Makale

İnsan Haklarının Lafta Kalmaması İçin

İnsan Haklarının Lafta Kalmaması İçin…
Prof. Dr. İ. Hilmi Karslı
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi


“Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.”
(İsra, 17/70.)


Hukuk tarihini yazanlar, insan hakları konusundaki gelişmeleri Avrupa merkezli olarak ele alırlar. Böyle bir yaklaşım, diğer din, kültür ve medeniyetlerin, sanki insan haklarına bir katkı sağlamadığı intibaını vermektedir. Bahsedilen bu yaklaşım, kapsayıcı olmaktan uzak, dar bir bakış açısını yansıtmaktadır. Çünkü insanlığın uzun tarihi boyunca başta peygamberler olmak üzere diğer din ve medeniyetlerin bu konudaki katkısını görmezlikten gelmemiz mümkün değildir. Aksine bir durum, onlara karşı bir kadirbilmezlik ve haksızlık da olur.
Batı’da meydana gelen bu gelişmeler, bizim medeniyetimizde insan haklarının ihmal edildiği anlamına hiç de gelmez. Evet, İslami literatürde “hukuku’l-insan” yine “hukuku’l-mer’e” kavramları yeni olabilir. Yine Batı’da olduğu şekliyle bizim tarihimizde bir İnsan Hakları, Kadın Hakları vb. mücadeleler yaşanmamış olabilir. Ancak bu tür konuların, İslam’ın gerek temel kaynaklarında gerekse tarihsel uygulamasında kendine has usul ve sistem içerisinde yer aldığında kuşku yoktur.
Fıkıh kitaplarında hayvanların aç bırakılmalarının vebal ve günah olduğu uyarısı yapılır. Yine kaldıramayacakları yükleri onlara vurmanın tazir cezası ile tecziye edilmeyi gerektirdiği vurgulanır. Osmanlı Kanunnamelerinde de hayvan haklarına dikkat çekilir. Şu hâlde diğer canlıların hukukuna bu denli riayet eden bir din ve medeniyetin, insan hukukunu çok daha farklı bir zaviyeden ele alacağı muhakkaktır.
Bir defa insan hakları bağlamında İslam’ın insana biçtiği konum oldukça önemlidir. Girişte verdiğimiz ayet de bunu anlatmaktadır. Buna göre, insan, bütün mahlukat içerisinde en seçkin ve en şerefli varlıktır; yine o en büyük lütuf ve nimetlere mazhar olmuştur. İnsan, kendisine bahşedilen nimetleri saymaktan dahi acizdir. (İbrahim, 14/34.)
Allah (c.c.) insanı akıl sahibi yaratmış, ruhundan ona üflemiş, mümtaz kulları melekleri ona saygı secdesine çağırmıştır. (Hicr, 15/29-30.) Yine o, en güzel surette yaratılmış (Tîn, 95/4.), “isimler”in bilgisi kendisine öğretilmiş (Bakara, 2/31.), göklerde ve yerde bulunan sayısız nimet onun hizmetine sunulmuştur. (Lokman, 31/20.) İnsanı bu denli önemli bir konuma yerleştiren İslam’ın, elbette ki toplumsal hayata ilişkin düzenlemelerinde de onun şerefini yüceltecek; hukukunu en üst düzeyde koruyacaktı.
Rabbimiz, haksızlığa dayalı yapılanmaların değişmesini ve insan onurunu koruyan sistemlerin kurulmasını murat eder. Nitekim yeryüzünde ezilmiş olanlara yardımcı olmak ve onları önderler yapmak istediğini beyan eder. (Kasas, 28/5.) Peygamberler de, “Ölçü ve tartıyı eksik yapmayın.” (Hud, 11/84; ayrıca bk. Mutaffifin, 83/1-3.) uyarısında bulunmuş; hayatları boyunca sömürüye dayalı sistemleri değiştirmek için mücadele etmişlerdir.
Yine peygamberler, toplumu ezen zorba idarecilerin elinden insanları kurtarmak, insana kulluktan Allah’a kulluğa çağırmak için canla başla çalışmışlardır. (Taha, 20/47.) Dolayısıyla mazlumlara arka çıkmak, doğal olarak bütün inananların görevi olmuştur. Nitekim Kur’an, yeryüzünde mağdur edilmiş olanların bu durumdan kurtarılması için müminlerin mücadele etmeleri gerektiğini vurgular. (Nisa, 4/75.)
