamış ancak tüm ısrarlara rağmen görevi hakkıyla yerine getiremediği gerekçesi ve belki de yanlış bazı uygulamalara alet edileceği endişesiyle meali yetkililere teslim etmekten kaçınmıştır.
Eşref Edip o yılları şöyle anlatır:
“Üstadın son seneleri hep Kur’an tercümesiyle geçtiği için, Kur’an’ın her ayeti, her kelimesi ve hatta her harfi ile günlerce, senelerce uğraştığı için, artık gönlünü oraya vermiş, bütün zevki o olmuştu. O, bir pırlanta üzerinde işleyen sanatkâr gibi, Kur’an’ın muazzam ayetleri üzerinde senelerce çalışmış, onu anlamaya uğraşmıştı. Her gün mutlaka bir parça Kur’an okurdu. Evvelce günde birkaç cüz okuyabilirken, sonraları hastalığı sebebiyle birkaç sayfaya kadar indi. Hiç okuyamayacak kadar hastalanınca, Hafız Necati onu Kur’an’sız bırakmadı. Hemen her gün onun başucunda, sakin ve sessiz odasında, hazin hazin okudu. O da gözleri kapalı, hazin hazin dinledi.” (Age., c. 1, s. 316.)
Akif, şairliği ve karakter özelliklerinin yanı sıra dinî duyarlılığı ve kuvvetli hafızlığı ile de Akif’tir. “Onun müsamaha etmediği yalnız bir şey vardı: O da dini idi. Büyük şairin gazabına uğramak isteyenler, onun şahsına ya da eserlerine değil, dinine taarruz etmeli idi. O vakit onun aklı fikri yerinden oynar, artık zabturabtımüşkil bir aslan gibi hasmına saldırmaktan hiç çekinmezdi. İşte şiirlerinde onun hücumuna maruz kalanlar, onun şahsına ve eserlerine değil, dinine taarruz edenlerdi.” (Age., c. 1, s. 252.) Akif’in, işte bu hassasiyetleri sebebiyle peşine polis takılmış, adım adım takip edilmiş ve çok sevdiği vatanından ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Ve yine aynı sebeple unutulmaya ve unutturulmaya mahkûm edilmiş, yine imanlı ve dindar olması sebebiyle ahirete irtihalinin hemen ardından “mahalle imamı”, “vaiz”, eserlerinin ve İstiklal Marşı’nın da “bir ilahi” olmaktan öteye geçmediği eleştirileri yayılarak güya küçümsenmek ve halkın gözünden düşürülmek istenmiştir.
“Her yerin bembeyaz karla kaplandığı soğuk bir kış gününde naaşı, örtüsüz, üstü açık bir tabutla Beyazıt Camii’nin bahçesine getirilen Akif, orada bulunan ve hüngür hüngür ağlayan öğrencilerin buldukları bayraklara sarılarak ve Kâbe örtüsü ile donatılarak uğurlanmışsa bu, hayatını milletine vakfetmesinden dolayıdır. Devletin hiçbir temsilcisinin yer almadığı cenazede omuzlarda Edirnekapı Şehitliği’ne taşınan merhum Mehmet Akif, her ne kadar bir mümin tevazusuyla “Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma / Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir.” dese de Akif’i gerçekten anlayan insanlar var oldukça bilinmeye, okunmaya ve rahmetle anılmaya devam edecek. (Mehmet Akif’i nasıl an(l)ıyoruz? H. Salih Zengin, Aksiyon, 26 Aralık 2011.)