Makale

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı Fuzûli

Sözün Özü
berceste beyitler
Vedat Ali Tok

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
Fuzûlî
(Bana gönlümdeki ateşten başka hiç kimse yanmaz;
bahar rüzgârından başka kimse kapımı açmaz.)

aman zaman kafa dinlemek ya da nefis muhasebesi yapmak için yalnızlığı seçse de yaratılışı icabı eşe, dosta, arkadaşa ihtiyaç duyar insan. Hele zor gününde, kara gününde yanında yöresinde mutlaka birilerini arar. Kendisine yardımcı olmayacağını/olamayacağını bilse bile birilerini arar. Kemalettin Kamu’nun, bu duyguları dile getiren çok güzel bir şiiri vardır:

“Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın
Kulaklarım komşuların ayak sesinde
Varsın gene bir yudum su veren olmasın
Başucumda biri bana “su yok” desin de...”
Yine şairimizin birine, İsmail Hami Danişmend’e bir kulak verelim.
“Pâyın sadası gelse de sen hiç gelmesen
Men dinlesem kıyamete dek, vuslat istemen
Bulsam izinle semtini, ol semte ermesem
Aşsam zamanı hasretin encamı gelmeden.”

Şair diyor ki: “Sen hiç gelmesen bile ayaklarının geliş sesi gelse... Vuslat istemiyorum. Tek bu sesi kıyamete kadar dinlesem yeter. Senin izini takip ederek mahalleni bulsam, fakat o mahalleye bir türlü ulaşamasam. Hasretin sonuna ulaşmadan zamanları aşsam.”

Yalnızlık, kimsesizlik zordur. Yalnızlığın, kimsesizliğin zorluğunu, ancak yaşayan bilir. Günümüzde insanlar kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşıyor denilebilir; çünkü insanlar artık eskisi gibi değil, komşuluk, akrabalık ilişkilerinden uzaklaşıyor. Çağın getirdiği şartlar, bırakın mahalleyi, aynı apartmanda birbirini hiç görmeyen, tanımayan komşularla dolu bir manzara meydana getirir oldu. Yunus Emre “Bir garip öldü diyeler, üç günden sonra duyalar...” şeklinde gariplerin yalnızlığından feveran ediyordu. Onun zamanında insanlar bu kadar bir arada değildi; ama günümüzde şehirleşme var, yani insanlar üst üste oturuyor; fakat komşu, komşunun öldüğünden haberdar değil...

Fuzûlî, yalnızlığı o kadar içten anlatıyor ki... Türkçemizde yanmak kelimesi çok farklı anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlardan biri de acımaktır. Fuzûlî de beytinde yanmak kelimesini bu anlamda kullanmıştır. Yalnızlıktan dolayı içi yanmakta, yüreği sızlamakta, hayatı paylaşacak hiç kimse yoktur etrafında. İstiyor ki hâline acıyacak biri çıksın. Ne var ki yüreğindeki yangından başka ona sahip çıkacak, sıcaklık verecek hiç kimse yoktur.

İnsan zor zamanlarında kapısını çalacak birini arar; ancak Fuzûlî’nin kapısını sabah esen rüzgârdan başka hiç kimse yoktur. Divan Edebiyatında aslında sabah rüzgârı (bâd-ı sabâ) sevgiliden müjdeli haber getiren bir postacı gibi tahayyül edilir; ancak Fuzûlî için bu geçerli değildir. Hani rüzgâr estiği zaman, rüzgârın etkisiyle kapı açılıp kapanır ya, işte bad-ı saba sadece öyle bir görev yüklenmektedir. Şairin yalnızlığını geçici bir süre, kendisine ses vermek suretiyle paylaşmaktadır. Bu, ancak mekanik bir paylaşımdır.

Her hissi olduğu gibi, yalnızlığı da ancak çeken bilir. Fuzûlî, bize bu beyitle yalnızlığı duyurabiliyor. Onun gibi bu duyguyu yaşayan ve anlatan başka şairler de vardır şüphesiz; ancak Fuzûlî’nin beyti bizi yüreğimizin en hassas yerinden yakalıyor.
15. yy. şairi Necâtî de yaşayan, duyan, hisseden, yaşadıklarını hissettirebilen bir şairdir. O da Fuzûlî’nin yalnızlığına benzer bir resim çizer bize:

“Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek
Bir avuç toprak atar bâd-ı sabâdan gayrı.”
(Siz bana ağlayın, bana ki öldüğümde bir avuç toprak atmak için tan yelinden başka üstüme gelen olmaz.)

Necâtî, diriliğinde bir dost, bir arkadaş, bir kimse bulmaktan geçmiş, hiç olmazsa ölümünden sonra bir insana yapılacak olan son vazife, yani defin işinde bile kimsenin olmayacağına, ölüsünün ortada kalacağına, mezarının ise sabah rüzgârı tarafından kapatılacağına yanmaktadır.

Şemsi Ağa da Fuzûlî ve Necâtî’den geri kalmaz yalnızlıkta:
“Bulunmaz bencileyin bağrı yanık lâleden gayrı
Yüzüme su serper bir kimse yokdur jâleden gayrı.”
(Laleden başka benim gibi bağrı yanık bulunmaz. Çiğ tanelerinden başka yüzüme su serpen de yoktur.)

Yalnızlıktan dolayı bağrının yandığını ifade eden şair, kendisine çiçekler içinde laleyi yakın buluyor. Bunun sebebi şudur. Lale, genellikle kırmızı renklidir. Bu bir yaraya benzer. Bilindiği gibi şiddetli yanıklar kara bir renk alır. Lale çiçeğinin ortası da siyahtır. Dolayısıyla bağrı yanık olan insanla lale arasında bir benzerlik vardır. Jale, çiğ tanesi demektir. Çiğ, ıslaklığı ifade eder. Yalnız ve kimsesizler de gözü yaşlı olanlardır. Şair diyor ki, sadece çiğ taneleri benim hararetimi dindirmek, beni sakinleştirmek için yüzüme su serperler.

Atasözlerimizin birinde yalnızlığın sadece Allah’a mahsus olduğu vurgulanır. Evet, yalnızlık ancak Allah’a mahsustur.