Allah Rasulü (s.a.s.) de hayatı boyunca mazlum ve mağdurların hamisi olmuş; insanın onurunu yüceltmek için durmadan dinlenmeden çalışmıştır. Bir defasında Beytullah’ı tavaf etmiş; daha sonra da karşısına geçerek insanlığa şu evrensel mesajı vermiştir: “(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzel! Sen ne büyüksün ve senin kutsiyetin ne büyük! Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, müminin kutsiyeti (ve saygınlığı) Allah katında senin kutsiyetinden daha yüksektir; malı da canı da hürmete layıktır; mümin hakkında ancak hüsnüzan besleriz.” (İbn Mace, Fiten 2.)
İnsan, hayatta olduğu gibi öldükten sonra da değerlidir. Onun ölüsüne karşı da saygıyla ve nezaketle davranmak gerekir. Hz. Peygamber, “Sizden biriniz mümin kardeşini kefenlediğinde, kefenlemesini iyi ve güzel yapsın.” (Müslim, Cenaiz, 49.) buyururlar. Yine insanları hayatlarında olduğu gibi öldükten sonra da güzel yönleri ile anmak gerekir. (Ebu Davud, Kitabü’l-Edeb, 42.) Üstelik burada din ayrımı da gözetilmez. Nitekim Rasul-i Ekrem, yoldan geçen bir Yahudi cenazesi için ayağa kalkmış ve cenaze geçinceye kadar ayakta beklemiştir. (Müslim, Cenaiz, 80.)
İslam’ın nazarında insanın hukukunu korumak, inanç ve ibadet hayatımızla yakından ilgilidir. Bu, ahlaklı olmanın zaten bir gereğidir. İbadetlerimizi muntazaman yerine getirdiğimiz hâlde müminlere karşı hak hukuka dikkat etmemek anlaşılır bir durum değildir. Çünkü en yakın akrabadan en uzaktaki müminlere uzanan bir sorumluluk halkamız vardır. Bu, aynı zamanda en geniş manada Allah’a olan kulluk borcumuzun bir parçasını oluşturur.
Bugünkü dünya gerçeğinde insan haklarını ihlal etmek sadece bir suçtur. Çünkü konunun dinî ve ahlaki boyutu yoktur. Mesela kadına şiddet uygulamak, günümüzde sadece hukuki bir ihlaldir. Ancak İslami bir uygulamada böyle bir fiil, hem bir suç hem de bir günahtır. Çünkü gerek ayetlerde gerekse hadislerde şiddeti yasaklayan hatta kişinin eşine karşı iyi ve güzel davranmasını emreden onlarca delil vardır. Yine mesela ölünün ardından miras taksimi Kur’an’ın bir emridir. Kadın da, eş, kız vb. konumuna bağlı olarak bu mirastan payını alır. Bunu ihmal etmek, hukuki bir suç olduğu gibi aynı zamanda cehennem azabını da gerektiren bir durumdur. (Nisa, 4/11.)
Günümüz dünya gerçeğinde insan haklarının etik bir temelden yoksun oluşu, önemli bir problem olarak tartışılmaktadır. Çünkü bencil duyguların eğitilmediği, sınır tanımaz ihtirasların dizginlenmediği toplumlarda insan haklarını gerçekleştirmek zordur. Zira insan yaratılışı itibarıyla takvaya olduğu gibi günaha da eğilimlidir. İlahî değerler istikametinde terbiye edilmediği takdirde, şer duyguların etkisi altına girebilmekte, başkalarının hak ve hukukuna tecavüz edebilmektedir.
İslam, getirdiği gerek iman ve ahlak sistemiyle gerekse uhrevi ceza ve mükâfat düzenlemesi ile insan onurunu ve haklarını koruma noktasında etkili bir metot geliştirmiştir. Bu konuda onu ayrıcalıklı hâle getiren hususlardan biri de, insanı zulme ve haksızlığa götüren nefsani heva ve arzuların hayat boyu terbiye edilmesinin gerekliliğidir.